Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 35 Issue : 1 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 21 (4)
Volume: 21  Issue: 4 - 2006
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Tissue spesific autoantibodies and autoimmune diseases associated with vitiligo
Mukaddes Kavala, Filiz Çavuş, İlkin Zindancı
Pages 161 - 164
Vitiligolu hastalarda sıklıkla eşlik eden başka otoimmün hastalıklar bildirilmiş ve vitiligonun bir hastalık olabileceği öne sürülmüştür. Bu çalışmada vitiligo patogenezinde otoimmünite teorisinin rolünü değerlendirmek amacıyla hastalarda organ özgül otoantikorlar ile eşlik eden otoimmün hastalıklar araştırıldı.
Klinik olarak vitiligo tanısı konan 45 hastada antimitokondriyal otoantikor (AMA), antitroglobulin otoantikor (ATG), tiroid mikrozomal otoantikor (TPO), gastrik pariyetal hücre otoantikoru (GPC), adacık hücre otoantikoru (ICA), düz kas otoantikoru
(SMA), karaciğer-böbrek mikrozomal otoantikor (LKM) ve antinükleer otoantikor (ANA) düzeyleri ve eşlik eden diğer otoimün hastalıklar araştırıldı. Kontrol grubu 35 sağlıklı bireyden oluşturuldu ve sonuçlar vitiligo hasta grubunun bulguları ile karşılaştırıldı.
Hasta grubunda 13 (% 28.8), kontrol grubunda ise 7 (% 20) olguda bir veya birden fazla otoantikor pozitif bulundu. İki grup arasında otoantikor pozitifliği açısından anlamlı bir farklılık gözlenmedi (p>0.05). Hastalık süresi uzun olgularda GPC seropozitifliği anlamlı derecede yüksek bulundu.
Bulgular otoimmün etyopatogenezi desteklememekle birlikte, uzun süren vitiligolu hastalarda otoantikorların saptanması subklinik veya klinik otoimmün hastalıkların gelişme olasılığını göstermesi açısından önemlidir.
Many studies suggest that vitiligo might be an autoimmune disease and has been frequently described in association with other autoimmune diseases. The purpose of this study was to determine the presence and frequency of organ-specific autoantibodies
and other auto›mmune diseases in vitiligo patients.
45 vitiligo patients were involved to study and Anti-mithocondrial antibody (AMA), antithyroglobulin antibody (ATG), thyroid microsomal antibody (TPO), gastric parietal cell antibody (GPC), islet cell antibody(ICA), smooth muscle antibody, liver-kidney antibody and antinuclear antibody were determinated in their sera. Concomitant autoimmune disease were investigated. 35 normal patients were used as control and the findings were compared with vitiligo patient's.
One or more positive autoantibodies were established in 13 (% 28.8) patients and 7 (% 20) healty people. There was no significantly difference between two groups. However a correlation was found between the duration of illnes and GPC seropositivity.
Our findings does not support an autoimmune etiology in vitiligo but we suggest that presence aoutoantibodies in patients who have the disease for a long time may show probability of a clinical or subclinical autoimmune disease.

2.Some nutritional habits and serum calcium, magnesium levels of cardiovascular patients lived in Ni¤de province
Meral Aksoy, Zeynep Alan, Kadriye Kayakırılmaz, Makbule Gözmen
Pages 165 - 169
Niğde Devlet Hastanesine başvuran 26 kalp-damar hastası çalışma grubu ve bunlarla eşleştirilmiş 53 kişi kontrol grubu olarak araştırmanın kapsamına alındı. Antropometrik ölçümleri ile vücut kütle göstergeleri (VKG=kg/m2) bulundu, bazı yiyecek tüketim sıklığı alındı ve serum kalsiyum ve magnezyum düzeyleri tayin edildi. VKG'ye göre, gruplardaki bireylerin hafif şişman kategorisinde toplandığı, bu oranın çalışma grubunda daha yüksek olduğu saptandı. Aynı şekilde alkol, sigara ve kahve alışkanlıklarının da çalışma grubundaki bireylerde daha sık olduğu dikkati çekti. Yiyecek tüketim sıklığında hastalıktan koruyucu olduğu savunulanların özellikle kurubaklagil, süt ve süt ürünlerinin çalışma grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak önemli derecede seyrek tüketildiği bulundu. Üstelik bu bulgu şeker gibi rafine ve boş kalori veren yiyeceklerde de kendini gösterdi. Grupların serum kalsiyum düzeylerinde belirgin bir farklılık yokken, magnezyum düzeyinin çalışma grubunda önemli derecede arttığı, alkol alanlarda ise düştüğü saptandı. Bu farklılık hastalığın halen aktif olduğunu ve alkol alanlarda gereksinmenin arttığını gösterebileceğini düşündürmektedir.
Twenty six cardiovascular patients who applied Ni¤de State hospital and fifty three volunteer's people have been included into the research as working group and control group respectively. Their anthropometrics measurements were taken and questionnaire about the food consumption frequency. Theirs serum calcium and magnesium levels in serum has been also determined. According to BMI categories majority of the work group' subjects were in obese group. Similar to this finding alcohol, coffee intake and smoke habits were more common in the work group. When food consumption frequency between
the groups was investigated, it was found that the healthy group consumed legumes and dairy products more commonly to that of the work group. The difference between the groups was statistically important. Moreover it was the same for refine foods like table sugar that has only empty calorie and the others. While the group's calcium levels were not different from each others, the magnesium levels were found to be statistically higher for the work group than that of the control group. However magnesium levels of the subjects who alcohol consumption were found to be decreased according to the total
group value. The high value of magnesium in the work group could be a kind of proof that the disease is still active. The decreased value of mineral in alcohol consumption subjects
could be an indicator for increased requirement.

3.The relation between the change of the electrical axis of heart during inspiration and diaphragmatic attenuation artifact in myocardial perfusion scintigraphy
Hurşit Soyer, Bahadır Ceylan, İlhami Uslu
Pages 170 - 173
Diyafragmatik atenüasyon artefaktı (DAA), miyokard perfüzyon-SPECT (MP-SPECT) görüntülemesinde, erkeklerde sol ventrikülün inferiyor duvarına ilişkili olarak en sık karşılaşılan atenüasyon artefaktıdır. DAA’nın giderilmesi için bazı standart yöntemler uygulanmaktadır. Ancak, bu yöntemlerin bazı kısıtlılıkları mevcuttur. Pron pozisyonunda görüntüleme en yaygın uygulamalardan biri olmakla birlikte, bazı hastalar bu pozisyonda yatma zorluğu çekmektedirler Bizim çalışmamızda kalbin toraks içindeki pozisyonunu ve özellikle solunum sırasında diyafragma ile ilişkisini yansıttığı düşünülen inspiryumda
kalbin ortalama elektriksel eksen değişikliğinin DAA oluşumu üzerindeki etkisi incelendi. Çalışmaya toplam 67 erkek hasta alındı. Tüm hastaların bel/kalça oranları ve beden
kitle indeksleri saptandı, normal solunum ve derin inspiryum sırasındaki EKG'leri çekildi ve ortalama elektriksel eksenleri hesaplandı. Rutin MP-SPECT görüntülemesi, pron pozisyon
görüntülmesi ve gated SPECT çalışması yapıldı. Hastalar DAA olanlar ve olmayanlar olarak iki gruba ayrılarak değerlendirildi. DAA olanlarda eksen değişikliği 13.8±16.2 derece
ve DAA olmayanlarda eksen değişikliği 45.8±31.2 derece saptandı ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). ROC (Receiver Operating Curves) analizi ile elde edilen veriler, 17 derecelik bir eksen değişikliğinin DAA tanısı yönünden kritik değer olabileceğini düşündürdü. Sonuç olarak derin inspiryumda kalbin ortalama elektriksel eksen değişikliğinin 17 derece ve daha az olmasının DAA'nı belirlemede etkili olabileceği düşündürdü.
Diaphragmatic attenuation artifact (DAA) is the most frequent artifact related to the inferior wall of left ventricle during the myocardial perfusion (MP)-SPECT imaging of male patients. Several standard methods are used to avoid DAA, however all have certain limitations. Imaging in prone position is among the most common methods, although some individuals experience difficulty in lying at this position. We examined the effectiveness of change in the mean electrical axis of heart, on the identification of DAA. It is a parameter believed to reflect the position of the heart within thorax and its relation with the diaphragm, particularly during respiration. A total of 67 patients were included in the study. Waist/hip ratio, body mass index were recorded for all patients. ECG's during normal respiration and deep inspiration were obtained and mean electrical axis was calculated. Routine MP-SPECT imaging, imaging at prone position and gated SPECT study were performed. Patients were evaluated after allocation to either DAA (+) or DAA (-) groups. Mean changes in axis were 13.8±16.2 and 45.8±31.2 degrees for DAA (+) and DAA (-) groups, respectively, with a statistically significant difference (p>0.05). Results of ROC analysis found that 17 degrees or less axis change might be indicative of DAA diagnosis. In conclusion, a 17 degrees or less change in the mean electrical axis of the
heart during deep inspiration might indicate the presence of DAA.

4.Morphometric features of the piriform aperture and nasal bones
Müjde Uygur, Mete Ertürk, Aslı Akcan, Gülgün Kayalıoğlu
Pages 174 - 177
Cavitas nasi'nin kemik girişini meydana getiren apertura piriformis ile bu girişin üst sınırlarını oluşturan os nasale'ler ve bu yapılara tutunan burun kıkırdakları burun iskeletini meydana getirirler. Burun sırtını ve solunum yollarının ilk giriş kısmını oluşturan bu yapıların morfometrisi solunum fonksiyonu açısından önem taşır.
Bu çalışmada yaş ve cinsiyeti belirsiz 38 adet cranium kullanılarak, apertura piriformis ve os nasale'ler incelenmiştir. İncelenen 38 adet cranium'da, os nasale'lerin iç kenar uzunluğu 21.02±3.5 mm, dış kenar uzunluğu 24.00±3.53 mm, üst kısım genişliği 8±1.94 mm, bilateral 12.25±2.55 mm ve alt kısım genişliği 10.29±1.67 mm, bilateral 14.26±1.86 mm olarak tesbit edildi. Apertura piriformis'in yüksekliği 35.95±3.14 mm ve genişliği en geniş kısmı olan alt kısmında 23.99±2.62 mm, üst kısmında ise 15.37±1.97 mm olarak ölçüldü. Os nasale'lerin şekil tipleri incelendiğinde ise Tip 1 % 57.9 ve Tip 4 % 15.8 ile en sık rastlanılan tipler olarak saptandı. Elde edilen bulgular literatürdeki diğer çalışmalarla karşılaştırıldı.
The piriform aperture which is the bony entry of the nasal cavity, the nasal bones and cartilages make the nose structure. The morphometry of these structures making the dorsal part of the nose and the entry paint of the respiratory tract are functionally important for the respiratory system. In this study, the piriform aperture and nasal bones are investigated in 38 craniums. The inner border of the nasal bones were measured 21.02±3.5 mm in length, outer border 24.00±3.53 mm, upper border 8±1.94 mm, bilateral 12.25±2.55 mm, width of the lower border 10.29±1.67 mm, bilateral 14.26±1.86 mm. The piriform aperture height was 35.95±3.14 mm and width at the widest point in the lower margin 23.99±2.62 mm, and width at the upper margin 15.37±1.97 mm. The most common types of the nasal bones were Type 1 (%57.9) and Type 4 (%15.8). The findings of this study were discussed with former studies.

5.Altitude: Is determinant for tuberculosis incidence?
A. Çetin Tanrıkulu, Abdurrahman Abakay, Özlem Abakay, Adil Alp
Pages 178 - 181
Son yıllarda dünyada tüberküloz (TB) konusunda önemli gelişmeler olmuştur. TB sıklığı üzerinde etkili faktörler araştırılmıştır. Bu çalışmada 1999-2003 yılları arasında ülkemizde TB sıklığına etki eden faktörlerin saptanması amacıyla iki ilde TB kontrol çalışmaları incelendi. Diyarbakır'da dört, Kars'ta iki adet verem savaş dispanseri (VSD) mevcuttur. Bu şehirlerde bulunan dispanserlerinin aylık hasta tanı ve tedavi bildiriminde kullandıkları formlar retrospektif olarak incelendi.
Bu dönemde Diyarbakır'da toplam 2387 yeni TB hastası saptanmıştır. Hastaların 1844'ü (% 77.2) akciğer TB ve 543'ü (% 22.8) akciğer dışı TB idi. Akciğer TB hastalarının 691'i (% 37.5) yayma pozitifti. Aynı dönemde Kars'ta 375 yeni TB hastası saptanmıştır. Hastaların 276'sı (% 73.6) akciğer TB ve 99'u (% 26.4) akciğer dışı TB idi. Akciğer TB hastalarının 50'si (% 18.1) yayma pozitifti. Ortalama TB sıklığı Diyarbakır'da 37.55/100.000, Kars'ta 19.59/100.000 idi (p<0.05). Akciğer TB sıklığı Diyarbakır'da 29.04/100.000, Kars'ta ise 14.53/100.000 idi (p<0.05). Diyarbakır'ın deniz seviyesinden yüksekliği 660 metreyken, Kars'ın ise 1768 metre olarak bulunmuştur. Devlet planlama teşkilatının yaptırdığı araştırmaya, şehirleşme oranı ve okur yazarlık oranı verilerinde iki il arasında anlamlı fark saptandı (p<0.05). ‹ki il arasında saptanan anlamlı sıklık farkının ciddi rakım farkına (2.3 kat) bağlı olduğu düşünüldü. Ayrıca, bazı sosyoekonomik parametrelerin de TB prevalansı üzerine etkili olabileceği düşünülmektedir. Fakat, TB prevalansına etkili faktörlerin etkilerinin daha iyi anlaşılabilmesi için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır.
In the last year, there have been very important improvements about tuberculosis (TB) all over the world. In this study, it was researched TB control studies at two cities in Turkey between 1999 and 2003 in order to determined the factors affecting to TB prevalence. The forms using those dispensaries in two cities to informing about diagnosis and treatment of TB have been investigated retrospectively. In This period, 2387 new TB patients were determined in Diyarbak›r, 1844 (77.2 %) of them were pulmonary TB and 543 (22.8 %) extrapulmonary TB. 691 (37.5 %) with pulmonary TB were smear positive. In same period, 375 new TB patients were determined in Kars, 276 (73.6 %) of them were pulmonary TB and 99 (26.4 %) extrapulmonary TB. 50 (18.1 %) patients with pulmonary
TB were smear positive. The average incidence of TB was 37.55/100000 in Diyarbakır and 19.59/100000 in Kars (p<0.05). The average incidence of pulmonary TB was 29.04/100000 in Diyarbakır and 14.53/100000 in Kars (p<0.05). The altitude at Diyarbakır is 660 meters and 1768 meters in Kars. According to research from the State Planning
Organization of Turkey, there has been an important difference regarding the rates of urbanization and rates of literacy between two city (p<0.05). It was thought that the significant difference regarding incidence of TB between two cities was due to the difference of altitude of those city (2.3 times). Moreover, it was thought that some socioeconomic parameters could be affective on TB prevalence. However, some extensive
study should be carrying out to clearly understand the factors affecting TB prevalence.

6.Investigation of patients applied to dispensaries of tuberculosis in Gaziantep in 2004
Birgül Özçırpıcı, Ferhat Coşkun, Şeyda Çankaya, Servet Özgür, Ömer Balcı, Hilal Turan
Pages 182 - 187
Bu çalışmada; Gaziantep ilindeki Verem Savaş Dispanserleri'ne (VSD) 2004 yılında başvuran hastaların incelenmesi, geçmiş yıllardaki olgu sayılarına göre tüberküloz (tbc) hastalığının sıklığında yıllar içinde bir değişim olup olmadığını belirlemek amaçlanmıştır.
Bu retrospektif tanımlayıcı araştırmada, Gaziantep'de bulunan 1 ve 2 nolu VSD'lere gidilerek, tüm kayıtlar incelenmiş ve veriler hazırlanan anket formlarına işlendi. Yıllara göre hasta sayıları her 2 VSD’nin kayıtlarından çıkarıldı ve veriler bilgisayarda SPSS paket programında değerlendirildi.
Her 2 VSD'de 2004 yılında kaydı bulunan toplam hasta sayısı 269 olarak belirlendi. Hastaların 166'sı erkek (% 61.7), 103'ü kadın (% 38.3) ve yaş ortalaması 33.51±17.53 idi. Hastaların % 48.3'ünün hiçbir sosyal güvencesi bulunmamaktaydı. Hastaların sadece % 50.6'sına aile taraması yapılmıştı. Tedavi durumu incelendiğinde; % 13.8'i tedaviye devam etmiyor, % 24.9'u ise halen tedaviye devam ediyordu. Daha sonra ulaşılan 81 hastanın % 60.2'sinde BCG skarı mevcuttu. Bu kişilerin % 17.1'inin ek bir hastalığı vardı ve en sık birlikte görülen hastalık diabetes mellitus idi. 1994 ve 2004 yılı arasındaki sürede hasta sayıları incelendiğinde; tüberküloz olgularının yıllar içinde giderek azaldığı belirlendi.
Türkiye geneline benzer bir şekilde tüberküloz olgularının azalmasına rağmen; personel, tanı koyma, tedavi ve takip sorunlarının devam ettiği gözlenmiştir. Halen balgam yayması yapılmayan hastaların olduğu, nüks olgular için sistemli bir yaklaşımın olmadığı, yakın çevre taramasının hiç yapılmadığı, aile taramasının ise eksik yapıldığı belirlenmiştir. Hastalık bildirimlerinin düzenli yapılması, VSD’lerde çalışan başta hekimler olmak üzere tüm personelin eğitime alınması, kurumlararası işbirliğinin güçlendirilerek yardımlaşmanın sağlanması ve Doğrudan Gözetimli Tedavi Stratejisinin en kısa sürede tüm ülkeye yayılması yararlı olacaktır.
In this study it was aimed to determine the number of patients applied to Dispensaries of Tuberculosis in the year 2004 in Gaziantep City and to investigate whether if there were any changes in number of those patients in terms of the frequency.
In this retrospective definitive study all the data stored in the Dispensaries nr. 1 and 2 in Gaziantep City were examined and were registered beforehand prepared survey forms. The number of patients in terms of years was determined and the data obtained were assessed using SPSS program.
The number of total patients has record in either of Dispensaries of Tuberculosis nr. 1 and 2 was determined as 269. 61.7 percent of the patients were male (166 persons) and 38,3 percent of those were female (103 persons). The average age determined was 33.51±17.53. 48.3 percent of the patients had no social security. Only 50,6 percent of the patients had their family examined. 24.9 percent had ongoing therapy and 13,8 percent had no ongoing therapy.
Despite the decrease in the number of Tuberculosis patients throughout in Turkey, it was seen that problems regarding personnel, diagnosis, therapy and control still continued. Making the patient announcements systematic, educating the personnel, especially the doctors, working in Dispensaries of Tuberculosis, strengthening the collaboration between the institutions and, widening the direct observing therapy strategy throughout the country as soon as possible would be helpful.

7.Rectal paracetamol and its combination with tramadol for postoperative analgesia in abdominal hysterectomy patients
Feyza Yaycı, Nurten Bakan, İlknur Sözenoğlu, Tayyibe Kaşıkçı, Melek Çelik
Pages 188 - 191
Bu çalışmada abdominal histerektomi olgularında postoperatif analjezi amacıyla uygulanan rektal parasetamol ve rektal parasetamole intramüsküler tramadol ilavesinin etkinliklerinin
karşılaştırılması amaçlandı.
Abdominal histerektomi planlanan, ASA I-II risk grubu, 18-70 yaş arası 90 kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Standart anestezi yöntemi uygulanan olgular 30'ar kişiden oluşan 3
gruba ayrıldı. Ekstübasyonu takiben Grup I'deki hastalara rektal parasetamol 1000 mg, Grup II'deki olgulara intramüsküler tramadol 100 mg ve Grup III'deki olgulara her iki ilacın kombinasyonu verildi. Başlangıç, ekstübasyon sonrası, postoperatif 30. dk, 1., 2., 4., 6., 8., 12., 24. saatlerdeki vital bulguları ve ağrı şiddetini değerlendirmek amacıyla VRS (verbal rating Score) değerleri, yan etkiler ve ilk analjezik gereksinim zamanları kaydedildi. Postoperatif 24 saatlik takibin sonunda analjezi yöntemiyle ilgili hasta memnuniyeti (zayıf-orta-iyiçok iyi) sorgulandı.
Gruplar arasında hemodinamik veriler, ilk analjezik gereksinim zamanı, yan etkiler ve hasta memnuniyeti açısından farklılık saptanmadı. Postoperatif takip zamanlarında Grup I'in VRS değerleri, Grup II ve Grup III'e göre anlamlı yüksekti (p< 0.05), Grup II ve Grup III arasında ise fark yoktu (p>0.05).
Postoperatif analjezi amacıyla rektal yolla uygulanan parasetamolün tek başına etkinliğinin yeterli olmadığı, tek başına kullanılan tramadol ile tramadol-parasetamol kombinasyonunun etkinliği arasında da farklılık olmadığı sonucuna varıldı.
In this study, the effectiveness of rectal paracetamol alone and rectal paracetamol combined with tramadol for pain management in abdominal hysterectomy cases is compared. 90 female patients between 18-70 years, in ASA I-II status, scheduled for
abdominal hysterectomy were included in the study. Patients were allocated in one of three groups (n=30 in each group) and a standardized anesthesia method was adminestered to all. Following the extubation, patients were given rectal paracetamol
1000 mg in Group I, tramadol 100 mg in Group II and the combination of the two drugs in Group III. Vital signs were recorded at the beginning of the anesthesia, immediately
after the extubation and in 30th minutes, 1., 2., 4., 6., 8., 12., 24th hours postoperatively. In the postoperative period, verbal rating score (VRS) values to evaluate the severity of pain and also adverse affects were recorded in above mentioned time intervals. The time of first analgesic requirement and patient satisfaction about analgesic method (poor, fair, good, very good) was questioned 24 hours after the operation. There was no difference between the groups regarding the hemodynamic data, the time of first analgesic requirement, adverse affects and patient satisfaction. In the postoperative follow-up periods, VRS values of GroupI were significantly higher comparing to other two groups (p<0.05) and there was no significant difference between the groups II and III concerning VRS values (p>0.05).
It is concluded that the effectiveness of rectal paracetamol alone in management of postoperative pain is not sufficient and also the effectiveness of tramadol alone or in combination with paracetamol did not differ.

8.Food allergy in children with asthma and allergic rhinitis
Özlem Ketenci Altıkardeşler, Sedat Öktem, Gülnur Tokuç, Pınar Uygur
Pages 192 - 194
Klinik hastalıkların ortaya çıkışında katkıları olan ve alerjen maruziyetine cevap olarak IgE antikorları geliştirmeye artmış genetik yatkınlık olarak tanımlanan atopi, allerjenlerle uygulanan cilt testi cevabı ile değerlendirilebilir. Atopi, astım ve rinit gibi alerjik hastalıklar için önemli bir risk faktörüdür. Bu çalışmada astım ve rinitli hastalarda besin alerjisini ortaya
koymak amaçlanmıştır. Yetmiş çocuğa (3-12 yaş) Türk diyetinde sık kullanılan 18 çeşit besin alerjisi cilt testi yapılarak değerlendirildi. Kontrol grubunda cilt testinde besin alerjisine karşı pozitif reaksiyon saptanmamasına karşın, rinitli hastaların % 12’si ve astımlıların % 20’sinde cilt testinde besin alerjisine karşı pozitif reaksiyon saptandı. Sadece 1 hastada besinle ilişkili wheezing görüldü.
Atopy is defined as the genetic propensity to develop IgE antibodies in response to exposure to allergens, which may contribute to the development of the clinical disorders and assessed by skin prick test (SPT) responses to common allergens. It is generally agreed that atopy is an important risk factor for allergic diseases such as asthma, and rhinitis. The aim of this study is to determine the food allergy in children with asthma and rhinitis. Seventy children (3 to 12 years) were skin prick tested to evaluate the food allergy 18 kind of foods common in the Turkish diet. Although there are no SPT reactivity in control group, twelve percent of the children with rhinitis and 20 % of the children with asthma had positive SPT reactivity results to food allergen. Only one patient had food-related wheezing.

CASE REPORTS
9.Paget's disease
Burçe Can, Mukaddes Kavala, Zafer Türkoğlu, Melek Kesir Koç, Sümeyye Altıntaş
Pages 195 - 196
The infiltration of breast carcinoma cells into the epidermis of the nipple along mammary ducts without any direct invasion is called Paget's disease of the breast. The infiltration can either be microscopic or gross in the form of scaling, erythema, erosion or ulceration. Here we report a 70-year-old woman without a palpable mass diagnosed as Paget's disease of the
breast.

10.A Case report, imitating metastatic liver cancer radiologicaly: Fasciola Hepatica
Zeki Aydın, Ahmet Akın, Didem Aydın, Muharrem Koçar, Aylin Ege Gül, Rahmi Irmak, İlyas Tuncer, Mustafa Yaylacı
Pages 197 - 199
Fasciola hepatica, a zoonotic liver fluke, can also cause disease in humans. Common symptoms are epigastric pain, upper abdominal pain and malaise. Fever and arthralgia are common in acute fascioliasis. Eosinophilia is the predominant laboratory finding, especially in patients with the acute form of the disease. Diagnosis is not easy, as physicians rarely encounter this disease. A 25 years old man was admitted to the clinic with severe right upper abdominal pain. There was a two-month history of mild jaundince, trembling and fever. Abnormal laboratory findings were as follows: alanin aminotranspherase: 77U/L, aspartat aminotranspherase: 55U/L, alkalen phosphatase: 648 U/L (N: 11-49) gamma glutamyl transpeptidase: 142 U/L (N: 11-49). Abdomen ultrasonography and magnetic resonance imaging (MRI) revealed multiple, 1,5 cm sized lesions of which biggest was 1.5 cm, compatible with metastasis. Other systems were normal. Since 40 % eosinophilias were present in peripheral blood, fecal examination
was performed but no parasite and parasite eggs were detected. Liver biopsy that was performed for metastatic liver cancer suspicion revealed fasciola hepatica. Fasciola
hepatica antibody result was 1: 80 positive. The patient was administered triclabendazol 10 mg/kg for fasciola hepatica diagnosis. After 3 months, the symptoms were improved and laboratory and imaging results returned completely back to normal. Patients with eosinophilia and abdominal pain should be evaluated for F. hepatica infestation by parasitological, radiological and serological tests.

11.An adult situs ambiguous case with polysplenism
Hüseyin Özkurt, Burcu Narin, Alper Arman, Nuri Tasalı, Levent Çelik
Pages 200 - 203
Situs ambiguous is a rare anomaly that is characterised by abnormal arrangement of abdominal organs with congenital heart diseases. Patients rarely survive beyond first decade of life as this anomaly generally coexists with cyanotic heart diseases. The correct recogniation and characterisation of cases is important for planning surgical, radiologic and endoscoping interventions. In this case we present an incidentally diagnosed case with midline located liver, multiple spleens and stomach in the right upper quadrant, interruptured inferior vena cava with azygos continuation. The heart was left sided and there was no sign of congenital cardiac anomaly. Hereby we present this case as it was found incidentally at adult age and there was no accompanying congenital heart anomaly.

12.Esophageal candidiasis
Bahadır Ceylan, Aydın Mazlum, F. Demirkalem, A. Dağ
Pages 204 - 206
In this report, we presented a case with esophageal candidiasis. A 35-year-old woman was admitted our hospital because of dysphagia and substernal burning pain on swallowing. Endoscopy revealed discrete white mucosal patches on the mucosa of the esophagus and hiatal hernia. Diagnosis was confirmed by the demonstration of Candida pseudohyphae and
yeasts in smears of brushings. Fluconazole (200 mg/day) was given by the oral route to the patient who are afebrile and not suspected of having disseminated candidiasis. In conclusion,
esophageal candidiasis should always be kept in mind fort the cause of dysphagia and odinophagia in the patients with gastroesophageal reflux esophagitis.

13.Should sputum ARB evaluation done in patients with squamous cell cancer?
Levent Akyıldız, Abdurrahman Abakay, Füsun Topçu, Özlem Arıtürk Abakay
Pages 207 - 209
A seventy one year old /man patient was admitted to our hospital with cough, sputum hemoptysis and weight lose that were present for two months. Physical examination revealed bilateral rales. On his chest X-ray caviter lesion with pericavitier infiltration was seen in middle zone. Thorax CT showed the infrahiler mass including irreguler bordered, thick walled cavitier lesion. Bronchoscopic endobronchial biopsy revealed squamous cell cancer and caseifie granulomatous bronchit in the entrance of right lower lobe. Anti-Tbc chemotherapy had been started with four drugs (HREZ) because the sputum ARB results were positive. The patient died because of respiratory failure in fifteenth day of therapy. One month prior to admission of the patient to our hospital, bronchoscopic endobronchial
biopsy that was done in an another center revealed squamous cell cancer and also granulomatous process but despite thus any other diagnostic evaluation (such as sputum ARB) had not been performed. We aimed to notify that sputum ARB evaluation should be done in all patients with pulmonary cavitier lesions for differential diagnosis especially in countries that tuberculous is a common infection like our country.

14.Familial hypercholesterolemia
Faruk İncecik, Özlem Sangün, Cenk Akçalı, İsmail Güzelmansur
Pages 210 - 212
Familial hypercholesterolemia is a hereditary disease characterized with the increase of LDL- cholesterol level in plasma as a result of mutational defect of LDL receptor gene. The disease presents in two forms as homozygous and heterozygous. The form which is homozygous has an incidance of 0.2 % in the population. Because the patients have high cholesterol, especially LDL- cholesterol levels which are the major factor that contribute to atherosclerosis, early diagnosis and treatment is very important. We therefore presented two families who have this rarely seen metabolic disorder of lipid metabolism which leads to coronary atherosclerosis, myocardial infarction and death at early ages.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved