Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 34 Issue : 3 Year : 2019



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index












Membership




Applications



 
  Quick Search



Medeniyet Med J: 30 (2)
Volume: 30  Issue: 2 - 2015
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Postoperative survival results of elder patients whose intertrochanteric hip fractures were managed with proximal femoral nailing
Esat Uygur, Salih Söylemez, Birol Aktaş, Engin Çarkçı
doi: 10.5222/MMJ.2015.063  Pages 63 - 66
Kalça kırıkları yaşlı nüfusta sık karşımıza çıkan kırık tiplerindendir. Ülkemizde de her yıl on bine yakın hastada kalça kırığı gelişmesi beklenmektedir. Osteoporotik kalça kırıkları çoğunlukla yaşlı bireylerde görüldüğünden kırığa eşlik eden diğer sistemik hastalıkların varlığı kırık sonrası sağkalımı olumsuz etkilemektedir. Ülkemizde ortalama yaşam süresinin artmasıyla acile başvuran ileri yaş grubundaki hasta sayısı da artmaktadır. Bu çalışmanın amacı intertrokanterik femur kırığı nedeniyle proksimal femoral çivileme ameliyatı uygulanan yaşlı hasta grubunda sağkalım ilişkisinin incelenmesidir.
2011-2013 yılları arasında hastanemiz Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğine başvuran intertrokanterik femur kırığı olan 65 yaş ve üstü hastalar değerlendirildi. Patolojik kırığı ve implant çevresi kırığı olan hastalar ile daha evvel kalça ameliyatı geçirmiş hastalar çalışmaya dâhil edilmedi. Takip süresi en az bir yıl olan 312 hastanın 159’una ulaşıldı. Arşiv dosyalarından elde edilen bilgilerden hastaların hastanede kalış süresi, yatıştan ameliyata kadar geçen zaman, yaş gibi etmenlerin sağkalım ile ilişkisi incelendi.
Üç yüz on iki hasta telefonla aranarak yeterli bilgi edinilen 159’u çalışmaya dâhil edildi. Hastaların % 63’ünü kadın, % 36’sı ise erkekti. Altmış beş yaş üzerinde gerçekleştirdiğimiz bu çalışmada, ortalama yaş 79.1 (65-102) olarak hesaplandı. Yaşayan hastaların ortalama takip süreleri 28.6 ay (12-37 ay) idi. Ölenlerin yaşayan hastalara oranının 54/105 (% 33/% 66) olduğu tespit edildi. Ölen 54 hastanın % 61.1’inin ilk bir yılda öldüğü ve tüm hasta grubunda ortalama yaşam süresinin 18.75 ay olduğu saptandı.
Yapılan sayımlamada ameliyata dek geçen süre ile hastanın yaşı arasında anlamlı ilişki olmadığı saptandı (p=0,100, r=0,03). Ölüm oranının ise yaş ile yakın ilişkili olduğu tespit edildi (p=0,01, r=0,87). Ameliyat sonrası işlevler dikkate alındığında yaş ile ilişkisinin orta düzeyde olduğu saptandı (p=0,06, r=0,37).
Hip fractures are commonly encountered types of fractures es-pecially in advanced age population. In our country, every year nearly ten thousand patients is expected to suffer from hip fractures. Since osteoporotic fractures are mostly seen in elder individuals, comorbidities also adversly effect survival of the patients. Advanced aged patients admitting to emergency de-partments increase gradually due to increase in life expectancy. This study aims to investigate survival rates in elder patients who had undergone proximal femoral nailing surgery with the indica-tion of hip fracture.
Patients aged over 65 years with intertrochanteric femoral frac-tures who were admitted to the clinics of Orthopaedics and Trau-matology between 2011 and 2013 were included in our study. Pathological fractures, periprostethic fractures and the patients who previously had hip surgery were excluded from the study. Among a total of 312 patients whose minimal follow-up period was one year, only 119 cases were reached on phone. Data of their age and hospitalization duration were obtained from their hospital records. Relationship between these data and survival rates was statistically analyzed.
A total of 312 patients (female, 63 %, and male, 36 %) were called and 159 of them who gave sufficient data were included in the study. The average age of the study was noted as 79.1 (65-102). The average follow-up period of surviving patients was 28.6 months (12-37 months). The ratio between deceased, and surviv-ing patients was reported as 54/105 (33%/66 %). Most (61.1 %) of the 54 patients exited in first year and the average life expec-tancy after hip fracture surgery was detected as 18.75 months.
According to statistical analyzes, we found out that there was no significant relationship between duration of hospitalization be-fore surgery and death rate (p=0,100; r=0,03). Death rate was closely related with age (p=0,01; r=0,87). While daily activity skills were moderately correlated with age (p=0,06; r=0,37).

2.Comparison between vaginoscopy and traditional technique of hysteroscopy under local anesthesia for operative approach
Yasemin Çekmez, Doğa Öcal, Vakkas Korkmaz, Tuncay Küçüközkan
doi: 10.5222/MMJ.2015.067  Pages 67 - 71
Objective: To compare vaginoscopy with traditional technique of hysteroscopy combined with local anesthesia for surgical procedures in terms of patient compliance and ease of procedure.
Material and Method: A total of 98 women who were scheduled for operative hysteroscopy were divided into two groups: Group 1 (vaginoscopy), Group 2 (traditional technique with local anesthesia). Patient compliance was assessed by using a Visual Analog Scale (VAS) at five different time points as follows: before placement of speculum, phase 1 (baseline pain perception); after placement of the speculum, phase 2; after grasping with tenaculum, phase 3; during hysteroscopy, phase 4; and 5 min after the procedure, phase 5.VAS-4 reflected the compliance of patients. We determined the ease of the procedure by employing Likert-type scale to clinicians.
Results: VAS-2 scores were statistically higher in Group 2 than Group 1 (P=0.001). There were no significant differences between VAS-1, VAS-3 and VAS-5 scores. VAS-4 scores were statistically higher in Group 1 than Group 2 (P=0.001) Likert-type scale scores were statistically higher in Group 2 (P<0.001), but the procedure time was longer in Group 1 than Group 2 (P=0.001).
Conclusion: Usage of tenaculum and speculum decreases the compliance of the patient although they help to facilitate the procedure. However based on our study, we suggest that traditional technique combined with local anesthesia may be better than vaginoscopy for operative procedures in terms of

3.What can be done to improve radiology residency education? Evaluation of the outcomes of a training course
Ahmet Aslan, Murat Acar, Mine Aslan, Murat Aşık
doi: 10.5222/MMJ.2015.072  Pages 72 - 77
İstanbul Anadolu Kuzey Kamu Hastaneler Birliğinde (İAKKHB) bulunan radyoloji asistanlarına yönelik yapılan eğitim kursundan sonra güncel radyoloji ihtisas eğitiminin durumunu ortaya koymak ve daha iyi bir radyoloji uzmanlık eğitimi için onların önerilerini sunmayı amaçladık. Çalışma kesitseldir. İAKKHB’de bulunan 5 eğitim ve araştırma hastanesinde çalışan 34 radyoloji uzmanlık öğrencisine 31 hafta süre ile eğitim kursu düzenlendi. Kurs sonunda tüm uzmanlık öğrencilerine anket ve değerlendirme sınavı yapıldı. Eğitim ve araştırma hastanelerindeki altyapı ve eğitim kursunun radyolojik bilgi ve becerilerine katkıları Likert tipi skala ile değerlendirildi. İAKKHB’deki radyoloji eğitimi altyapısı ortalamanın altındadır. Hastanelerin yetersiz altyapısı değerlendirme sınavını orta ve positif yönde etkilemektedir (r=0.52 and p=0.008). Radyoloji uzmanlık öğrencilerine göre İAKKHB’deki hastanelerin, radyoloji eğitimi açısından altyapısı ortalamanın altındadır. Öğrencilerin radyoloji alt bölümlerinden eğitimin daha iyi olduğu hastanelerde eğitimini, pratik eğitiminde olduğu eğitim kurslarının devamını da içeren yeni bir eğitim
We aimed to present the current status in radiology resident education in Association of Public Hospitals of Northern Anatolian Region of Istanbul (IANR-PHA) as expressed through the views of radiology residents using the outcome of a training course and the suggestions made by residents for achieving a better radiology resident education. The study designed a sa cross-sectional study. A training course was given to 34 radiology residents from five different training and research hospitals (institutions) in IANR-PHA for 31 weeks. At the end of the training course, a questionnaire and an assessment exam were applied to all radiology residents for collecting data. The infrastructure of institutions and the contribution of the training course to residents’ radiological knowledge and skills were evaluated using a Likert-type scale. The infrastructure of institutions were below average in IANR-PHA. The infrastructure of the institutes had a moderate and positive effect on the assessment exam (r=0.52 and p=0.008). According to radiology residents, the infrastructure of institutions in IANR-PHA was below the average for the radiology resident education. A new education model including training in subbranches of radiology in qualified institutions and continuous training courses with workshops, could improve the inadequate infrastructure of the institutions.

4.Percutaneous endoscopic gastrostomy in intensive care unit
Canan Gürsoy, Yasin Levent Uğur, Melek Çivi
doi: 10.5222/MMJ.2015.078  Pages 78 - 82
Giriş: Enteral nütrisyonun (EN); yoğun bakım hastalarında malnütrisyonu azaltarak, klinik gidişi olumlu yönde etkilediği, hastanede kalış süresini ve infeksiyon sıklığını azalttığı bilinmektedir. EN uygulamasında ilk tercih edilen oral yoldur. Genellikle oral yolun olası olmadığı ve tüple beslenmenin kullanıldığı yoğun bakım hastalarında, tüple beslenme 4-6 haftadan daha uzun süre gerekli ise ostomi planlanmaktadır. Sıklıkla tercih edilen minimal invaziv bir girişim olan perkutan endoskopik gastrostomidir (PEG). Bu çalışmada Yoğun Bakım Ünitesinde izlediğimiz ve PEG uygulanan 20 olguyu ve sonuçlarını değerlendirmeyi amaçladık.
Gereç ve Yöntem: Ocak 2011-Eylül 2014 tarihleri arasında başarılı şekilde PEG uygulanan 20 hastanın tıbbi kayıtları retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışmadaki 20 hastanın 5’i (% 25) kadın, 15’i (% 75) erkek, yaş ortalaması 43,4±20,8, ortalama yatış süreleri 77,6±39,8 idi. Yatışlarının ortalama 37,8±21,9. gününde PEG işlemi uygulandı. İşlem sırasında hiçbir komplikasyon yaşanmadı. Üç (% 15) hastada işlem sonrası yara yeri infeksiyonu görüldü. PEG işlemi öncesi 18 (% 90) hastada antibiyotik kullanımını gerektiren akciğer infeksiyonu saptanırken, alınan endotrakeal aspirasyon örneğindeki üreme sıklığının ortalama 2,6±1,2 olduğu görüldü. PEG işlemi sonrasında ise 11 (% 55) hastada antibiyotik kullanımını gerektiren akciğer infeksiyonu görülürken endotrakeal aspirasyon örneğinde üreme sıklığı 2,3±1,3 olarak saptandı (p: 0,18).
Sonuç: Oral alımı olmayan, uzun süreli beslenme desteği gereken hastalarda PEG düşük komplikasyon oranlarına sahip, akciğer infeksiyon insidansını azaltan, uygulanması kolay ve güvenli bir yöntemdir.
Introduction: It is known that enteral nutrition (EN) affects clinical course favourably, and decreases length of stay in hospital and incidence of infection by decreasing malnutrition of the patients in the intensive care unit. Oral route is firstly preferred for EN. When long-term EN (>4-6 weeks) is anticipated, ostomy is planned for patients in whom oral intake is not possible and tube feding is used in intensive care unit. In this article we aim to assess 20 patients, and their outcomes who underwent PEG in intensive care unit.
Material and Method: We retrospectively reviewed medical records of 20 patients in whom PEG was succesfully employed between January 2011, and September 2014.
Results: Five of 20 patients were women (20 %), and fifteen were men (75 %). The mean age of the patients was 43.4±2.8 years, mean length of hospital stay was 77.6±39.8 days. The mean time from admission until application of PEG was 37.8±21.9 days. There were no complications during the PEG procedure. The wound infection was occured on 3 (15 %) patients. Before PEG placement, pulmonary infection that need to be treated with antibiotics was detected in 18 (90 %) patients and it was determined that mean positive results of sample of endotracheal aspirate culture was 2.6±1.2. After PEG placement, pulmonary infection requiring antibiotherapy was seen in 11 (55 %) patients, Within an average of 2.3±.1.3 days bacterial growth was detected was detected in endotharcheal aspirates (p: 0,18).
Conclusion: PEG insertion in patients who cannot receive adequate oral intake is an established route for providing long-term enteral nutrition. Our experience suggests that the PEG is a safe and a simple method which decreases incidence of pulmonary infection with a low complication rate.

5.The effect of ezetimibe monotherapy on lipoprotein-(a) and other lipid parameters
Bülent Bilir, Betül Ekiz Bilir, Mümtaz Takır, Yaşar Sertbaş, Can Murat Akıncı, Hilmi Çiftçi
doi: 10.5222/MMJ.2015.083  Pages 83 - 88
Ezetimib etken maddeli farmasötik preparatın tek başına uygulanarak, lipit moleküllerini düşürücü etkisi üzerine birçok araştırmada yer verilmiştir. Ancak, bu farmakolojik ajanın tek başına lipoprotein-(a) üzerine etkisinin araştırıldığı kinik çalışmalara literatürde az rastlanmaktadır. Bu yüzden bu çalışmada, ezetimibin, Lipoprotein-(a) ve diğer lipit parametrelerinin üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Dahiliye polikliniğine başvuran ve hiperlipidemi tanısı alan olgulara, 3 aylık ezetimib tedavisi verildi. Tedavi öncesi ve sonrası; total kolesterol, düşük dansiteli lipoprotein, çok düşük dansiteli lipoprotein, yüksek dansiteli lipoprotein ve trisgliserid ile lipoprotein-(a) düzeyleri biyokimyasal olarak test edildi. Elde edilen verilerin tanımlayıcı istatistiklerine ilave olarak, niceliksel verilerin karşılaştırılmasında, eşleştirilmiş serilerde t testi, parametreler arasındaki ilişkilerin incelenmesinde Pearson korelasyon testi kullanıldı. Sonuçlar % 95’lik güven aralığında, anlamlılık p<0.05 düzeyinde değerlendirildi. Tedavi sonrasında, total kolesterol, LDL ve lipoprotein-(a) düzeylerinde düşüş saptanmış olup, anılan diğer lipoproteinlerde ve trigliserit düzeylerinde görülen değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05). Hiperlipidemi tedavisinde ezetimib, diğer antihiperlipidemik ilaçlara bir ek tedavi ya da tek başına alternatif bir tedavi olabilir.
The effect of ezetimibe monothrepy on decreasing lipid molecules has been widely studied in the literature so far, but scarce number of clinical studies have evaluated the effect of this pharmacological agent on lipoprotein-(a). In our study, we aimed to evaluate the effect of ezetimibe monotherapy on lipoprotein-(a) and other lipid parameters with clinical aspects. Ezetimibe monotherapy for three months was used for the hyperlipidemic patients admitted to our internal medicine outpatient clinic. Lipoprotein-(a) total cholesterol, low-density lipoprotein, very-low-density lipoprotein, high-density lipoprotein, and triglyceride levels before and after ezetimibe therapy were subjected to biochemical analysis. In addition to descriptive statistics of data, paired-t-test and Pearson Correlation analysis were used. All results were evaluated within 95% confidence interval and considered as statistically siginificant if p values were lower than 0.05. After treatment lipoprotein-(a), total cholesterol, and LDL-cholesterol levels decreased but the changes in very low-density lipoprotein, high-density lipoprotein, and triglyceride levels were not statistically siginificant (p>0.05). In the treatment of hyperlipidemia, ezetimibe can be an adjunct to other antihyperlipidemic drugs or an alternative monotherapy.

REVIEW
6.Venous thromboembolism in pregnancy and nursing care
Rukiye Höbek Akarsu, Ümran Oskay
doi: 10.5222/MMJ.2015.089  Pages 89 - 95
Venöz tromboemboli pek çok ülkede gebelik ve doğum sonrası dönemin en önemli mortalite ve morbidite nedenlerinden biridir. Gebelikte koagülasyon faktörlerinin artmasıyla birlikte doğal antikoagülanlar ve fibrinolitik aktivite de azalma olmaktadır. Ayrıca büyüyen uterus nedeniyle venöz dönüşün artması, artmış östrojen ve progesterone nedeniyle oluşan venöz atoni ve mobilizasyonun azalması tromboz eğilimi arttıran yeni bir hemostatik denge oluşturmaktadır. Gebe bir kadında derin ven trombozu tanısı için doppler ultrasonografi, kompresyon ultrasonografi veya kontrast venografi; tedavide ise yaygın olarak fraksiyone olmayan heparin ve düşük molekül ağırlıklı heparin kullanılmaktadır. Hemşirelik bakımında Tromboz Risk Faktörü Tanılama Aracı kullanılarak risk altında olan gebelerin erken tanılanması, fetal ve maternal sağlığın korunmasında, aktivite-egzersiz programının oluşturulması, solunum egzersizleri, antiembolik çorap kullanımı, antikoagülan tedavinin etkileri ve olası komplikasyonları, yaşam biçimi değişiklikleri yer almalıdır
Venous thromboembolism is one of the most important causes of mortality and morbidity during pregnancy and the postpar-tum period in many countries. Natural anticoagulants and fibri-nolytic activity are decreased with the increase of coagulation factors in pregnancy. Moreover, increasing venous return caused by the growing uterus, venous atony caused by increasing estro-gen and progesterone levels and tendency to thrombosis caused by the decreased mobilization create a new hemeostatic balan-ce. Doppler ultrasonography, compression ultrasonography or contrast venography are used to diagnose deep vein thrombosis (DVT), Unfractionated heparin (UH, and low-molecular weight heparin (LMWH) have been widely used in the treatment of a pregnant woman. The nursing approaches should include early detection of pregnant women who are under risk by using the Thrombosis Risk Factors Diagnostic Tool, formulation of activity-exercise program, breathing exercises, anti-embolism stocking, determineation of the effects and possible complications of anticoagulant therapy and lifestyle changes for the protection of the feto maternal health.

CASE REPORTS
7.A rare tumor of the chest wall: Giant cavernosus hemangioma
Halil Tözüm, Yavuz Haspolat, Tahir Şevval Eren, Serkan Şenol
doi: 10.5222/MMJ.2015.096  Pages 96 - 98
Hemanjiomlar, normal ya da anormal vasküler yapıların proliferasyonu ile gelişen benign neoplazmlardır. Sıklıkla bebeklik çağında kutanöz ve mukozal yüzeylerde rastlanırlar. Ancak ender olarak iskelet kaslarından da kaynaklanabilirler. Muskuler hemanjiomlar adı verilen bu gurup, “kapiller” ve “kavernöz” hemanjiomlar olarak iki alt guruba ayrılır. Daha çok ekstremitelerin ve gövdenin büyük kasları arasına yerleşen bu neoplazmlar, göğüs duvarında çok ender görülürler. Kırk üç yaşında bir erkek olan olgumuzu, doğumundan beri taşıdığı bu dev kitle nedeni ile sunulmaya değer bulduk.
Hemangiomas are benign neoplasms which develop as a result of normal or abnormal proliferation of vascular structures. Fre-quently, they are encountered in cutaneous and mucosal surfaces in infancy. However hemangiomas may rarely arise from skeletal muscles. This condition termed as muscular hemangioma and divided into two subgroups called “capillary” and “cavernous” hemangiomas. Muscular hemangiomas which are mostly settled in major muscles of the body and extremities, are rarely seen on the chest wall. In this case report, a 43 year-old male patient, who has been carrying a giant mass since birth has been presented.

8.Superwarfarin intoxication via skin exposure causing high INR levels and vitamin K deficiency: A case report
Adem Bahadır, Ömer Akca, İskender Bülbül, Rabia Kahveci, Adem Özkara
doi: 10.5222/MMJ.2015.099  Pages 99 - 101
Supervarfarin günümüzde tarımsal ilaçlamalarda sıklıkla kullanılmaktadır. Özellikle fare zehirlerinde yüksek miktarlarda bulunmakta olup, koruyucu önlemler alınmazsa zehirlenmelerle karşılaşılabilmektedir. Literatürde superwarfarinin özkıyım amaçlı oral alımıyla ilgili birçok zehirlenme ve kanama olgusu bildirilmiştir. Supervarfarinin, olgumuzda olduğu gibi cilt emilimiyle entoksikasyonuna dair olgularsa enderdir. Ayrıca, yetişkinlerde K vitamini eksikliğine de pratikte pek sık rastlanmamaktadır. Bu olguda ender bir zehirlenme yolu olan cilt emilimi ile superwarfarin entoksikasyonu sonrası saptanan INR yüksekliği ve K vitamini eksikliğinden söz edilecektir.
Superwarfarin is commonly used for agricultural pesticidal purposes. It is found in higher concentrations especially in rodenticides and may cause intoxications. The literature reveals several cases of superwarfarin intoxication after oral intake for suicidal purposes, however lesser number of cases with superwarfarin intoxication have been reported after skin exposure. Besides, vitamin K deficiency is rare in adults. This case report presents a case with superwarfarin intoxication causing high INR levels and vitamin K deficiency after skin exposure.

9.Traumatic isolated aortic dissection
Ali Kemal Erenler, Aysun Oruçoğlu, Yasemin Ece, Mine Karabulut, Eşref Çiftçi
doi: 10.5222/MMJ.2015.102  Pages 102 - 104
Akut travmatik aort yaralanmaları ender durumlardır ve genellikle hızlı deselerasyona bağlı olarak yüksek enerjili travma sonrası abdomen bölgesine gelen direkt ya da endirekt güçler sonucunda meydana gelir. Bu raporda sizlere erkek hastada meydana gelen izole travmatik aort yaralanmasını sunduk.
Otuz dört yaşında erkek hasta acil servisimize araba kazası nedeniyle getirildi. Tek yakınması orta derecede göğüs ağrısıydı. İleri inceleme sonrasında hastada başka bir yaralanma olmaksızın aortik yırtılma saptandı.
Aort yaralanması şüphesi varlığında, eşlik eden yaralanma olmasa bile hastalar kontrastlı bilgisayarlı tomografi ile incelenmelidir
Acute traumatic aortic injuries are rare conditions usually caused by direct or indirect forces to the abdomen induced by high-energy trauma often associated with rapid deceleration. In this report, we present an isolated traumatic aortic injury in a male patient.
A 34-year-old male patient was brought to our Emergency department because of a car accident. His only complaint was moderate chest pain. After further investigation, it was determined that the patient had aortic transection due to trauma without any concomitant injuries.
In case of suspicion from aortic injuries, patients must be investigated with contrasted Computerized Tomography, even though they do not have any concomitant injuries.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved