| |
Volume : 40 Issue : 4 Year : 2025



|
|
Medeniyet Med J: 40 (3)| Volume: 40 Issue: 3 - 2025 |
|
|
| Hide Abstracts | << Back | | 1. | Cover
Page I
|
|
| ORIGINAL ARTICLE |
| 2. | PARP-1 rs1136410 Polymorphism and Gastrointestinal Cancer Risk: A Meta-Analysis of Cancer-Type and Ethnic-Specific Associations Amirhosein NASERI, Mohammad Hossein ANTIKCHI, Sepideh SOLEYMANI, Mehdi KHOSRAVI-MASHIZ, Rezvan NEZAMESLAMI, Alireza NEZAMESLAMI, Bahareh MEHDIKHANI, Ahmad SHIRINZADEH-DASTGIRI, Seyed Masoud HAGHIGHIKIAN, Mohammad VAKILI-OJAROOD, Amirhossein RAHMANI, Hossein NEAMATZADEH doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.72708 Pages 116 - 127
Amaç: Poli (ADP-riboz) polimeraz-1 (PARP-1), DNA onarım yolaklarında önemli bir enzimdir ve kansere yatkınlıkla ilişkili olduğu düşünülmektedir. PARP-1 genindeki rs1136410 polimorfizmi, farklı popülasyonlarda gastrointestinal kanser riski ile tutarsız ilişkiler göstermiştir. Bu meta-analiz, etnik farklılıklara odaklanarak PARP-1 rs1136410 polimorfizmi ile kolorektal kanser (CRC) ve mide kanseri (GC) riski arasındaki ilişkiyi değerlendirmeyi amaçlamıştır. Yöntemler: PubMed, Scopus, EMBASE, Web of Science, Cochrane Library, BIOSIS, LILACS, CNKI, CBM, Wan Fang ve diğer bölgesel veritabanlarında 1 Şubat 2025 tarihine kadar sistematik bir literatür taraması yapıldı. PARP-1 rs1136410 polimorfizmi ile CRC veya GC arasındaki ilişkiyi değerlendiren uygun olgu-kontrol çalışmaları dahil edildi. Comprehensive Meta-Analysis yazılımı kullanılarak beş genetik model altında birleştirilmiş odds oranları (OR) ve %95 güven aralıkları (CI) hesaplandı. Bulgular: 3.591 hasta ve 5.433 kontrolü içeren on üç olgu-kontrol çalışması dahil edildi. GC için (8 çalışma; 1.784 olgu ve 2.521 kontrol), çoklu genetik modeller altında anlamlı ilişkiler gözlemlenmiştir: alel karşılaştırması (C vs. T: OR=2,01, %95 CI 1,04-3,91, p=0,039), homozigot karşılaştırması (CC vs. TT: OR=1,77, %95 CI 1,24-2,52, p=0,002), heterozigot karşılaştırması (CT vs. TT: OR=1,36, %95 CI 1,18-1,57, p<0,001) ve resesif karşılaştırması (CC vs. CT+TT: OR=1,54, %95 CI 1,08-2,20, p=0,017). CRC için anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (5 çalışma; 1.807 olgu ve 2.912 kontrol). Etnik alt grup analizi, Kafkasyalılarda CRC’ye karşı koruyucu bir etki olduğunu, ancak Asyalılarda duyarlılığın arttığını ortaya koymuştur. Sonuçlar: PARP-1 rs1136410 polimorfizmi, GC riskiyle ilişkili olmakla birlikte CRC ile ilişkili değildir ve etnik kökene bağlı etkiler, farklı genetik duyarlılığa işaret etmektedir. Bu bulgular, gastrointestinal kanser risk değerlendirmesi, önleme ve hassas tıp stratejilerinde popülasyona özgü genetik arka planların dikkate alınmasının önemini vurgulamaktadır. Objective: Poly (ADP-ribose) polymerase-1 (PARP-1) is a key enzyme in DNA repair pathways and has been implicated in cancer susceptibility. The rs1136410 polymorphism in the PARP-1 gene has shown inconsistent associations with gastrointestinal cancer risk across populations. This meta-analysis aimed to evaluate the association between PARP-1 rs1136410 polymorphism and the risk of colorectal cancer (CRC) and gastric cancer (GC), with a focus on ethnic differences. Methods: A systematic literature search was performed in PubMed, Scopus, EMBASE, Web of Science, Cochrane Library, BIOSIS, LILACS, CNKI, CBM, Wan Fang, and other regional databases up to February 1, 2025. Eligible case-control studies assessing the association between PARP-1 rs1136410 polymorphism and CRC or GC were included. Pooled odds ratios (ORs) and 95% confidence intervals (CIs) were calculated under five genetic models using Comprehensive Meta-Analysis software. Results: Thirteen case-control studies were included, comprising 3.591 patients and 5.433 controls. For GC (8 studies; 1,784 cases and 2,521 controls), significant associations were observed under multiple genetic models: allele comparison (C vs. T: OR=2.01, 95% CI 1.04-3.91, p=0.039), homozygous comparison (CC vs. TT: OR=1.77, 95% CI 1.24-2.52, p=0.002), heterozygous comparison (CT vs. TT: OR=1.36, 95% CI 1.18-1.57, p<0.001), and recessive comparison (CC vs. CT+TT: OR=1.54, 95% CI 1.08-2.20, p=0.017). No significant association was detected for CRC (5 studies; 1.807 cases and 2.912 controls). Ethnic subgroup analysis revealed a protective effect against CRC in Caucasians but increased susceptibility in Asians. Conclusion: The PARP-1 rs1136410 polymorphism is associated with elevated GC risk but not CRC, with ethnicity-dependent effects suggesting differential genetic susceptibility. These findings highlight the importance of considering population-specific genetic backgrounds in gastrointestinal cancer risk assessment, prevention, and precision medicine strategies. |
|
| 3. | Clinical Impact of Cerebrospinal Fluid Multiplex Polymerase Chain Reaction (PCR) Testing in Children with Suspected Central Nervous System Infection Aytac GOKTUG, Idil AK GUNDOGDU, Muhterem DUYU, Esen BESLI doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.43895 Pages 128 - 135
Amaç: Merkezi sinir sistemi enfeksiyonları çocuklarda hala önemli mortalite ve morbidite nedenleri arasındadır. Bu çalışmanın amacı, menenjit/meningoensefalit ön tanısı ile lomber ponksiyon (LP) yapılmış olan hastalarda bakılan beyin omurilik sıvısı (BOS) multipleks polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) paneli sonuçlarının hasta yönetimi üzerine etkisinin değerlendirilmesidir. Yöntemler: 2018-2023 yılları arasında çocuk acil ve çocuk yoğun bakım servislerimizde santral sinir sistemi enfeksiyonu şüphesiyle LP yapılmış ve BOS multipleks PCR yöntemiyle menenjit/ensefalit paneli gönderilmiş olan 1 ay-18 yaş arasındaki hastalar demografik, klinik, laboratuvar ve tedavi yöntemleri açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamıza <1 ay, >18 yaş, enfeksiyonla ilgili olmayan durumlar için LP yapılmış olan hastalar, Ventriküloperitoneal şantı olan hastalar dahil edilmedi. Verilerin istatistiksel analizleri için SPSS 24 programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 144 hastanın medyan yaşı 2,7 (6,7) yıldı ve 93’ü (%64,6) erkekti. Toplam 144 hastanın 35’inde (%24,3) multipleks PCR yöntemiyle patojen saptandı. Bunların 22’ sinde virüs (9 enterovirüs, 4 HSV-1, 2 HHV-8, 2 HHV-7, 2 VZV, 2 CMV, 1 HHV-6), 11’inde bakteri [7 pnömokok, 3 meningokok, 1 Haemophilus influenzae tip b (Hib)], 2’ sinde çoklu pozitiflik (pnömokok + Hib + HHV-6, enterovirüs + HHV-6) vardı. Bakteri ve viral etken tespit edilen 35 olgu klinik bulgular açısından karşılaştırıldığında olgular arasında klinik açıdan anlamlı farklılık saptanmadı. Toplam 144 hastanın 51’sinde (%35,4) BOS-PCR sonucuna göre tedavi değişikliği yapıldı. En sık yapılan tedavi değişiklikleri sırasıyla asiklovir tedavisinin kesilmesi (%22,1), antibiyotik tedavisinin kesilmesi (%7,6), asiklovir ve antibiyotik tedavilerinin kesilmesi (%3,5) idi. Sonuçlar: Çalışmamızda, BOS-PCR sonuçlarına göre hastaların yaklaşık üçte birinde gereksiz antiviral ya da antibiyotik tedaviler kesilmiş ve bu moleküler testin hasta yönetimine yön verdiği gösterilmiştir. Özellikle LP öncesi antibiyotik tedavisi almış hastalarda, kültürde üretilemeyen bakterilerin PCR ile erken tespit edilebilmesi ve HSV dışındaki selim seyirli viral enfeksiyonlarda gereksiz antimikrobiyal tedavinin sonlandırılabilmesi için alınan BOS örneklerinden multipleks PCR paneli çalışılması gereksiz tedavi maliyetlerini ve komplikasyonları önleyip, hastane yatış sürelerinin azalmasına katkı sağlayabilir. Objective: Central nervous system (CNS) infections remain a significant cause of morbidity and mortality in children. This study aimed to evaluate the impact of cerebrospinal fluid (CSF), multiplex polymerase chain reaction (PCR) panel results on clinical decision-making and patient management in children who underwent lumbar puncture (LP) with a preliminary diagnosis of meningitis/meningoencephalitis. Methods: Patients aged 1 month to 18 years who underwent LP for suspected CNS infection in our pediatric emergency or intensive care units between 2018 and 2023, and who had a CSF multiplex PCR meningitis/encephalitis panel performed, were retrospectively evaluated in terms of demographics, clinical presentation, laboratory parameters, and treatments. Patients younger than 1 month or older than 18 years, those who underwent LP for non-infectious indications, and those with ventriculoperitoneal shunts were excluded. Data were analyzed using SPSS version 24. Results: The median age of the 144 patients was 2.7 (6.7) years, and 93 (64.6%) were male. At least one pathogen was detected by multiplex PCR in 35 patients (24.3%). Of these, 22 had viral agents (enterovirus in 9, HSV-1 in 4, HHV-8 in 2, HHV-7 in 2, VZV in 2, CMV in 2, and HHV-6 in 1), 11 had bacterial agents [Streptococcus pneumoniae (S. pneumoniae) in 7, Neisseria meningitidis in 3, and Haemophilus influenzae type b (Hib) in 1], and 2 had multiple agents (S. pneumoniae + Hib + HHV-6 in one case; enterovirus + HHV-6 in one case). No significant clinical differences were observed between viral and bacterial infections. In 51 patients (35.4%), treatment was modified based on PCR results, most often by discontinuing acyclovir (22.1%), antibiotics (7.6%), or both (3.5%). Conclusions: In approximately one-third of cases, unnecessary antiviral or antibiotic treatments were discontinued based on PCR results, demonstrating the utility of molecular diagnostics in guiding clinical management. Especially in patients who had received antibiotics prior to LP, early pathogen detection via PCR may help reduce treatment costs, complications, and length of hospital stay. |
|
| 4. | Short- and Long-Term Statin Persistence and Determinants in Patients Initiating Statin Therapy Mehmet UZUNLULU, Cundullah TORUN, Erhan EKEN, Gizem AYASGIL ULAS, Lütfullah CASTUR doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.98036 Pages 136 - 142
Amaç: Randomize kontrollü çalışmalarda statinlerin majör kardiyovasküler olay riskini ve tüm nedenlere bağlı mortaliteyi azalttığı gösterilmiş olmasına ve güncel lipid kılavuzlarının etkin kolesterol tedavi önerilerine rağmen statine devam etme (statin persistansı) oranlarının düşük olduğu gözlenmektedir. Bu çalışmanın amacı statin başlanan hastalarda kısa ve uzun dönem statin persitansı oranlarının ve bunun üzerine etkili faktörlerin belirlenmesidir. Yöntemler: Retrospektif, gözlemsel, klinik çalışmaya 01.01.2016-01.01.2017 tarihleri arasında statin tedavisi başlanmış 18 yaş ve üzeri toplam 903 hasta (692 kadın, 211 erkek, ortalama yaş: 60.74±11,70 yıl) ardışık olarak alındı. Kısa (2018) ve uzun dönem (2023) statin persistans durumları belirlendi. Her iki dönem için statin tedavisine devam eden ve etmeyen hasta grupları demografik özelliklerine, diabetes mellitus (DM), koroner arter hastalığı (KAH) ve hipertansiyon (HT) gibi kardiyometabolik hastalık varlıklarına, statin tedavi yoğunluklarına (low-intensity, moderate-intensity, high-intensity) ve statin başlama endikasyonlarına (primer veya sekonder koruma) göre karşılaştırıldı. Bulgular: 2018 yılı kontrollerinde; 903 olgudan statin tedavisine devam eden 498 (%55.1), devam etmeyen 405 (%44.9), 2023 yılı kontrollerinde; eksitus olan 36 olgu (statine devam edenlerde 18, etmeyenlerde 18 olgu) hariç tutulduğunda 867 olgudan statine devam eden 448 (%51.7), devam etmeyen 419 (%48.3) olgu vardı. Her iki kontrolde de statine devam etmeyenlerin sıklığı primer koruma amaçlı statin başlananlarda (ikisi için de p<0.01) ve <45 yaş olanlarda (sırasıyla p=0.028 ve p=0.036) yüksek, HT, DM ve KAH olanlarda düşüktü (tümü için p<0.01). Sonuçlar: Bu çalışma statin başlanan hastalarda statin persistansının hem kısa hem de uzun dönem takiplerde düşük ve düşme eğiliminde olduğunu ve genç yaştaki hastalar ile kardiyovasküler riski yüksek olmayan ve primer koruma amaçlı statin başlanan hastalarda persistansın diğer hastalara göre daha düşük olduğunu göstermiştir. Objective: Despite the established efficacy of statins in reducing major cardiovascular events and mortality, rates of statin persistence remain low. This study aimed to assess short- and long-term statin persistence rates and identify factors influencing persistence in patients initiating statin therapy. Methods: A retrospective, observational, clinical study was conducted, enrolling a consecutive total of 903 patients aged 18 years and older (692 female, 211 male, mean age: 60.74 ± 11.70 years) who had initiated statin therapy between January 1, 2016, and January 1, 2017. Short-term (2018) and long-term (2023) statin persistence statuses were determined. Groups persisting and non-persisting with statin therapy were compared for demographic characteristics; presence of cardiometabolic diseases such as diabetes mellitus (DM), coronary artery disease (CAD), and hypertension (HT); statin therapy intensities; and indications for statin initiation (primary or secondary prevention) for both time periods. Results: The study included 903 patients with a mean age of 60.7±11.7 years and a female predominance of 76.6%. In 2018, 498 (55.1%) patients continued statin therapy, while 405 (44.9%) discontinued. In 2023, excluding 36 cases with death (18 cases were among those continuing statin treatment, and 18 cases were who did not continue). Four hundred and forty-eight (51.7%) patients persisted with statin therapy, while 419 (48.3%) discontinued. Statin non-persistence was more frequent in patients initiated on statins for primary prevention (p<0.01) and more frequent in those under 45 years old (p=0.028 and p=0.036, respectively), while it was less common in patients with HT, DM, and CAD (all p<0.01). Conclusions: The study reveals the low and declining rates of statin persistence in patients initiating statin therapy, both in the short and long term. Furthermore, persistence rates are lower in younger patients and those initiated on statins for primary prevention compared to those with established cardiovascular risk factors. |
|
| 5. | Epidemiological Insights into HACEK Bacteria: A Seven-year Retrospective Analysis at a Tertiary Care Center in Istanbul Tansu DUNDAR, Zafer HABIP, Mucahide Esra KOCOGLU, Tuncer OZEKINCI doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.69327 Pages 143 - 149
Amaç: HACEK grubu bakteriler (Haemophilus parainfluenzae, Aggregatibacter spp., Cardiobacterium hominis, Eikenella corrodens ve Kingella kingae), endokardit ve çeşitli fırsatçı enfeksiyonlara neden olabilen, zor üreyen mikroorganizmalardır. Klinik önemlerine rağmen, Türkiye’de HACEK enfeksiyonlarına ilişkin epidemiyolojik veriler oldukça sınırlıdır. Yöntemler: Bu retrospektif çalışmada, Istanbul’daki bir üçüncü basamak hastanede 2017-2023 yılları arasında tanı konan 30 HACEK enfeksiyonu olgusunu incelemiştir. Veriler elektronik hasta kayıtları ve mikrobiyoloji laboratuvarı veritabanlarından elde edilmiştir. Bulgular: Hastaların yaşları 0 ile 76 arasında değişmekte olup, izolatlar çeşitli klinik örneklerden elde edilmiştir. Tanımlanan türler arasında Cardiobacterium hominis saptanmamıştır. Yirmi olguda çoklu mikroorganizma üremesi görülmüş, en sık eşlik eden bakteriler Gram-pozitif koklar, özellikle Streptococcus türleri olmuştur. Antimikrobiyal duyarlılık testi yalnızca dört izolat için uygulanabilmiş, HACEK patojenlerine yönelik standart test kılavuzlarının bulunmaması yorumlamayı güçleştirmiştir. Tüm olgular ampirik antimikrobiyal rejimlerle tedavi edilmiş, hiçbir hasta özel olarak HACEK hedefli tedavi almamıştır. Takip sürecinde sadece bir hasta koronavirüs hastalığı-2019 komplikasyonları nedeniyle yaşamını yitirmiş, diğer hastalarda klinik seyir olumlu olmuştur. Nüks HACEK enfeksiyonu ya da enfektif endokardit olgusu gözlenmemiştir. Sonuçlar: Bu bulgular, HACEK enfeksiyonlarının tanısal zorluklarını ve gerçek prevalanslarının muhtemel olarak düşük tahmin edildiğini göstermektedir. Bu mikroorganizmaların epidemiyolojik ve klinik etkilerini daha iyi anlayabilmek için çok merkezli prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, standardize edilmiş antimikrobiyal duyarlılık test protokolleri ve kanıta dayalı tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi, hasta yönetiminin optimize edilmesi ve klinik sonuçların iyileştirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Objective: HACEK bacteria (Haemophilus parainfluenzae, Aggregatibacter spp., Cardiobacterium hominis, Eikenella corrodens, and Kingella kingae) represent a group of fastidious organisms implicated in endocarditis and a range of opportunistic infections. Despite their clinical importance, epidemiological data on HACEK infections remain limited, particularly in Türkiye. Methods: This retrospective analysis investigated 30 cases of HACEK infections diagnosed at a tertiary care hospital in Istanbul over a sevenyear period (2017-2023). Data were collected from electronic medical records and laboratory databases. Results: Patients ranged in age from 0 to 76 years, with isolates derived from a variety of clinical specimens. Cardiobacterium hominis was notably absent among the identified species. Polymicrobial growth was documented in 20 cases, predominantly involving Gram-positive cocci, particularly Streptococcus spp. Antimicrobial susceptibility testing was performed for four isolates, revealing significant challenges in interpretation due to the absence of standardized guidelines for HACEK pathogens. None of the cases received pathogen-specific therapy; all were managed with empirical antimicrobial regimens. Clinical outcomes were favorable in all but one patient, who succumbed to complications of coronavirus disease-2019. No cases of recurrent HACEK infection or infective endocarditis were observed during follow-up. Conclusions: These findings underscore the diagnostic challenges associated with HACEK infections and the potential underestimation of their prevalence. Prospective, multicenter studies are needed to clarify the epidemiological and clinical significance of these organisms. Moreover, the development of standardized antimicrobial susceptibility testing protocols and evidence-based therapeutic strategies is essential to optimize patient management and improve clinical outcomes. |
|
| 6. | Impact of Eosinophil Levels on Disease Progression and Clinical Outcomes in Chronic Obstructive Pulmonary Disease (COPD) Patients: A Retrospective Study Burcu ARPINAR YIGITBAS, Esra ERTAN YAZAR, Elif Hazal KARADAG, Elif Yelda OZGUN NIKSARLIOGLU, Coskun DOGAN, Fatma Ceren GUREL doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.27985 Pages 150 - 156
Amaç: Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığında (KOAH) eozinofillerin (EOS) rolü hala tartışılmaktadır ve çalışmalar hastalığın ilerlemesi üzerinde hem olumlu hem de olumsuz etkiler olduğunu ileri sürmektedir. Bu retrospektif çalışma, KOAH hastalarında stabil durumdaki kan EOS seviyeleri ile hastane yatışları, acil servis (AS) ziyaretleri ve pnömoni dahil klinik sonuçlar arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntemler: Üç yüz doksan sekiz KOAH hastasından alınan veriler, stabil dönemlerde elde edilen kan EOS sayıları ve yüzdelerine odaklanılarak analiz edildi. Hastalar 150 hücre/μL ve %2’lik EOS eşiklerine göre kategorize edildi. Önceki yıldaki hastane yatışları, AS ziyaretleri ve pnömoni tanıları hastane kayıtlarından ve hasta raporlarından alındı. Bulgular: EOS seviyeleri 150 hücre/μL veya %2’nin altında olan hastalarda anlamlı sayıda daha fazla hastaneye yatış saptandı. Ek olarak, EOS yüzdeleri %2’nin altında olan hastalarda daha yüksek KOAH değerlendirme testi ve değiştirilmiş tıbbi araştırma konseyi skorları belirlendi ve daha fazla semptom yükü ve şiddetli dispne ile ilişkili olduğu görüldü. Lojistik regresyon analizi, daha düşük EOS yüzdesinin, daha düşük FEV1% ve ikiden fazla AS ziyaretine paralel olarak artan hastane yatışlarının bağımsız bir öngörücüsü olduğu gösterilmiştir. Sonuçlar: Bu çalışma ile düşük kan EOS sayımlarının KOAH hastalarında artan hastane yatışları ve daha kötü klinik sonuçlarla ilişkili olduğu saptanmıştır. Bu bulgu, EOS düzeylerinin hastalık şiddeti için potansiyel bir biyobelirteç olarak dikkate alınmasının önemini vurgulamakta ve kişiselleştirilmiş tedavi stratejilerinin önünü açacaktır. Elde edilen verilerin ve altta yatan mekanizmaların doğrulanması için daha fazla prospektif çalışmaya ihtiyaç vardır. Objective: : The role of total eosinophil count (EOS) in chronic obstructive pulmonary disease (COPD) remains debated, with studies suggesting both positive and negative impacts on disease progression. This retrospective study aimed to investigate the relationship between stable-state blood EOS levels and clinical outcomes, including hospitalizations, emergency room (ER) visits, and pneumonia, in COPD patients. Methods: Data from 398 COPD patients were analyzed, focusing on blood EOS counts and percentages acquired during stable periods. Patients were categorized based on EOS thresholds of 150 cells/μL and 2%. The number of hospitalizations, ER visits, and pneumonia diagnoses in the preceding year was retrieved from hospital records and patient reports. Results: Patients with EOS levels below 150 cells/μL or 2% showed a significantly higher number of hospitalizations. Additionally, patients with EOS percentages below 2% had higher COPD Assessment Test and Modified Medical Research Council scores, indicating greater symptom burden and dyspnea. Logistic regression analysis confirmed that a lower EOS percentage was an independent predictor of increased hospitalizations, similar to its association with lower FEV1% and more than two ER visits. Conclusions: This study suggests that low blood EOS counts are associated with increased hospitalizations and worse clinical outcomes in COPD patients. This finding highlights the importance of considering EOS levels as a potential biomarker for disease severity and may lead to personalized treatment strategies. Further prospective studies are needed to validate these findings and elucidate the underlying mechanisms. |
|
| 7. | Is Transient Tachypnea of the Newborn a Risk Factor for Bronchiolitis in the First Two Years of Life? A Population-Based Birth Cohort Study Sinem CAN OKSAY, Mustafa Kursat SAHIN, Gulay BILGIN, Deniz MAVI TORTOP, Zeynep Reyhan ONAY, Yetkin AYHAN, Askın KESKIN KAPLAN, Saniye GIRIT doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.35306 Pages 157 - 165
Amaç: Yenidoğanın Geçici Takipnesi (YGT) zamanında doğan bebeklerde solunum sıkıntısının yaygın bir nedenidir ve epitelyal sodyum kanal disfonksiyonundan kaynaklanan gecikmiş pulmoner sıvı klirensi ile ilişkilidir. Genellikle kendi kendini sınırlasa da TTN erken çocukluk döneminde hışıltılı solunum ve astım riskini artırabilir. Bu çalışmada, geniş bir doğum kohortunda YGT öyküsü olan bebeklerde akut bronşiolit insidansı ve özellikleri, sağlıklı kontrollerle karşılaştırmalı olarak değerlendirildi. Yöntemler: TC. Sağlık Bakanlığı e-Nabız veri tabanı kullanılarak, Ocak 2016-Aralık 2018 arasında Istanbul’da gerçekleşen tüm canlı doğumlar üzerinden toplum temelli bir kohort çalışması yürütüldü. İzole YGT (ICD-10: P22.1) tanısı konan bebekler çalışma grubunu oluşturdu. Solunum tanısı olmayan sağlıklı bebeklerden oluşan bir kontrol grubu ile eşleştirildi. Her iki grup, yaşamın ilk ayında görülen vakalar hariç tutularak, iki yıl boyunca akut bronşiolit (ICD-10: J21*) atakları açısından izlendi. Veriler arasında atak insidansı, nüks, atak sırasındaki yaş ve hastane yatışları yer almıştır. Bulgular: 1.002.261 canlı doğumdan 14.389 YGT bebeği ve 14.500 kontrol grubu analiz edilmiştir. Bronşiolit, YGT grubunda %42,4; kontrol grubunda %35,8 oranında görülmüştür (p<0,001). YGT tanısı olan bebeklerde tek atak daha yüksek oranda görülürken, kontrol grubunda daha fazla tekrarlayan atak görülmüştür (p<0,001). Hastaneye yatış ise kontrol grubunda daha sıktır (p<0,001). İlk ataklar YGT grubunda 1-6 ayda yoğunlaşmıştı. Nüks, her iki grupta da erken ilk atak yaşı ile ilişkiliydi (p<0,001). Sonuçlar: YGT‘li bebeklerde yaşamın ilk iki yılında bronşiolit atağı geçirme sıklığı daha yüksek ancak tekrarlayan atak oranı sağlıklı bebeklerden daha düşüktür. Bu bulgular, YGT’nin ileride gelişebilecek astım ve hışıltılı solunumla ilişkisini araştıracak ileri çalışmalara temel oluşturabilir. Objective: Transient Tachypnea of the Newborn (TTN) is a common cause of respiratory distress in term infants, associated with delayed pulmonary fluid clearance resulting from dysfunction of the epithelial sodium channel. Although generally self-limiting, TTN may increase early childhood wheezing and asthma risk. This study aimed to assess the incidence and characteristics of acute bronchiolitis in TTN infants compared to those in healthy controls within a large birth cohort. Methods: We conducted a population-based cohort study that included all live births in Istanbul from January 2016 to December 2018, utilizing the Turkish Ministry of Health’s e-Nabız database. Infants diagnosed with isolated TTN (International Classification of Diseases [ICD]-10 P22.1) formed the study group. A randomly selected control group of healthy infants without respiratory diagnoses was included in the study. Both groups were followed for two years to identify episodes of acute bronchiolitis (ICD-10 J21*), excluding cases within the first month of life. The data collected included bronchiolitis incidence, recurrence, age at the time of the episode, and hospitalizations. Results: Among 1,002,261 live births, 14,389 TTN infants and 14,500 controls were analyzed. Acute bronchiolitis occurred in 42.4% of TTN infants and 35.8% of controls (p<0.001). TTN infants had higher rates of single episodes, while controls experienced more recurrent episodes (p<0.001). Hospitalization was more frequent in the control group (p<0.001), with single hospitalizations predominating in the TTN group and multiple hospitalizations in the control group. The first episodes in TTN infants mainly occurred between 1-6 months, with controls showing more episodes early but fewer later (p<0.001). Recurrence was correlated with an earlier age of the first episode in both groups (p<0.001). Conclusions: TTN infants experience more bronchiolitis episodes early in life, though recurrent episodes are more common among healthy controls. Further studies are warranted to investigate the relationship between TTN and the development of wheezing and asthma. |
|
| 8. | Sex Estimation Using Patellar Morphometry: Evidence from a Late Roman Population in Anatolia Yarenkur ALKAN, Adem TOKPINAR doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.38839 Pages 166 - 172
Amaç: Cinsiyet tayini, adli tıp ve biyoarkeolojik araştırmalarda temel bir adımdır. Pelvis ve kafatası geleneksel olarak bu amaçla kullanılsa da bu kemiklerin yokluğu ya da tahrip olması durumunda alternatif kemik elemanlarına, örneğin patellaya başvurulması gerekebilir. Bu çalışma, Geç Roma Dönemi'ne ait bir Anadolu topluluğunda patella morfometrisinin cinsiyet tahminindeki tanısal değerini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntemler: Araştırma kapsamında, Türkiye’nin Malatya ilindeki Karlığın Tepesi nekropolünden çıkarılan 146 yetişkin patella (70 erkek, 76 kadın) incelenmiştir. Cinsiyet tayini standard osteolojik yöntemlerle gerçekleştirilmiştir. Patellanın uzunluk (PL), genişlik (PW) ve kalınlık (PT) ölçümleri alınmıştır. Tekrarlı ölçümlerin güvenilirliği teknik hata (TEM), göreli TEM (rTEM) ve güvenilirlik katsayısı (R) ile değerlendirilmiştir. Cinsiyet tahmini için aşamalı lojistik regresyon ve alıcı işletim karakteristiği eğrisi analizleri uygulanmıştır. Alıcıişletim karakteristiği eğrisi altında kalan (AUROC) değerleri, eşik noktaları ve etki büyüklükleri raporlanmıştır. Bulgular: Erkek ve kadınlar arasında tüm patella ölçümlerinde anlamlı farklar bulunmuştur: PL (p=0,001), PW (p<0,001), PT (p=0,003). PL ve PT’yi içeren lojistik regresyon modeli Step 1‘de AUROC =0.906, Step 2‘de AUROC =0,920 elde etmiş, duyarlılık ve özgüllük %82,85 ila %94,73 arasında değişmiştir. Ölçüm güvenilirliği tüm parametrelerde mükemmel düzeydedir (R=1,000). Sonuçlar: Patella morfometrisi özellikle çok değişkenli modellerle birleştirildiğinde, cinsiyet tahmini için yüksek tanısal doğruluk sağlamaktadır. Kalınlık ölçümünün tek başına ayırt edici gücü sınırlı olsa da diğer değişkenlerle birlikte kullanıldığında modelin performansını artırmaktadır. Bu çalışma Anadolu arkeolojik örnekleminde patella kullanılarak yapılmış ilk nüfus-özgül cinsiyet tahmin modeli olması açısından literatüre önemli katkı sunmaktadır. Ancak örneklemdeki cinsiyet dengesizliği ve iskelet kalıntılarında zamanla oluşabilecek bozulmalar dikkate alınmalıdır. Ayrıca arkeolojik örneklemin popülasyona özgü niteliği ve modelin bağımsız veri setlerinde test edilmemiş olması, sonuçların diğer bağlamlara genellenebilirliğini sınırlamaktadır. Objective: Accurate sex estimation is a cornerstone in forensic and bioarchaeological investigations. While the pelvis and skull are traditionally used for this purpose, their absence due to taphonomic damage necessitates the use of alternative skeletal elements such as the patellar. This study evaluates the diagnostic potential of patellar morphometry for sex estimation in a Late Roman population. Methods: The study analyzed 146 adult patellar (70 males, 76 females) recovered from the Karlığın Tepesi Necropolis 3rd-6th centuries AD in Malatya, Türkiye. Standard osteological methods were used to determine sex. Three patellar dimensions/length (PL), patellar width (PW), and patellar thickness (PT)-were measured. Intraobserver reliability was assessed via technical error of measurement (TEM), relative TEM (rTEM), and the reliability coefficient (R). Stepwise logistic regression and receiver operating characteristic analyses were conducted to identify the best predictors of sex. Area under the receiver operating characteristic (AUROC) values, cut-off thresholds, and effect sizes were reported. Results: Statistically significant differences were found between males and females in PL (p=0.001), PW (p<0.001), and PT (p=0.003). The stepwise logistic regression model using PL and PT produced AUROC values of 0.906 in Step 1 and 0.920 in Step 2, with sensitivity and specificity ranging from 82.85% to 94.73%. All intraobserver reliability metrics (TEM, rTEM, R) indicated excellent measurement precision (R=1.000). Conclusions: Patellar morphometry demonstrates high diagnostic accuracy for sex estimation, particularly when multivariate models are applied. Despite the moderate discriminative power of patella thickness alone, its combination with other parameters enhances overall performance. The study provides the first population-specific discriminant model for sex estimation using the patella in an Anatolian archaeological sample. However, the skewed sex distribution and the possibility of post-depositional changes in ancient skeletal remains should be considered when interpreting results. Additionally, the population-specific nature of the archaeological sample and the lack of external validation on independent datasets limit the generalizability of the model to other contexts. |
|
| 9. | Evaluation of Deaths in Malatya Due to the Earthquake Centered in Kahramanmaras on 6 February 2023 Mucahit ORUC, Mehmet Efdal SAYDAN, Emre BOZ, Abdulkerim YAYLA, Erkal GUMUSBOGA, Mesut YILMAZ, Osman CELBIS doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.41762 Pages 173 - 179
Amaç: Bu çalışmada 06.02.2023 tarihinde Kahramanmaraş depremleri sonucu hayatını kaybeden ve Malatya Adli Tıp Grup Başkanlığı tarafından belirlenen çalışma alanına getirilen olguların retrospektif olarak incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntemler: Çalışmamızda 6 Şubat 2023 tarihinde meydana gelen depremler sonucu Malatya Adli Tıp Grup Başkanlığı tarafından çalışma alanı olarak belirlenen merkeze kimlik tespiti amacıyla getirilen 916 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Elde edilen veriler kodlanarak IBM SPSS Version 22 programına girilmiştir. Verilerin tanımlayıcı istatistikleri ve frekans tabloları oluşturularak veriler analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen 916 olgunun 477’si (%52,1) erkek, 439’u (%47,9) kadın, %23,2’si 18 yaş altı, %13,8’i 65 yaş üstü, %87,9’u Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, olguların çoğunluğu baş-boyun bölgesinden yaralanmış (%37,5), %88,3’ü vücut bütünlüğünü korumuş, %77,1’inde ayrışma belirtileri var, %39,5’inden nükleik asitlerin analizi için Hızlı Teknoloji kartları-kan örnekleri alınmış ve tüm cesetler birincil ve ikincil kimliklendirme yöntemlerinin bir kombinasyonu kullanılarak eşleştirilerek yakınlarına teslim edilmiştir. Sonuçlar: Büyük afet riskleriyle karşı karşıya olan ülkemizde, adli tıp birimleri her zaman afetlere hazır olmalıdır. Ceset muayenesi ve kimliklendirme, farklı alanlardaki birçok uzmanın koordineli çalışmasını gerektiren multidisipliner süreçlerdir. Objective: This study aimed to retrospectively examine the cases of individuals who lost their lives as a result of the Kahramanmaraş earthquakes on February 6, 2023, and were brought to the study area designated by the Malatya Forensic Medicine Group Presidency. Methods: A total of 916 cases were referred for identification to the center designated as the study area by the Malatya Forensic Medicine Group Presidency following the earthquakes on February 6, 2023, and were examined retrospectively. The obtained data were coded and entered into IBM SPSS Version 22. Descriptive statistics and frequency tables were generated, and the data were analyzed. Results: Among the 916 cases included in the study, 477 (52.1%) were male and 439 (47.9%) were female; 23.2% were under the age of 18, and 13.8% were over the age of 65. The majority (87.9%) were citizens of the Republic of Türkiye. Most injuries were localized to the head and neck region (37.5%). Body integrity was preserved in 88.3% of cases, and signs of decomposition were observed in 77.1%. Fast Technology for the Analysis of Nucleic Acids blood samples was obtained in 39.5% of cases. All bodies were identified through a combination of primary and secondary identification methods and subsequently delivered to their relatives. Conclusions: In countries facing major disaster risks, forensic medicine units must always be prepared for such events. Postmortem examination and victim identification are multidisciplinary processes that require the coordinated efforts of experts from various fields. |
|
| 10. | Anti-Nuclear Antibody Staining Patterns in Juvenile Idiopathic Arthritis: Association of AC-1 Pattern and Elevated Titers with Uveitis Lutfiye KORU, Fehim ESEN, Kardelen CELIKEL, Özlem TURKYILMAZ, Feray KAYA, Elif KUCUK, Zelal AYDIN, Eda Nur DIZMAN, Hatice Kübra DURSUN, Merve OZEN BALCI, Fatih HASLAK, Kubra OZTURK doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.05490 Pages 180 - 186
Amaç: Bu çalışma, juvenil idiyopatik artrit (JIA) ile ilişkili üveit, idiyopatik üveit ve üveitsiz JIA hastalarında antinükleer antikor (ANA) boyama paternlerini ve titrelerini araştırarak, hastalığın patogenezine katkıda bulunabilecek ve klinik karar verme sürecine rehberlik edebilecek serolojik profilleri belirlemeyi amaçlamıştır. Yöntemler: Üçüncü basamak merkezimizde ANA titresi ≥1/100 olan JIA ve/veya üveitli hastaları analiz ettik. Hastalar JIA ile ilişkili üveit, üveitsiz JIA ve idiyopatik üveit olarak gruplandırıldı. Tanı, Uluslararası Romatoloji Dernekleri Birliği ve üveit terminolojisinin standartlaştırılması kriterlerine göre konuldu. ANA testi, HEp-2 hücreleri üzerinde dolaylı immünofloresan ile yapıldı ve paternler ve titreler, ANA Paternleri Uluslararası Konsensüsü kılavuzlarına göre değerlendirildi. ANA profilleri, hasta grupları ve JIA alt tipleri arasında karşılaştırıldı. Bulgular: Doksan bir hasta çalışmaya dahil edildi: 21 (%23) idiyopatik üveit, 12 (%13,1) JIA ile ilişkili üveit ve 58 (%63,7) üveitsiz JIA tanılı idi. AC-1 paterni tüm üveit hastalarında mevcuttu. JIA’da en sık görülen ANA paternleri AC-1 (%65,7), AC-4/5 (%21,4) ve AC-2 (%10) idi. ANA profilleri JIA alt tiplerine göre farklılık gösterdi (p<0,001), oligoartiküler JIA’da AC-1 (%74,5) ve entezit ilişkili artritte AC-4/5 (%50) baskındı. Sonuçlar: Bulgularımız, JIA alt tiplerindeki ANA patern farklılıklarının, hastalığın patogenezi ve klinik öngörü ile ilgili önemli ipuçları sağlayabileceğini göstermektedir. Özellikle, JIA ile ilişkili üveitte AC-1 paterninin öne çıkması, üveit riskinin erken tanımlanması için potansiyel bir biyomarker olarak düşünülebilir. Ancak, bu sonuçları doğrulamak ve klinik uygulamaya entegre etmek için daha büyük, prospektif çalışmalar gereklidir. Objective: This study aimed to investigate antinuclear antibody (ANA) staining patterns and titers in patients with juvenile idiopathic arthritis (JIA)-associated uveitis, idiopathic uveitis, and JIA without uveitis, in order to identify serologic profiles that may contribute to disease pathogenesis and guide clinical decision-making. Methods: We analyzed patients with JIA and/or uveitis at our tertiary center with ANA titers ≥1/100. Patients were grouped as JIA-associated uveitis, JIA without uveitis, and idiopathic uveitis. Diagnoses followed International League of Associations for Rheumatology and standardization of uveitis nomenclature criteria. ANA testing was performed by indirect immunofluorescence on HEp-2 cells, and patterns and titers were evaluated per International Consensus on ANA Patterns guidelines. ANA profiles were compared across patient groups and JIA subtypes. Results: Ninety-one patients were included: 21 (23%) with idiopathic uveitis, 12 (13.1%) with JIA-associated uveitis, and 58 (63.7%) with JIA without uveitis. The AC-1 pattern was present in all uveitis patients. The most common ANA patterns in JIA were AC-1 (65.7%), AC-4/5 (21.4%), and AC-2 (10%). ANA profiles differed across JIA subtypes (p<0.001), with AC-1 dominant in oligoarticular JIA (74.5%) and AC-4/5 in enthesitis-related arthritis (50%). Conclusions: Our findings show that ANA pattern differences in JIA subtypes may provide significant clues regarding disease pathogenesis and clinical prediction. In particular, the prominence of the AC-1 pattern in JIA-associated uveitis may suggest a potential biomarker for the early identification of uveitis risk, which should be further explored in larger prospective studies |
|
| REVIEW |
| 11. | Exploring the Link between DNA Hypermethylation and HPV in Salivary Gland Tumors Anzila MEER, Sarina SULONG, Anani Aila MAT ZIN, Rohimah MOHAMUD, Norhafiza MAT LAZIM doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.63838 Pages 187 - 192
Tükürük bezi tümörleri (SGT’ler), heterojen yapıları, çeşitli histogenezleri ve öngörülemez klinik sonuçları nedeniyle tanı ve tedavi açısından önemli zorluklar oluşturmaktadır. Benign tümörlerin belirli bir oranda nüksettiği bilinmekteyken, malign tümörler kötü prognoz ve düşük iyileşme oranıyla ilişkilidir. Bununla birlikte, artan araştırmalara rağmen, SGT’ler, insan papilloma virüsü (HPV) enfeksiyonu ve tümör baskılayıcı genlerin (TSG’ler) hipermetilasyonu arasındaki bağlantıyı kanıtlayacak yeterli kanıt bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, SGT’lerde DNA hipermetilasyonu ve HPV arasındaki ilişkiyi aydınlatmak, HPV ile ilişkili SGT’lerde DNA hipermetilasyonunun rolünü açıklamak ve böylece yeni tanı ve prognostik belirteçler hakkında bilgi sağlamaktır. Epigenetik değişiklikler karsinogenez gelişimine önemli ölçüde katkıda bulunduğundan, bu epigenetik değişikliklerin ele alınması, SGT’lerin erken tedavi planları ve erken teşhisinde yardımcı olabilir. Salivary gland tumors (SGTs) pose considerable diagnostic and treatment challenges due to their heterogeneous nature, diverse histogenesis, and unpredictable clinical outcomes. Benign tumors exhibit a known recurrence rate, whereas malignant tumors are associated with a poor prognosis and a low recovery rate. Nonetheless, despite the growing body of research, there is insufficient evidence to establish a link between SGTs, human papilloma virus (HPV) infection, and the hypermethylation of tumor suppressor genes. The aim of this study is to elucidate the relationship between DNA hypermethylation and HPV in SGTs, elucidate the role of DNA hypermethylation in HPV-associated SGTs, thereby offering insights into novel diagnostic, and prognostic markers. As epigenetic alterations significantly contribute to the development of carcinogenesis, addressing these epigenetic alterations may help in early treatment plans and early detection of SGTs. |
|
| CASE REPORTS |
| 12. | Pi*M Palermo Mutation in Bronchiectasis due to Alpha-1 Antitrypsin Deficiency: A Rare Genetic Cause Beyza YILDIRIMLI, Coşkun DOGAN, Elif YILMAZ GULEC, Gönül SEVEN YALCIN doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.25594 Pages 193 - 197
Bronş duvarının kalıcı dilatasyonu olarak tanımlanan ve yaklaşık otuza yakın sebebi tanımlanmış kronik enflamatuvar bir hastalık olan bronşektazinin en sık nedeni tekrarlayan, iyi tedavi edilemeyen alt solunum yolu enfeksiyonlarıdır. Bunun dışında görülen nadir sebeplerinden birisi de bir anti-proteaz ve anti-enflamatuvar protein olan alfa-1 antitripsin (AAT) eksikliğidir. AAT eksikliğinin bugün için tanımlanmış yaklaşık 500 varyantı vardır. Bunlar içerisinde PI*S mutasyonu ve PI*Z mutasyonları en sık bronşektazi ile ilişkilendirilmiş varyantlardır. Kliniğimizde bronşektazi ileri tetkiki sırasında bronşektazinin nadir bir nedeni olan AAT eksikliği tanısı alan yine nadir bir mutasyonun (Pi*M Palermo mutasyonu) tespit edilen olgumuz literatür eşliğinde sunulmuştur. Bronchiectasis, defined as the permanent dilation of the bronchial wall, is a chronic inflammatory disease with nearly thirty known causes. The most common cause is recurrent and inadequately treated lower respiratory tract infections. Among the rarer causes is alpha-1 antitrypsin (AAT) deficiency, an anti-protease and anti-inflammatory protein deficiency. To date, approximately 500 variants of AAT deficiency have been identified, with the PI*S and PI*Z mutations being the most commonly associated with bronchiectasis. Here, we present a case diagnosed with bronchiectasis secondary to AAT deficiency during an advanced clinical workup, in which the rare Pi*M Palermo mutation was identified. This case is discussed in the context of the existing literature. |
|
| LETTERS TO THE EDITOR |
| 13. | Comment on “the Role of Combined C-reactive Protein and Albumin Indices in Predicting Prolonged Hospital Stay in Acute Pancreatitis: A Prospective Observational Study” Rachana MEHTA, Ranjana SAH doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.14265 Pages 198 - 199
|
|
| 14. | Response to the Letter to the Editor Regarding Our Research Article on “The Role of Combined C-reactive Protein and Albumin Indices in Predicting Prolonged Hospital Stay in Acute Pancreatitis: A Prospective Observational Study” Abdullah ALGIN, Serdar OZDEMIR, Abuzer OZKAN, Kaan YUSUFOGLU, Mustafa Ahmet AFACAN doi: 10.4274/MMJ.galenos.2025.10915 Pages 200 - 201
|
|
|
|