Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 34 Issue : 3 Year : 2019



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index












Membership




Applications



 
  Quick Search



Medeniyet Med J: 32 (2)
Volume: 32  Issue: 2 - 2017
Hide Abstracts | << Back
ORIGINAL ARTICLE
1.Functional and Radiological Comparison of Single or Dual Plate in Bicondylar Tibia Plateau Fractures
Özgür Doğan, Uğur Sapmaz, Emrah Çalışkan, Batuhan Gencer, Ali Biçimoğlu
doi: 10.5222/MMJ.2017.073  Pages 73 - 79
Amaç
Operasyon tekniklerindeki ve implant teknolojisindeki ilerlemelere rağmen, tibia plato kırıklarının hem tedavi öncesi planlaması hem de tedavi sonrasındaki takibi konusunda halen görüş birliği bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi ortopedi kliniğinde tedavi edilen bikondiler tibia plato kırıklı hastaların klinik ve radyolojik olarak fonksiyonel sonuçlarının değerlendirilmesidir.
Materyal ve Metod
Retrospektif olarak belirlenen 24 hastanın ortalama takip süresi 33,1 ay olarak belirlendi. Hastalar tek plak veya çift plak uygulananlar olarak iki gruba ayrıldı. İki grubun demografik özellikleri, kırık oluşum mekanizmaları ve kırık tipleri belirlendi. Fonksiyonel sonuçlar, Rasmussen klinik ve radyolojik skorlama sistemleri kullanılarak tespit edildi.
Bulgular
Gruplar arasında fonksiyonel ve radyolojik olarak fark olmadığı bulundu (p>0,05). Rasmussen klinik skorları ile radyolojik skorları arasında istatistiksel olarak uyum tespit edildi (p=0,001). Her iki cerrahi teknik de bikondiler tibia plato kırıklarında uygun seçenek olarak kullanılabilir. Ancak çift plak uygulanan hastalarda yumuşak doku enfeksiyonu daha fazla görülmüşken, sadece lateral plak uygulanan hastalarda da eklem yüzeyinde çökmenin daha fazla görülmesi cerrahi tercihleri etkileyebilir.
Sonuç
Beklenilen fonksiyonel sonuçların elde edilebilmesi için, detaylı klinik ve radyolojik analiz ile preoperatif planlama, uygun cerrahi tekniğin belirlenmesinde büyük önem taşımaktadır.
Aim
Despite advances in operation techniques and implant technology, there is still no consensus on both pre-operative planning and post-operative follow-up of tibial plateau fractures. The aim of this study is to evaluate the clinical and radiological functional results of bicondylar tibia plateau fractured patients treated in Ankara Numune Training and Research Hospital Orthopedic Clinic.
Material and Method
The mean follow-up duration of 24 retrospectively determined patients was 33.1 months. Patients were divided into two groups as patients with single or double plate. The demographic characteristics of the two groups, fracture mechanisms and fracture types were determined. Functional outcomes were determined by using Rasmussen clinical and radiological scoring systems.
Results
There was no functional or radiological difference between the two groups (p>0,05). Rasmussen clinical scores and radiological scores were found statistically compatible (p=0,001). Both surgical techniques can be used as an option in bicondylar tibia plateau fractures. However, in patients with double plate, soft tissue infection was seen more frequently, whereas in patients who only have lateral plate, the presence of more collapse on the joint surface may affect surgical preferences.

Conclusion
Detailed clinical and radiological analysis and preoperative planning are crucial in determining the appropriate surgical technique so that the expected functional results can be obtained.

2.A retrospective evaluation of pediatric cases hospitalized due to intoxication
Muhammet Emin Naldan, Mustafa Talip Şener, Duygu Kara
doi: 10.5222/MMJ.2017.080  Pages 80 - 84
Amaç: Zehirlenme ciddi bir sağlık sorunu olarak önemini korumakta, alınan maddeye veya hastaneye başvuru süresine bağlı olarak ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Zehirlenme nedeniyle acil servislere başvuran hastaların bir kısmı, yoğun bakım dahil yatarak tedavi görmektedir. Bu çalışmada acil servise başvuran ve yatarak tedavi gören çocuk zehirlenmelerinde, olguların demografik özellikleri, zehirlenme nedenleri, yatış süresi ve hastalık seyrine ait bilgilerin değerlendirilmesi amaçlandı.
Hastalar ve Yöntem: 2008-2016 tarihleri arasında Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesine başvuran ve yatarak tedavi gören 0-18 yaş zehirlenme olgularına ait tıbbi kayıtlar retrospektif olarak değerlendirildi.
Bulgular: Çalışma kapsamında 642 olgu değerlendirildi. Olguların %61,8'i (n=397) kız, %38,2'i ise (n=245) erkek olup, ortalama yaş (mean± sd) 8,1±6,6 idi. Olguların zehirlenme nedenleri sırasıyla; %57,9’ü (n=372) ilaçlar, %11,5’i (n=74) pestisitler, %8,6’i (n=55) temizlik maddeleri,%3,3’ü (n=21) yabani bitki olup %18,7 (n=120) olgunun sebebi bilinmiyordu. Olguların hastanede ortalama yatış süresi 3 gün olup, %9’u (n=58) yoğun bakımda yatarak tedavi görmüştü. Olguların %21’inde (n=135) bir psikopatoloji saptanmış olup, bunlardan %85,9’unda (n=116) majör depresif bozukluk tespit edilmiştir.
Sonuç: Bulgularımıza göre yatarak tedavi gören çocuk zehirlenmelerinin önemli kısmını 5 yaş altında kazara meydana gelen zehirlenmeler oluşturmaktadır. 13 yaş üstü çocuklarda ise öz kıyıma bağlı zehirlenmeler ve psikopatolojiler ön plandadır. İlaçlar, zehirlenme etkeni olarak ilk sıradadır. Olguların yaklaşık beşte biri için yoğun bakımda tedaviye ihtiyaç duyulmaktadır.
Objective: Intoxication remains a serious health problem and can have serious consequences, depending on the substance received or the time elapsing to presentation to hospital. Some patients presenting to emergency departments due to intoxication are hospitalized for treatment, including intensive care. The purpose of this study was to evaluate demographic characteristics, causes of intoxication, and information concerning length of hospitalization and course of disease in cases of childhood poisoning presenting to the emergency department.
Patients and Methods: Medical records of patients with intoxication aged 0-18 years preenting to the Erzurum Regional Training and Research Hospital and receiving inpatient treatment in 2008-2016 were evaluated retrospectively.
Results: 642 cases were evaluated within the scope of the study. The mean age of the cases was 8.1±6.6 years (mean± SD); 61.8% (n=397) of patients were female and 38.2% were male (n=245). Causes of intoxication were drugs in 57.9% (n=372) of cases, pesticides in 11.5% (n=74), cleaning products in 8.6% (n=55), and wild plants in 3.3% (n=21), while the cause was unknown in 18.7% (n=120). The mean length of hospitalization was 3 days, and 9% (n=58) of patients received inpatient treatment in the intensive care unit. Pathology was determined in 21% (n=135) of cases, major depressive disorder being identified in 85.9% (n=116) of these.
Conclusions: According to our findings, the most important part of childhood poisoning is poisonings that accidentally occur under 5 years of age. In children over 13 years of age, poisonings and psychopathologies are associated with self-healing. Drugs are the first to be effective in poisoning. Treatment for intensive care is needed for approximately one fifth of children of the population.

3.The effects of dexamethasone vs low doses of propofol infusion on postoperative nausea and vomiting in tympanoplasty surgery: a randomized, placebo-controlled, double-blinded study
Özgür Özmen, Fatih Bingöl, Zakir Arslan, Buket Özel Bingöl
doi: 10.5222/MMJ.2017.085  Pages 85 - 90
Bu prospektif çalışmayla, timpanoplasti uygulanan 90 hastada postoperatif bulantı ve kusma üzerine deksametazon ve düşük doz propofol infüzyonunun etkileri araştırıldı. Ameliyat bitiminden 15 dakika önce deksametazon grubuna (Grup D) 8 mg deksametazon ve kontrol grubuna (Grup C) 2 ml salin yapılırken; propofol grubuna (Grup P), anestezi indüksiyonu sonrasında ameliyat boyunca 20mcg/kg/dk propofol intravenöz infüzyonu yapılmıştır. Postoperatif ilk 24 saat boyunca bulantı-kusma ve antiemetik gereksinimlerinin insidans ve şiddeti kaydedildi. 0-2 saatlik periyotta, Grup P'de 23 (% 76.7) hastada, Grup D'de 17 (%56.7) ve GrupC'de 8 hastada (%26.7) postoperatif bulantı ve kusma görülmedi. Gruplar arasında postoperatif bulantı ve kusma için sözel tanımlayıcı ölçek değerleri açısından 0-2 ve 2-8 saatlik süreler arasında farklar gözlemlendi (sırasıyla p<0.01 ve p=0.004). 2-8 saatlik postoperatif bulantı ve kusma insidansı Grup P'de % 10.0 (n = 3), Grup D'de % 36.7 (n = 11) ve Grup C'de % 53.3 (n = 16) idi; bu fark Grup P lehine istatistiksel olarak anlamlıydı (p = 0.032). 0-24 saatte tedaviye rağmen kusma sayısı grup C'ye kıyasla Grup P ve Grup D'de (sırasıyla n = 4,% 13.3 ve n = 5,% 16.7) daha düşüktü (n = 14, 46.7 %) (P = 0.005). Antiemetik kullanımı, Grup C'de Grup D ve P'ye göre daha yüksekti (p = 0.001).İntraoperatif düşük doz propofol infüzyonu, postoperatif bulantı ve kusma insidansını ve şiddetini azaltmada aynı zamanda timpanoplastiden sonra bir antiemetik kullanım ihtiyacını azaltmada deksametazon kadar etkilidir.
This prospective study investigated the effects of dexamethasone and low-dose propofol infusion on postoperative nausea and vomiting in 90 patients undergoing tympanoplasty. The dexamethasone group (Group D) received 8 mg dexamethasone and the control group (Group C) 2 ml saline 15 min before the end of surgery, while the propofol group (Group P); received 20 mcg/kg/min ıntravenous propofol infusion throughout surgery following anaesthesia induction. Incidences and severity of nausea-vomiting and antiemetic requirements were recorded throughout the first 24h postoperatively. Between hours 0 and 2, no postoperative nausea and vomiting was observed in 23 (76.7%) patients in Group P, 17 (56.7%) in Group D and 8 (26.7%) in Group C. Differences were observed between the groups in hours 0-2 and 2-8 in terms of verbal descriptive scale values for postoperative nausea and vomiting (p<0.01 and p=0.004, respectively). Total incidences of postoperative nausea and vomiting at hours 2-8 h were 10.0% (n=3) in Group P, 36.7% (n=11) in Group D and 53.3% (n=16) in Group C, the difference being statistically significant in favour of Group P (p=0.032). At 0-24 h, the numbers of patients vomiting, despite treatment, were lower in groups P and D (n=4, 13.3% and n=5, 16.7%, respectively) compared to Group C (n=14, 46.7%)(p=0.005). Antiemetic use was higher in Group C than in groups D and P(p=0.001). Intraoperative low-dose propofol infusion is as effective as dexamethasone in reducing the incidence and severity of postoperative nausea and vomiting, as well as reducing post-tympanoplasty antiemetic requirements.

4.Use of Inflammatory Cytokines and Blood PAPP-A Levels As The Laboratory Evidence of Preconditioning in Cardiac Surgery
Didem Onk, Fatih Özçelik, Oruç Alper Onk, Murat Günay, Tülin Akarsu Ayazoğlu, Abdulkadir Çoban
doi: 10.5222/MMJ.2017.091  Pages 91 - 100
Preconditioning in Cardiac Surgery
Cardioprotective management has increasingly become a standard of care for preservation of myocardial reserve during cardiac surgery. This study investigates the usefulness of inflammatory cytokines and PAPP-A levels in predicting the appropriate preconditioning method. Ninety ASA III patients scheduled for CABG surgery were included and allocated into three groups. Group 1 (n=30) received propofol (2–3 mg.kg-1.h-1) and fentanyl (3¬–5 mcg.kg-1.h-1) infusions with 5% desflurane inhalation. Group 2 (n=30) received propofol (5–6 mg.kg-1.h-1) and fentanyl (3–5 mcg.kg-1.h-1) infusions with 5% desflurane inhalation. Group 3 (n=30) received midazolam (0.04¬–0.06 mg.kg-1.h-1) and fentanyl (3–5 mcg.kg-1.h-1) infusions with 5% desflurane inhalation. TNF-α, PAPP-A and usCRP levels were measured one day preoperatively (S1), immediately prior to the cardiopulmonary bypass (S2), after completion of the cardiopulmonary bypass (S3) and 48 hours postoperatively (S4). In all groups, TNF-α increased at S2 and S3 and decreased at S4 (P<0.05), with the most prominent increase observed in Group 2. The highest increase in PAPP-A levels at S2 and S3 stages was observed in group 2 whereas the lowest decrease at S4 stage was observed in Group 1 and 3. In Group 1, usCRP levels showed a significant increase at S3 compared to S1 and S2 (p<0.05) and decreased to levels close to S1 and S2. PAPP-A can be used with usCRP and TNF-α to determine the optimal preconditioning method in the anaesthetic management of CABG surgery. Using these markers, we observed that midazolam-desflurane and low-dose propofol-desflurane were effective in anaesthetic preconditioning during CABG surgery

5.The role of platelets as an early prognostic factor in preterm labor
Lebriz Hale Aktün
doi: 10.5222/MMJ.2017.101  Pages 101 - 105
Preterm eylemde trombosit indeksindeki değişiklikleri değerlendirmek ve preterm eylemi tanısı için bir öngörü değeri taşıyıp taşımadığını araştırmaktır.
Retrospektif olarak 2013-2016 yılları arasında 140 preterm eylem ve 130 sağlıklı gebeği olan kadınlar çalışmaya alındı. Toplam 270 gebenin demografik, obstetrik ve labaratuvar sonuçları (hemoglobin, hematokrit, beyaz küre, trombosit, trombosit yayılım genişliği, ortalama trombosit volümü) karşılaştırıldı.
ortalama trombosit volümü (MPV) ve hemoglobin seviyeleri preterm eylem gurubunda önemli derecede düşük bulundu(sırasıyla p<0.001,p=0.01). Trombosit yayılım genişliği (PDW) seviyeleri ise preterm eylem grubunda yüksek bulundu(p=0.05).Trombosit sayısı arasında her iki grupta önemli bir fark görülmedi.
Gebeliğin oluşumu ve seyri için başarılı bir koagulasyon ve antikoagulasyon dengesi çok önemlidir. Bunun için PDW, MPV gibi bir çok belirteç çalışılmıştır. Ancak bilhassa son dönemde kan hücreleri subtip oranlarının kronik düşük dereceli inflamasyon ile ilişkili hastalıklarda prognoz ve teşhis için ipuçları barındırabileceği düşünülmüştür.Preterm eylemde MPV seviyelerinin düşük PDW seviyelerinin yüksek bulunması patalojide trombosit aktivasyonu ve inflamasyona bağlı olabileceğini düşündürmektedir.Artmış PDW seviyeleri obstetrisyeni preterm eylem riski konusunda uyarabilir.Mamafih preterm eylem tanısında trombositlerin faydalı rolu için daha fazla çalışmalara ihtiyaç vardır.
To evaluate changes in platelet index in preterm labor and to investigate whether there is a predictive value for preterm labor.
Retrospectively, women with 140 preterm labor and 130 healthy pregnant women between 2013 and 2016 were included in the study. Demographic, obstetric and laboratory results (hemoglobin, hematocrit, white blood cell, platelet, platelet distribution width, mean platelet volume) of 270 pregnancies were compared.
Mean platelet volume (MPV) and hemoglobin levels were significantly lower in the preterm labor group (p <0.001, p = 0.01, respectively). Platelet distribution width (PDW) levels were higher in the preterm labor group (p = 0.05). There was no significant difference between platelet counts in both groups.
Successful coagulation and anticoagulation stabilization are very important for the formation and progression of the pregrancy. For this, many markers such as PDW, MPV have been studied. More recently, however, blood subtypes are thought to be able to provide clues for prognosis and diagnosis in chronic low-grade inflammation-related diseases. MPV levels in preterm labor suggest that high levels of low PDW levels may be due to pathologic thrombocyte activation and inflammation. Further PDW levels may alert the obstetrician to the risk of preterm labor. However, there is a need for further study for the beneficial role of platelets in the diagnosis of preterm labor.

6.The relationship between vitamin D level and mean platelet volume in kidney transplant recipients
Gulsah Sasak, Alihan Oral, Semih Başçı
doi: 10.5222/MMJ.2017.106  Pages 106 - 110
Vitamin D, deride ultraviyole ışığın etkisiyle üretilen steroid yapılı bir hormondur
Aktif vitamin D’nin hücresel büyüme, proliferasyon ve apoptozis, oksidatif stres, membran transportu, matriks hemostazı, hücre adezyonu, immun sistem fonksiyonu gibi hayati olaylarda rol oynadığı düşünülmektedir.
Bazı çalışmalarda inflamatuvar sisteme etkileri sonucunda vitamin D eksikliğinin ortalama trombosit hacminde (OTH) artışa yol açtığı iddia edilmiştir. Yüksek OTH’ın venöz tromboembolizm, hipertansiyon, koroner arter hastalığı gibi damar hastalıkları ile ilişkili olduğu yapılan çalışmalarda gösterilmiştir. Bizim bilgilerimize göre şu ana kadar böbrek nakilli hastalarda vitamin D düzeyi ve OTH arasındaki ilişkiye dair bir yayın yoktur. Biz de çalışmamızda stabil böbrek nakilli hastalarda vitamin D düzeyi, OTH ve kardiyovasküler hastalıklar (KVH) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Kasım-Aralık 2015 tarihleri arasında polikliniğe vuran 150 hastadan vitamin D düzeyi ölçülmüş olan 92’si alındı. Hasta bilgileri retrospektif olarak toplandı. Hastalar, vitamin D düzeyi <20 ng/mL olanlar grup I (n: 63), >20 ng/mL olanlar grup II (n: 29) olarak ikiye ayrıldı.
Bizim çalışmamızdaki hastaların %68.5’inde vitamin D eksikliği vardı. Bu oran daha önceki çalışmalarda bulunan oran ile benzerdi. Korelasyon analizinde vitamin D düzeyi ve OTH ve KVH varlığı arasında bir ilişki saptanamadı (p=0.60, p=0.19).
Vitamin D ve OTH üzerine büyük bir ilgi olsa da böbrek nakilli hastalarda vitamin D eksikliğinin inflamasyona yol açıp açmadığı ve OTH’nin bir belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağı netleşmemiştir. Vitaminin D replasmanı yapılırken bu tedaviden beklenen olumlu etkilerin yanı sıra birikime bağlı zararlı etkilerinin olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Vitamin D eksikliği, OTH ile KVH arasındaki ilişkinin belirlenmesi için daha geniş randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır.
Vitamin D plays a role in growing, proliferation, apoptosis and immune system. Vitamin D deficiency is supposed to affect mean platelet volume (MPV) by its impact on inflammatory system. Increased MPV was shown to be related to arterial and venous diseases. To our knowledge, there is no study about the relation between vitamin D and MPV in kidney transplant recipients (KTRs). The aim of this study is to determine the relation between vitamin D levels, MPV and cardiovascular disease (CVD) in KTRs.
Ninety two patients who admitted to our clinic between November- December 2015 were eligible for the study. Patient’s data examined retrospectively. Patients are grouped in two according to vitamin D levels: group I vitamin <20 ng/mL (n: 63) and group II vitamin D>20 ng/mL (n: 29). The relation between MPV, vitamin D and other parameters was evaluated.
In our study, 68.5% of the patients had vitamin D deficiency. In correlation analysis no relation was determined between vitamin D level and MPV (rs=0.16, p=0.60). MPV does not correlate with CVD (p=0.19)
There is great interest in vitamin D and MPV, it is unclear whether vitamin D deficiency causes inflammation and MPV can be used as a marker of vitamin D deficiency in KTRs. When vitamin D is replenished, it should be noted that there may be adverse effects due to accumulation, as well as the positive effects expected from this treatment. Further randomized controlled trials are needed to address the relationship between vitamin D deficiency, MPV and CVD.

7.Are Cervicovaginal Smear Tests Reliable During Pregnancy?
Lebriz Hale Aktün, Yeliz Aykanat, Fulya Gökdağlı Sağır
doi: 10.5222/MMJ.2017.111  Pages 111 - 114
Erken gebelik haftasında alınan servikovajinal smear testi (CVS) sonuçlarının postpartum dönemde alınan cvs sonuçları ile karşılaştırılıp yeterliliğinin sorgulanmasını amaçladık.
Çalışmaya 2014 -2016 yılları arasında gebeliğin ilk trimestrında hastaneye başvuran 179 hasta dahil edildi. Prospektif yapılan çalışmada gebelikte alınan CVS sonuçları ile postpartum 8. haftadan sonra alınan CVS sonuçları karşılaştırıldı. Takibe alınan hastaların 82’si vajinal doğum, 97’si sezaryen (C/S) ile doğurtuldu. Doğum şeklinin CVS sonuçları üzerindeki etkisi değerlendirildi. Gebelikte ve postpartum dönemde alınan CVS sonuçlarında displazi izlenmedi. Postpartum CVS sonuçlarında C/S ve vajinal doğum arasında fark görülmedi (p>0.05). Postpartum hiçbir hastada düşük ya da yüksek dereceli servikal displazi tespit edilmedi.
Gebelikte ve postpartum dönemde alınan servikal yayma sonuçlarını değerlendirdiğimiz bu çalışmada gebelik sürecinde alınan CVS sonuçlarının güvenilir olduğunu ve postpartum süreçteki CVS sonuçları ile benzerlik gösterdiğini saptadık. Gebelik sürecinde alınan CVS testinin rutin taramaya eklenmesinin, serviks kanseri tarama programında yakalanamayan hastaların saptanmasına katkısı olacağını düşünüyoruz.
In this prospectively designed study, we aimed to determine the accuracy of cervicovaginal smear tests obtained during pregnancy by comparison with postpartum test results. between 2014-2016, 179 pregnant women were included. Of 179 pregnant women 82 were delivered vaginally, 97 by C/S. CVS test results obtained during first trimestr of pregnancy and postpartum 8 weeks after delivery were compared.
No statistically significant difference was found between women delivered vaginally and those delivered by cesarean section with respect to age, parity and gravida. All cervicovaginal smear results were negative for inraepitelial lesions and malignancy. No significant difference was found between vaginal and C/S delivery group CVS results (p>0.05). In both groups there were no progression to low grade or high intraepitelial displasia.
In this study by comparing CVS results obtained during pregnancy and postpartum we concluded that CVS tests taken during pregnancy is reliable. CVS should be a part of prepartum routine examination. Obstericians should take the opportunity to catch patients who could not reach cervical cancer screening programme.

REVIEW
8.Non-invasive diagnosis of endometriosis, a revolutionary step in reproductive endocrinology
Yavuz Şimşek, Murat Bulanık
doi: 10.5222/MMJ.2017.115  Pages 115 - 122
Endometriozis, endometriyal gland ve stromanın uterin kavite dışında bulunmasıdır. Reprodüktif çağdaki kadınların %10-15 inde görülen hastalığın semptomları arasında; kronik pelvik ağrı, dismenore, disparoni ve infertilite yer almaktadır. Her ne kadar endometriyozisin kesin tanısı cerrahi olarak çıkarılan dokunun histopatolojik incelemesi ile olsa da; invaziv yöntemlere dair hasta korkusu, cerrahi komplikasyon riskleri ya da cerrahi gözlem ile odağın gösterilememesi gibi olası zorluklar nedeniyle non-invaziv testler ile hastalığın tanısını koyma çalışmaları önem kazanmıştır. Günümüzde endometriyozis tanısı için klinik uygulamada rutin olarak kullanılan non-invaziv bir test bulunmamaktadır. Non invaziv tanı test araçlarındaki gelişmeler ve standardizasyon, erken tanı (dolayısı ile erken tedavi) ve hasta konforu açısından önem arz etmektedir. Bu derlemede endometriyozis tanısında kullanılması mümkün olan non invaziv testler özetlenmiş, spesifik serum belirteçleri, görüntüleme yöntemleri ve ötopik endometrial belirteçleri içeren bir dizi aday tanı testi güncel bilgiler ışığında tartışılmıştır.
Endometriosis is defined as presence of endometrial glands and stroma out of the uterine cavity. Symptoms of the disease which affects 10–15% of women of reproductive age are chronic pelvic pain, dysmenorrhoea, dyspareunia and infertility. Although definitive diagnosis of endometriosis is made by histopathological examination of surgically removed tissue, non-invasive tests have become important for diagnosis because of possible difficulties of surgical diagnosis such as patient’s fear of invasive procedures, risks of surgical complication or failure to show the endometriotic lesions by surgical inspection. To date, there is no any non-invasive test for the diagnosis of endometriosis that is routinely used in clinical practice. Developments and standardization in non-invasive diagnostic test instruments are getting important in terms of early diagnosis ( and thus early treatment) and patient comfort. In this review we summarise the non-invasive methods which are currently used and discuss a number of candidate methods including specific serum tests, imaging modalities and eutopic endometrial markers for the non-invasive diagnosis of endometriosis have been discussed along with the relevant literature.

CASE REPORTS
9.Embolization in Haemorrhage-associated Transurethral Resection of Prostate: An Advancement of Endovascular Technique
Firdaus Hayati, Zainal Adwin Zainal Abidin, Fairrul Kadir, Nik Azuan Nik Ismail, Guan Hee Tan
doi: 10.5222/MMJ.2017.123  Pages 123 - 127
Benign prostatic hyperplasia (BPH) is common in the elderly. The surgery of choice in those who failed medical treatment is transurethral resection of prostate (TURP). Haematuria post TURP can be distressing and difficult to manage. The physiological changes in the elderly have led to inability to withhold hypovolaemic states especially in inoperable candidate. Using endovascular modalities, this complication can be managed efficiently without endangering patients’ well-being. Herein, we present a case of a successful prostatic artery embolization in a patient with poor surgical fitness, which was complicated with bleeding post TURP.

10.True Mycotic Popliteal Artery Aneurysm In A Patient With Fungal Endocarditis: A Case Report
Tolga Demir, Oğuz Kayıran
doi: 10.5222/MMJ.2017.1007  Pages 128 - 132
32 yaşındaki erkek yürürken sol alt ekstremite ve sol diz seviyesinin altında ters bir pulsatil kitle ağrı ile başvurdu. Manyetik rezonans anjiyografi incelemede popliteal arterin anevrizmal dilatasyonu bildirildi. Kesenin cerrahi rezeksiyonu ve revaskülarizasyonun ardından, histopatolojik inceleme ve mikrobiyolojik değerlendirmesinde mantar hifleri tespit edildi. Potansiyel etyolojisi göz önüne alındığında, asemptomatik hastada detaylı bir kalp değerlendirmesi gerçekleştirildi. Ekokardiyografik değerlendirmede ön mitral kapak üzerinde belirgin vejetasyon ve ileri mitral yetmezlik saptandı. Uygun antifungal tedavi ve başarılı cerrahi tedavi ile tam iyileşme sağlandı.
A 32-year-old male presented with pain in the left lower extremity while walking and a pulsatile mass on the backside below the left knee level. Aneurysmal dilatation was reported in the popliteal artery in the magnetic resonance angiographic examination. Following the surgical resection of the sac and revascularization, fungal fibers were detected in the histopathological examination and microbiological evaluation of the specimen. Considering the potential etiology, a detailed cardiac assessment was carried out in asymptomatic patient. It was found significant vegetation and severe mitral insufficiency on the mitral valve anterior leaflet in the echocardiographic evaluation. Appropriate antifungal treatment and successful surgical management were handled with a complete recovery.

11.Extranodal natural killer/T-cell lymphoma nasal type accompanied by atrophic rhinitis
Serhat Yaslıkaya, İlhan Topaloğlu, Gülçin Harman Kamalı
doi: 10.5222/MMJ.2017.133  Pages 133 - 136
Non-Hodgkin lenfomalar arasında ekstranodal doğal katil/T-hücreli lenfoma nazal tip çok nadir görülür. Ekstranodal doğal katil/T-hücreli lenfoma nazal tip çoğunlukla nazal kavite, paranazal sinüsler, nazofarenks ve yüzün orta hat yapılarında ortaya çıkar. Yüzün orta hat yapıları tutulduğunda hastalar genellikle burun tıkanıklığı, burun kanaması, kötü kokulu burun akıntısı, baş ağrısı ve yüzde şişlik şikayetleriyle başvururlar. Maligniteler nazal solunum epitelinin fonksiyonlarında bozukluk meydana getirerek, Klebsiyella Ozaenae gibi patojen mikroorganizmaların çoğalmasına yatkınlık oluşturabilirler. Atrofik rinit veya Ozena mukozal atrofi ve altta yatan kemik dokuda destrüksiyonla giden bir hastalıktır. Nazal kültürlerde Klebsiyella Ozaenae yaygın olarak üretilir. Ozena ve ekstranodal doğal katil/T-hücreli lenfoma nazal tip hastalarda benzer şikayetler oluşturabilirler. Bu nedenle malignite varlığının kesin ekarte edilmesi gerekir. Bu sebeple nazal biyopsi sonucu malignite açısından negatif olan vakalarda biyopsi tekrarı önemlidir. Bu çalışmada Klebsiyella Ozaenae enfeksiyonu tarafından gizlenen ve ekstranodal doğal katil/T-hücreli lenfoma nazal tip tanısı alan vaka sunulmuştur.
Extranodal natural killer/T-cell lymphoma nasal type is extremely rare among Non-Hodgkin lymphomas. By a majority, extranodal natural killer T cell lymphoma nasal type arises in nasal cavity, paranasal sinuses, nasopharynx and midline structures of the face. When midline structures of the face are involved, patients generally admit with complaints such as nasal congestion, epistaxis, foul-smelling nasal discharge, headache, and swelling in face. Malignancies can cause impairment on functions of nasal respiratory epithelium and a predisposition for reproduction of pathogenic microorganisms such as Klebsiella Ozaenae. Atrophic rhinitis or Ozena is a disease characterized by mucosal atrophy and destruction in underlying bone tissue. In nasal cultures, Klebsiella Ozaenae is commonly reproduced. Extranodal natural killer T cell lymphoma nasal type and Ozena can be caused similar complaints in patients. For this reason the presence of malignancy should be excluded. Therefore in cases which nasal biopsy results are negative in terms of malignancy, repetition of biopsy is important. In this article, we present a rare case which diagnosed with extranodal natural killer T cell lymphoma nasal type that hidden by Klebsiella Ozaenae infection.

12.Female Idiopathic Spontaneous Unwelcome Orgasm; A Rare Case Report and Review Of The Literature
Hüseyin Buğra Karakaş, Ömer Şenormancı, Tarık Duksal, Melek Cengiz Mete, Adem Tok
doi: 10.5222/MMJ.2017.137  Pages 137 - 140
Cinsel uyarı olmaksızın idiopatik spontan orgazm gerçekleşmesi nadir bir durumdur. Bu durumun, antidepresan veya antipsikotik tedavisi sırasında bir çok farklı ilaçla ortaya çıkabileceği ifade edilmiştir. Panik bozukluğu ve seksüel disfonksiyon arasındaki ilişki ile ilgili tartışmalı bulgular mevcuttur. Bazı çalışmalar panik bozukluğu hastalarının diğer anksiyete bozuklukları olan hastalara kıyasla daha fazla orgazm sorunları yaşadığını bildirmiştir. Bu olgu sunumunda, 34 yaşında kadın hasta idiopatik spontan orgazmlar ve istenmeyen genital uyarılar ile başvurdu. Hasta günde 10-15 kez olan ve bir dakikada yaklaşık 30 saniye süren spontan orgazmla sonuçlanan cinsel uyarılma yaşadığını belirtti. Çarpıntı, nefes darlığı, boğulma hissi, uyuşukluk ve ölümden korkma gibi birkaç semptom tarifledi. Medikal öyküsünde mani veya hipomani yoktu. Detaylı incelemede, fizik muayene, rutinler hormonal inceleme, elektroensefalografi (EEG), bilgisayarlı beyin tomografisi yapıldı. Tüm sonuçlar normal sınırlardaydı. Hastaya panik bozukluk tanısı konuldu. Bu hastalık spontan orgazmların başlamasından sonra ortaya çıkmıştı. Paroksetin ile tedavi uygulandı ve dozu kademeli yükseltilerek bir ay sonra 30 mg/gün’e çıkıldı. Ek tedavi olarak alprazolam 0,5 mg günde iki kez tedavisi başlandı. Kontrolde semptomlar ve önceki tedavi değerlendirildikten sonra alprazolam tedavisi kesildi ve paroksetin 30mg/gün dozunda devam edildi. Paroksetin ve alprazolam tedavisiyle spontan orgazm atakları ortadan kayboldu. Seksüel semptomlar ve spontan orgazm durumları iki ayda yavaş yavaş giderildi. Bu olgu sunumu spontan orgazmların varoluş ve karakteristikleri hakkında cinsel tıp alanında uzmanlaşmış kişiler tarafından daha fazla bilgi edinilmesine gerek duyulduğunun üzerinde durmuştur.
Idiopathic spontaneous orgasm without sexual arousal is a rare condition that has been described during antidepressive or antipsychotic treatment using several different drugs. The relationship between panic disorder and sexual dysfunction is controversial. Some studies have reported that patients with panic disorder have more orgasm problems compared to those with other anxiety disorders. In this case, a 34-year-old woman was admitted with idiopathic spontaneous orgasm and unwanted genital sensations. The patient expressed that she experienced sexual arousal culminating in spontaneous orgasm approximately 10–15 times/day and each episode lasted 30 s to 1 min. She reported several symptoms, such as palpitations, shortness of breath, smothering, numbness, and fear of dying. The patient did not have a medical history of mania or hypomania. An in-depth interview, physical examination, routine hormonal evaluation, electroencephalography, and brain computed tomography scan were performed. All results were within the normal range. She was diagnosed with panic disorder. The disease began after the spontaneous orgasms started. She was treated with paroxetine, and the dosage was increased gradually to 30 mg/day after 30 days. Additional treatment with 0.5 mg alprazolam twice daily for 30 days led to improvement. After considering her symptoms and prior treatment, we stopped the alprazolam and continued 30 mg/day paroxetine. The spontaneous orgasms and sexual symptoms resolved gradually after 2 months. This case report emphasizes the need to provide more information on characteristics of spontaneous orgasm by generalists who practice outside the field of sexual medicine.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved