Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 34 Issue : 2 Year : 2019



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index












Membership




Applications



 
  Quick Search



Medeniyet Med J: 20 (1)
Volume: 20  Issue: 1 - 2005
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Transient neurologic symptoms after spinal anesthesia: The evaluation of incidence and etiologic factors
Gürkan Türker, Alp Gurbet, Sema Özçelik, Nesimi Uçkunkaya
Pages 1 - 6
Son yıllardaki çalışmalar geçici nörolojik semptomların (GNS) sıklıkla lidokain spinal anestezisinden sonra oluştuğunu göstermiştir. Ancak, GNS oluşumunu etkileyen faktörlere ilişkin bilgiler halen sınırlıdır. Bu prospektif çalışmadaki amacımız, GNS ile ilişkili potansiyel risk faktörlerini değerlendirmekti.
18 aylık sürede 648 hasta üzerinde çalışıldı ve bu olguların % 40’ına lidokain ve % 60’ına bupivakain ile spinal anestezi uygulandı. Çalışmaya alınan 60 yaş üzerindeki olgular için 22 G Quincke, daha genç olgularda ise 25 G Quincke veya Sprotte spinal iğne ile girişim gerçekleştirildi. Kısa süreli operasyonlar için izobarik % 2 lidokain 20-80 mg arası, uzun süreli operasyonlar için hiperbarik % 0.5 bupivakain 5-15 mg arasındaki dozlar tercih edildi. Lidokain ile spinal anestezi uygulanan olguların % 24’ünde, bupivakain uygulanan olguların ise % 0.5’inde GNS gelişti. Aynı zamanda elde edilen veriler, lidokain spinal anestezisi ile ilişkili GNS için obezitenin, litotomi pozisyonunun, günübirlik cerrahinin ve yüksek lidokain dozlarının en önemli risk faktörleri olduğunu gösterdi.
Bulgularımız GNS’nin lidokain spinal anestezisinden sonra sıklıkla meydana geldiğini, ancak bupivakain kullanıldığında ise daha nadiren geliştiğini göstermiştir. Bununla birlikte, obezite, litotomi pozisyonu ve erken mobilizasyon gibi faktörler spinal lidokaine bağlı GNS gelişimini potansiyalize etmektedir.
Recent studies suggest that transient neurologic symptoms (TNS) commonly follow lidocaine spinal anesthesia. However, information about factors that affect their occurrence is still limited. Our aim for this prospective study was to evaluate potential risk factors related with TNS.
During an 18-month period, 648 patients were studied, of whom 40 % received lidocaine and 60 % bupivacaine. Spinal anesthesia was performed with 22 G Quincke spinal needles
for patients older than 60 years old and 25 G Quincke or Sprotte spinal needles for younger patients. For short term operations 20-80 mg 2 % isobaric lidocaine or for long term operations 5-15 mg 0.5 % hyperbaric bupivacaine was preferred respectively. TNS developed in 24 % of patients in lidocaine spinal anesthesia and 0.5 % of patients in bupivacaine spinal anesthesia. Our data also identified obesity, lithotomy position, out-patient status, and higher lidocaine doses as important risk factors in patients received lidocaine.
Our results implied that transient neurologic symptoms commonly follow lidocaine spinal anesthesia but are relatively uncommon with bupivacaine. Obesity, lithotomy position and
early mobilization may also augment TNS induced by spinal lidocaine.

2.Pars plana vitrectomy for tractional diabetic macular detachment
Zerrin Bayraktar, Ziya Kapran, Aslı Utine, Tuğrul Altan, Nur Acar, Hülya Güngel
Pages 7 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetik traksiyonel makula dekolmanı nedeni ile pars plana vitrektomi uygulanan gözlerdeki anatomik ve fonksiyonel başarı oranlarını incelemek ve başarıyı etkileyen faktörleri araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Materyal ve metod: 2001 ve 2002 yıllarında diyabetik traksiyonel makula dekolmanı nedeni ile vitrektomi uyguladığımız 15 hastanın 15 gözü çalışmaya alındı. Hastaların yaş ortalaması 53.3±13.6 yıldı. Vitrektomi tekni¤i olarak, 13 göze (% 86.7) delaminasyon, 2 göze (% 13.3) delaminasyon ve segmentasyon uygulandı. Anatomik ve fonksiyonel başarı oranları hesaplandı ve fonksiyonel başarıya etki eden faktörler korelasyon analizi ile incelendi.
BULGULAR: Ortalama 6.6±4.4 ay takip sonunda; 12 gözde (% 80) anatomik başarı, 9 gözde (% 60) fonksiyonel başarı elde edildi. 15 gözün 9’unda görme keskinli¤i artarken 1’inde aynı kaldı, 5’inde azaldı. Ameliyat öncesi görme keskinliği ne kadar iyi (k=0.78, p= 0.001), diabet süresi ne kadar kısa (k=-0.67, p=0.007) ise fonksiyonel başarı o oranda yüksek olarak gerçekleşti.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik hastalarda gelişen traksiyonel maküla dekolmanı tedavisinde, pars plana vitrektomi sonrası anatomik başarı yüksek olmakla birlikte her zaman yeterli görme artışı elde edilememektedir. Serimizde özellikle ameliyat öncesi görme keskinliği ışık hissi seviyesindeki gözlerde, vitreoretinal cerrahi girişimleriyle anlamlı görme artışı sağlanamamıştır.
INTRODUCTION: To investigate visual and anatomical results in patients undergone pars plana vitrectomy for diabetic tractional macular detachment and factors on final success rate.
METHODS: 15 eyes of 15 patients who undergone pars plana vitrectomy for diabetic tractional macular detachment in 2001 and 2002 were enrolled into the study. Mean age was
53.3±13.6 years. Delamination was performed to 13 eyes (86.7 %) and segmentation and delamination in 2 eyes (13.3 %). Anatomical and functional success rates were calculated and factors influencing the functional success rate were investigated with correlation analysis.
RESULTS: Anatomical success was achieved in 12 eyes (80 %) and functional success in 9 eyes (60 %) after mean follow-up of 6.6 ± 4.4 months. Visual acuity improved in 9, remained the same in 1 and worsened in 5 eyes. Functional success was correlated positively with preoperative visual acuity (k=0.78, p=0.001) and negatively with diabetes duration (k=-0.67, p=0.007).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although anatomical success rate is reported to be high after pars plana vitrectomy for tractional diabetic macular edema, satisfactory visual results are often not achieved. In our series, significant gain in visual acuity was not able to be achieved by vitreoretinal surgical procedures especially in eyes with only light perception visual acuity before
surgery.

3.Investigation of the efficiency and safety of intravaginal application for labor induction at term pregnancy
Yıldız Ayhan Tunçay, Cengiz Omurcan, Kumral Kepkep, Neşe Yücel
Pages 11 - 14
Bu prospektif çalışmada termdeki gebelerde servikal olgunlaşma ve doğumu indüklemek için intravaginal misoprostol uygulamasının etki ve güvenirliliğini araştırmayı amaçladık.
Serviksi olgun olmayan (Bishop’s skor ²5) 30 gebeye doğumu indüklemek için 50 μg prostoglandin E1 (misoprostol) intravaginal olarak her 3 saatte bir maksimum 6 dozda, aktif doğum başlamasına veya membranların açılmasına kadar tekrarlanarak uygulandı. İndüksiyondan doğuma kadar geçen süre, doğum şekli, komplikasyonları ve yenidoğandaki sonuçları değerlendirildi.
Misoprostol ile indüklenen hastalarda vajinal doğuma kadar geçen süre ortalama 13.2±2.5 saat olup, 5 hastaya (% 20.8) oksitosin ile indüksiyon takviyesi gerekti. Sezaryenle doğum oranı % 20 iken bir olguda kordon prolapsusu nedeniyle perinatal bebek ölümü meydana geldi. Taşisistol 9 olguda (% 30), koyu mekonyum gelmesi % 16.6 olguda görüldü ve bir olgu da yenidoğanın yoğun bakım ünitesine sevk edildi.
İntravaginal misoprostol servikal olgunlaşma ve doğum indüklemesinde etkili, güvenli ve pahalı olmayan bir ajan olarak görülmektedir. Fakat, uterin taşisistol ve fetal distres gibi
komplikasyonları daha aza indirecek bir doz rejiminin ve uygulama yolunun belirlenmesi için daha fazla çalışmalara gerek vardır.
Our aim was to investigate the efficiency and safety of intravaginal misoprostol application for cervical ripening and labor induction at term pregnancy.
Misoprostol (prostaglandin E1) was applicated at 50 μg doses intravaginally in every 3 h for cervical ripening and labor induction in 30 pregnant women with unfavorable cervix
(Bishop’s score ²5). Dose was repeated for a maximum 6 times until begining active labor contractions or occuring rupture of membrans. The time from induction to delivery, mode of delivery, side effects of drug, maternal and neonatal outcomes were recorded.
The elapsed time after induction to delivery were 13.2±2.5 hours and five patients (20.8 %) required oxytocin augmentation. Cesarean delivery rate was 20 %, in one case perinatal death occurred due to cord prolapsus. Percentage of occurence tachysystole and thick meconium passage were 30 % and 16.6 %, respectively. One baby was needed to refer to the neonatal intensive care unit.
It is concluded that intravaginal administration of misoprostol is effective, safe and cheap agent for cervical ripening and labor induction in case of unfavorable cervix. But further
study is needed to determine an optimal dosing regimen and application route for preventing complications such as uterine tachysystole and fetal distress.

4.Prevalance of metabolic syndrome in patients with coronary artery disease
Mehmet Uzunlulu, Aytekin Oğuz, Süleyman Şeker
Pages 15 - 17
Metabolik sendrom (MS) koroner arter hastalığı (KAH) için majör risk faktörüdür. Ülkemizde MS prevalansı yüksektir. Bu çalışmada koroner arter hastalarında MS sıklığını araştırmak amacıyla anjiyografik olarak KAH saptanmış olgularda MS parametreleri değerlendirildi.
Çalışmaya koroner anjiyografi yapılmış ve koroner arterlerden en az birinde ³ % 50 lezyon saptanan 64 olgu ile koroner anjiyografisi normal olan 48 olgu ardışık olarak alındı. Lipid düşürücü tedavi alan olgular çalışma dışı tutuldu. Olguların kan basıncı, bel çevresi, açlık plazma glukozu, trigliserit ve HDL kolesterol düzeyleri ölçüldü. MS tanısı için Amerikan Ulusal Kolesterol Eğitim Programı Erişkin III Tedavi Panelinde belirtilen MS kriterlerinden en az üçünün bulunması yeterli kabul edildi.
MS sıklığı KAH olan grupta % 48.4 (31 olgu), KAH olmayan grupta % 27.1 (13 olgu) bulundu (p<0.05). KAH olan grupta sigara içme oranı, bel çevresi, açlık plazma glikozu ve trigliserit düzeyleri KAH olmayan gruba göre daha yüksek, HDL kolesterol düzeyi daha düşüktü. Kan basıncı bakımından iki grup arasında anlamlı bir fark yoktu.
Anjiyografik olarak KAH saptanmış olguların yaklaşık yarısında en az üç MS kriterinin bulunduğu gözlendi. Lipid düşürücü tedavi alan hastaların çalışma dışı tutulduğu göz önüne alındığında MS sıklığının çok daha fazla olduğu öngörülebilir.
Metabolic syndrome (MS) is the major risk factor for coronary artery disease (CAD). Prevalance of MS is high in our country. In this study in order to detect prevalance of MS in patients with CAD, MS parameters were examined in patients with angiographically detected CAD.
Sixty four cases who had coronary angiography and a lesion of ³ 50 % in at least one of the coronary arteries and 48 patients with normal coronary angiography were recruited respectively into the study. Patients who were taking lipid lowering therapy were exluded. Blood pressure, waist circumference, fasting plasma glucose, triglyceride and high density
lipoprotein cholesterol levels of the patients were measured. Presence of at least 3 of the MS criteria in National Cholesterol Education Program Adult Treatment Panel III was accepted as sufficient for the diagnosis of MS.
MS prevalance was found to be 48.4 % in the group with CAD (31 cases), 27.1 % in the group without CAD (13 cases) (p<0.05). In the group with CAD, rate of smoking, waist circumference, levels of fasting plasma glucose and triglyceride were higher and the levels of high density lipoprotein cholesterol were lower according to the group without CAD. Regarding blood pressure there wasn’t a statistically significant difference
between the two groups.
Presence of at least 3 of the criteria of MS was detected in half of the cases with angiographically detected CAD. If it is considered that patients who were taking lipid lowering therapy were excluded it can be anticipated that prevalance of MS is higher.

5.Results of anterior surgery of the thoracolumbar burst fractures
Ömer Karatoprak, Mehmet Emin Şahin, Sever Çağlar, Nadir Şener
Pages 18 - 20
Kliniğimizde anterior dekompresyon, strut greftleme, enstrümantasyon yapılan 36 torakolomber burst kırıklı hasta bu çalışmaya dahil edildi. Olguların nörolojik durumlarını değerlendirmede Modifiye Frankel dereceleme sistemi kullanıldı.
Hastaların 20’si erkek, 16’sı kadın ve ortalama yaş 30.6 idi. Strut greft olarak 18 olguda trikortikal iliak otogref, 5 olguda fibular allogreft ve 13 olguda ise Harms cage kullanıldı. İzlem süresi en az 48 ay olarak bulundu. Sagittal indeks preoperatif 32° iken postoperatif ortalama 15.1° olarak bulundu. Vertebra korpus anterior yükseklik kaybı preoperatif ortalama % 48 olarak saptandı. Kanal işgali ise preoperatif ortalama % 51.1 postoperatif % 4 olarak bulundu. Hastalar Modifiye Frankel Skalasına göre değerlendirildiğinde; 36 hastanın 34’ü (% 94.4) en az bir seviye düzelme gösterdi. Hiçbir hastada nörolojik kötüleşme ve major torakoabdominal komplikasyon görülmedi.
The selection of surgical approach for thoracolumbar trauma patients depends on the type of the fracture, neurological status and the experience of the surgeon involved. In our study on indications of anterior decompression and stabilization, we evaluated data from treating 36 patients. Patients demographics were as follows: 20 males, 16 females. The mean of their age is 30.6. Neurological status was assessed by Frankel classification. All patients had anterior decompression through vertebrectomy and strut grafting. We used tricortical iliac autograft in 18 (50 %) patients, fibular allograft in 5 (13 %) patients, titanium mesh in 13 (36 %) patients. All patients had postoperative CT scanning to evaluate the canal decompression. Final canal involvement was 4 %. The sagittal contour
was restored. All but one patients improved at least one Frankel grade. They were mobilised after suture removal with a custom made TLSO orthose. No neurological deterioration, major thoracoabdominal complication or implant failure was seen. Upon this review, we concluded that, when appropriate indications are considered, anterior decompression, strut grafting and instrumentation is a safe and effective method in the treatment of unstable thoracolumbar burst fractures.

6.Correlation between the body mass index and eating attitude test scores
Ahmet M. Şengül, Şenol Hekimoğlu
Pages 21 - 23
Bu çalışmanın amacı, farklı yaş ve vücut kitle indeksine sahip bir grupta Yeme Tutumu Testi'nin puan dağılımının araştırılmasıdır. Tanımlayıcı tipte planlanan araştırmanın kapsamına Şişli Etfal Eğitim Araştırma Hastanesi Obezite Polikliniğine başvuran hastalar ile hastanemizde çalışan toplam 200 kişi alınmıştır. Kişilerin vücut kitle indeksi ortalaması ve standart sapması 26.72±6.64, Yeme Tutumu Testi ortalaması ve standart sapması ise 23.41±10.24'dir. Özellikle kadınlarda ve genel olarak obezlerde vücut kitle indeksi ve yeme tutumu testi arasında pozitif korelasyon saptanmıştır (r=0.39, p=0.000). Sonuç olarak, Yeme Tutumu Testi puanı ile vücut kitle indeksi artışı arasındaki pozitif korelasyon bu testin kullanım alanının sorgulanması gerektiğini ve obezite tedavisinde yeme bozukluğunun irdelenmesi ve uygun tedavisinin gerekli olduğunu düşündürmektedir.
The aim of this study is to investigate the score distribution of Eating Attitude Test in individuals vvho have different age and body mass indices. 200 individuals who were treated in the Obesity Policlinic and also the persons working in Şişli Etfal Education and Research Hospital, were the study group of this descriptive study. The mean and the standard deviation for the body mass index was 26.72±6.64, and 23.41±10.24 for the Eating Attitude Test. A positive correlation betvveen the body mass index and Eating Attitude Test was found in females (r=0.39, p=0.000). As a conclusion it can be said that the application area of Eating Attitude Test should be questioned because of its positive correlation with body mass index.

7.Correlation of Ki67 immunoreactivity with histological prognostic factors in gastric adenocarcinoma
Ferda Aksel, Ebru Zemheri, Şeyma Özkanlı, Deniz Gür, Ayşe Beyazıt
Pages 24 - 27
Amaç: Mide adenokarsinomlarının çeşitli prognostik faktörleri ile hücresel prolifersyonu gösteren Ki-67 arasındaki ilişkiyi saptamak.
Materyal ve metod: Adenokarsinomları tümör tipi açısından Lauren sınışamasına göre intestinal, diffüz, mikst, lenf nodu tutulumu açısından tutulumun olması (L1) veya olmaması (L0), tümör derinli¤i açaısından TNM’ye göre pT1, pT2, pT3, nöral invazyon ve vasküler tutulum mevcudiyeti, nekroz varlığı ve inflamatuvar yanıtın varlığı yönünden sınıflandırılarak bu kriterlerin varlığı ve immünhistokimyasal olarak Ki-67 pozitivitesi karşılaştırıldı. Ki-67 pozitivitesi de boyanma olmayanlar K0, K1 <% 30 boyanma olanlar, K2 % 30-60 boyanma olanlar ve K3>% 60 olarak sınıflandırıldı.
Sonuçlar: Olguların % 13.3’ü K0, % 33.3’ü K1, % 33.3’ü K2 ve % 20’si K3 olarak tespit edildi. Öngörüsel faktörlerle karşılaştırıldığında sadece inflamatuvar yanıt mevcudiyeti ile istatisitksel olarak (p<0.05) anlamlı ilişki saptandı.
Aim: To investigate the correlation of Ki67 immunoreactivity with histological prognostic parameters in gastric adenocarcinomas.
Methods: 45 stomach adenocarcinoma cases are re-evaluated and classified as intestinal, diffuse and mixed types according to Lauren classification. Presence and absence of lymph node metastasis is detected and grouped as L1 and L2 respectively. Depth of tumor invasion is determined according to TNM classification as pT1, pT2 and pT3. Perineural and vascular invasion, presence of necrosis and inflammatory stromal reaction
are also evaluated. These prognostic parameters are compared with Ki67 proliferative index of the tumor. Tumors without Ki67 positivity (K0), tumors with less than 30% of immunoreactivity (K1), tumors expressing 30-60 % of immunoreactivity (K2) and tumors with a Ki67 index over 60 % (K3) are determined.
Results: 13.3 % of tumors were K0, 33.3 % were K1 and 20 % were K3. Ki67 index of these adenocarcinomas was not found to be correlated with other prognostic factors of stomach cancer. Only stromal inflammatory reaction statistically correlated with Ki67 immunoreactivity.

8.Mortality in chest diseases department in the last 3 years
Canan Eren Dağlı, A. Çetin Tanrıkulu, Gökhan Kırbaş
Pages 28 - 31
Kliniğimizde yatan hastalar arasında mortalite sıklığını ve nedenlerini araştırmak amacıyla Ocak 2001-Ocak 2004 tarihleri arasında ölen hastalar retrospektif olarak incelendi. Demografik bilgiler ve ölüm nedenleri hasta dosyaları ve vefat kağıtlarından retrospektif olarak tarandı. Ölüm nedeninin doğru yazılıp yazılmadığı ve Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından önerilen temel, ara ve son ölüm nedeni şeklindeki sınıflamaya uyulup uyulmadığı da kontrol edildi.
Kliniğimizde son 3 yıl içinde toplam 2629 hasta yatırıldığı, bunların 150’sinin (% 5.7) ölümle sonuçlandığı saptandı. Olguların 104’ü (% 69) erkek, 46’sı kadın (% 31), ortalama yaş 60.4±15.3 (15-86) idi. Mortalite oranı en yüksek 2002 yılında (% 7.6) saptandı (2001’de % 3.9, 2002’de % 7.6 ve 2003’de % 5.7). Ölüm nedeni 99 (% 66) hastada doğru yazılmıştı. Ancak hiçbirinde temel, ara ve son ölüm nedeni şeklinde bir sınıflamaya rastlanmadı. Hastaların ölüm nedenleri temel ve son ölüm nedeni olarak sınıflandırıldığında, temel ölüm nedeni olarak sırasıyla kronik kor pulmonale (% 31), akciğer kanseri (% 19) ve kronik obstrüktüf akciğer hastalığı (% 14) en sık görülürken; son ölüm nedeni olarak ise sırasıyla kronik kor pulmonale (% 23), akciğer kanseri (% 16) ve solunum yetersizliği (% 11) saptandı. Kardiyopulmoner arrest olarak son ölüm nedeni belirtilen hastaların tamamında temel ölüm nedeni farklıydı.
Sonuç olarak, mortalite oranı ve nedenlerinin bilinmesinin ve ölüm nedeni belirtilirken DSÖ tarafından önerilen temel, ara ve son ölüm nedeni şeklindeki yaklaşımın epidemiolojik çalışmalar ve mortalite verileri açısından gerekli ve faydalı olduğunu düşünmekteyiz.
We retrospectively evaluated the death cases of our clinics between January 2001 and January 2004 to determine the rate and causes of mortality. Demographic characteristics and causes of death were obtained from the patients’s files and death report paper retrospectively. The documentation of the accuracy of death cause and the order of basic,intermediate and final causes of death as proposed by WHO were also checked.
In the last 3 years,150 (% 5.7) of total 2629 patients died in our clinics.Of cases, 104 (% 69) were men and 46 (% 31) were women, the mean age was 60.4±15.3 (15-86 years).
The mortality rate was highest in 2002 (% 7.6), (% 3.9 in 2001, % 7.6 in 2002 and % 5.7 in 2003). The cause of death was accurately documented in 99 (% 66) cases but classification of basic,intermediate and final causes of death were not documented.As classified according to basic and final causes of death,the basic causes of death were chronic cor pulmonale (% 31), lung cancer (% 19) and COPD (% 14); the final causes of death were chronic cor pulmonale (% 23), lung cancer (% 16) and respiratory failure (% 11). All the patients who had final death cause report as cardiopulmonary arrest
had different basic death cause.
As a conclusion, we think that the knowledge of rates and causes of mortality and the documentation of basic,intermediate and final causes of death proposed by WHO are necessary and useful for the epidemiological studies and mortality data.

9.Comparison of the effectiveness of timolol maleat 0.5 % versus the combination of timolol maleat 0.5 % and dorzolamide in decreasing the intraocular pressure after Nd: Yag Laser capsulotomy
Yusuf Avni Yılmaz, Aylin Ardagil, Sevil Arı Yaylalı, Esma Duru, Makbule Köseoğlu, H. Hasan Erbil
Pages 32 - 34
NdYAG lazer kapsulotomi katarakt cerrahisi sonrasında gelişen arka kapsül opasitesinin tedavisinde etkin bir yöntemdir, fakat uygulama sonrasında gelişen en sık komplikasyonlarından biri göziçi basınç artışıdır. Bu çalışmada posterior kapsülotomi
sonrasında yükselen göz içi basıncını (GİB) önlemede topikal timolol maleat % 0.5, timolol maleat % 0.5+dorzolamid kombinasyonu ve plasebonun etkinli¤ini karşılaştırılmayı
amaçladık
Katarakt cerrahisi sonrasında posterior kapsül opasitesi gelişen 75 hastaya Nd: YAG lazer posterior kapsülotomi uygulandı. Kapsülotomiden bir saat önce VO, TO ölçüldü, biyomikroskobik muyene yapıldı. Hastalar üç gruba ayrıldı. I gruba timolol maleat % 0.5, II. gruba timolol maleat % 0.5+dorzolamid kombinasyonu, III. gruba plasebo uygulandı. Uygulamadan sonraki 1. ve 3. saat, 1. ve 7. gün VO, TO, tindal, flare değerlendirildi.
Yag lazer kapsülotomi sonrası bir haftalık takip süresince birinci ve ikinci grupta GİB’ında anlamlı bir yükselme olmadı, plasebo grubunda GİB diğer iki gruba göre daha yüksek seviyelerde seyretti. Bu grupta üç hastada birinci saatte GİB’ında yükselme tespit edilmesine rağmen birinci gün kontrollerinde GİB <22 mmHg ölçüldü. Gruplar arasında şut sayısı, şut başına enerji, toplam enerji ile GİB değişiklikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi.
Kapsülotomi sonrası yükselen G‹B’nı önlemede bir saat önce uygulanan birer damla timolol maleat % 0.5 ve timolol maleat % 0.5+dorzolamid kombinasyonunun plaseboya göre istatistiksel olarak daha etkili oldukları tespit edildi.
NdYAG laser capsulotomy is an efficient way of treating the posterior capsule opacity developing as a complication of cataract surgery, but increase in intraocular pressure is its frequent complication. In this study we aimed to compare the effectiveness of timolol maleat 0.5 %, the combinatiom of timolol maleat 0.5 % and dorzolamide versus placebo in decreasing intraocular pressure after Nd: Yag laser posterior capsulotomy.
Seventy five patients who developed posterior capsule opasity after cataract surgery underwent Nd: Yag capsulotomy. An hour before the capsulotomy the visual acuity, intraocular pressure were noted and a biomicroscopic examination was performed to each patient. The patients were allocated to three treatment groups. The first group was treated with timolol maleat 0.5 %, the second with the combination of timolol maleat 0.5 % and dorzolamide and the third with placebo. The visual acuity,intraocular pressure and anterior chamber inflammation were evaluated on the first and third hours and also on the first and seventh day postoperatively. After the procedure all patients received a drop of Dexametazone five times daily. During the follow up period no significant IOP elevation occured in the first and second groups, while a significant IOP elevation was noted in the Placebo group. There were three cases of IOP elevation during the first hour postoperatively (all of which belonged to the placebo group) though on the first postoperative day examination of these patients the IOP measurements were below 22 mmHg. There was no relation between the change in IOP and the number of laser
pulses,energy per pulse or total energy.
The results indicate that timolol maleat 0.5 % or the combination of timolol maleat 0.5 % and dorzolamide instilled an hour before Nd: Yag laser capsulotomy were significantly more effective in decreasing the IOP compared to the placebo. There was no difference between timolol maleat 0.5 % and the combination of timolol maleat 0.5 % and dorzolamide in decreasing the IOP related to Nd: Yag laser capsulotomy.

10.Misoprostol for induction of preeclamptic women with previous section and intrauterine fetal death
Bülent Tandoğan, Habibe Ayvacı, Sibel Sürmen Usta
Pages 35 - 37
GİRİŞ ve AMAÇ: Misoprostol’un geçirilmiş sezaryanlı preklamptik gebelerin ölü fetuslarının doğum indüksiyonundaki etkinliğini değerlendirmek
YÖNTEM ve GEREÇLER: Geçirilmiş sezaryanlı preeklamptik, intrauterin ölü fetusu olan 6 gebe kadın retrospektif olarak araştırıldı. Kullanılan ilaç dozu, uygulama zamanından doğuma kadar geçen süre ve komplikasyonlar değerlendirildi.
BULGULAR: Gebeler 320-2880 dakika arasında doğum yaptılar. 50-400 μgr arasında misoprostol intravaginal ve oral uygulandı. Uterus rüptürü ve başka komplikasyonla karşılaşılmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Misoprostol, geçirilmiş sezaryanlı preeklamptik gebelerin ölü fetuslarının doğurtulmasında etkili ve güvenilir bir indüksiyon metodudur.
INTRODUCTION: To evaluate the efficacy of misoprostol for induction of labor in preeclamptic women with previous section and intrauterine fetal death
METHODS: 6 preeclamptic women with previous section and intrauterine fetal death were researched retrospectivly. Misoprostol doses, time from first dose to expulsion and complications were evaluated.
RESULTS: All women had been delivered between 320-2880 minutes. Patients received 50-400 μgr misoprostol orally and intravaginally. No uterin rupture and other complications occured
among 6 women.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intravaginal and oral Misoprostol is an efficacious and safe method of induction of labor in preeclamptic women with previous sectio and intrauterine fetal death.

11.Iatrogenic vascular injuries
Muzaffer Bahcivan, Mustafa Kemal Demirağ, Hasan Tahsin Keçeligil, Atilla Saraç, Hakan Karamustafa, Semih Murat Yücel, Ferşat Kolbakır
Pages 38 - 41
İatrojenik nedenlerle meydana gelen damarsal (vasküler) yaralanmalar ve bunlara yönelik uygulanan cerrahi girişimler retrospektif olarak değerlendirildi.
1984-2004 yılları arasında, 52 olgu iatrojenik damar yaralanmaları sebebiyle ameliyat edildi. Otuzüçü erkek ve ondokuzu kadın olan hastaların yaş ortalaması 52 idi. Damarsal yaralanma, 45 hastada kardiyak kateterizasyon girişimi, 4 hastada çevrel (periferik) anjiografi girişimi, 3 hastada ise arteryel kanülasyon girişimi sonrası meydana geldi. 29 hastada tromboz, 18 hastada rüptür ve kan toplağı (hematom), 2 olguda yalancı (pseudo) anevrizma, 2 olguda stent girişimi sonrası sol ön inen (LAD) arter rüptürü, 1 olguda ise yine stent girişimi sonrası sirkumfleks (CX) arterde diseksiyon tespit edildi. 28 hastaya embolektomi, 14 olguya kan toplağı boşaltılması ve damarın birincil onarımı, 2 hastada yalancı-anevrizmanın eksizyonu, 2 olguda LAD arter ve 1 olguda CX arter onarımı, 3 olguya soldan sağa femoro-femoral yangeçit (baypas), 2 olguda da iliofemoral yangeçit operasyonu uygulandı.
Kalp kateterizasyonu girişimi, damarsal yaralanmaya neden olan en sık prosedürdü (% 86.53). Yaralanmanın en sık görüldüğü damarsal yapı sağ femoral atardamardı (% 55.76). İki hastada diz üstü ve 1 hastada total kalça dezartikülasyonu olmak üzere 3 hastaya amputasyon uygulandı (% 5.7). Diğer hastalar tamamen iyileşti.
İatrojenik damar yaralanmaları, erken tanı konulduğu taktirde, düşük mortalite ve morbidite oranları ile tedavi edilebilirler.
We are providing here a retrospective evaluation of vascular injuries occuring due to iatrogenic reasons and the surgical operations performed in the treatment.
Surgical operations were performed on 52 cases with iatrogenic vascular injuries between 1984-2004 at our cardiovascular surgery clinic. The patients included 33 males and 19 females, with a mean age of 52. Vascular injury occured at 45 patients during cardiac catheterization and angiography attempts, at 4 patients during peripheric angiography and at 3 patients during femoral arterial canulation attemps. Vascular injury led to thrombosis at 29 cases, ruptur and hematoma at 18 cases, pseudoaneurysm at 2 cases and LAD (Left anterior descending) artery at 2 cases and circumflex (Cx) artery at 1 case. Embolectomy was performed on 28 cases, drenage of hematoma and primary repair of the vessel was performed on 14 cases, excision of pseudoaneurysm on 2 cases, LAD artery and Cx artery repair in 3 cases, femoro-femoral bypass from
left to right at 3 cases, and iliofemoral bypass operation was performed at 2 cases.
Cardiac catheterization and angiography attempt was the precedure leading to the highest rate of injuries (86.53 %). Right femoral arterial was most prone to injuries. Amputation were performed on 3 patients, 2 of these were at the top of the knee and 1 was total hip desarticulation (5.7 %). The rest of the patients fully recovered.
Iatrogenic vascular injuries are important surgical matters requiring early detection and treatment. This is the only way of achieving reduced mortality and morbidity.

12.The role of interleukin-10 in early diagnosis of neonatal sepsis and its relation with the prognosis
Yasin Şahin, Derya Aydın Şahin
Pages 42 - 45
Gaziantep Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği Yenidoğan Servisinde yapılan bu çalışmada, sepsis öntanılı 24 hasta ve 23 sağlıklı toplam 47 yenidoğanın plazma örneklerinde IL-10 konsantrasyonları araştırıldı. Çalışma ve kontrol grubundan bir kez analiz için kan alındı. Sepsisli yenidoğanların plazma IL-10 düzeylerinin (21±38 pg/ml), kontrol grubunu oluşturan sağlıklı infantlara göre (12±14 pg/ml) yüksek olmadığı belirlendi (p>0.05). Ölen hastaların plazma IL-10 konsantrasyonlarının sağ kalanlara göre yüksek olmadığı da belirlendi (p>0.05). Elde ettiğimiz sonuçlar; sitokin ailesinin önemli bir üyesi olan IL-10’un yenidoğan sepsisi erken tanısında ve prognozunda önemli bir role sahip olmadığını göstermektedir.
This study has been carried out on the 24 newborns who were preliminary diagnosed as neonatal sepsis in the NICU (Newborn Intensive Care Unit) as well as 23 healthy newborns at the Medical Faculty Hospital of Gaziantep University to investigate the role of plasma IL-10 concentration in early diagnosis of neonatal sepsis and its relation with the prognosis. In the study and control group plasma samples were taken only for once. Plasma IL-10 concentrations of the newborns with sepsis (21±38 pg/ml) were not significantly higher than the control group (12±14 pg/ml) (p>0.05). Plasma IL-10 concentrations of the patients who died were not significantly higher than the survivors (p>0.05). These data suggest that IL-10, an important member of the cytokine family, hasn’t an important role in the early diagnosis and prognosis of neonatal sepsis.

13.Etiology in choronic back pain
Mehmet Z. Kıralp, Engin Çakar, Hakan Oğuzhan, Hasan Dursun
Pages 46 - 48
Endüstiyel toplumlarda insanların % 75’i ömürlerinin herhangi bir döneminde en az bir kere bel ağrısı çekerler ve bunların % 10’unda kronik bel ağrısı gelişir. Kronik bel ağrısı toplum sağlığını tehtid eden önemli bir sorundur. Ayrıca yapılan sağlık harcamaları ve iş gücü kaybı göz önüne alındığında maliyetinin çok yüksek olduğu da açıktır. Bu çalışmada, hastaneye bel ağrısı şikayeti ile başvuran hastalarda kronik bel ağrısının etiyolojik nedenleri incelendi. Kronik bel ağrısında altta yatabilecek etiyolojik nedenlerin günümüz şartları ve imkanlarıyla değerlendirilmesi ile elde edilen sonuçlar yayımlanmış olup, konunun güncel tutulması açısından faydalı olacağı düşünüldü.
In industrial countries, % 75 of the adults suffer from low back pain at anytime in their life, and % 10 of them progress to chronic phase. Chronic low back pain is an important problem for public health. However, health expenses and lost work days cost very much to the countries. In this study, the etiologic causes of the chronic low back pain are examined from the data obtained from outpatient records. The causes of chronic low back pain are evaluated with recent technologies and we thought that its worth to publish.

CASE REPORTS
14.Pseudotumor cerebri, after the withdrowal of steroid treatment
Faruk İncecik, Göksel Leblebisatan, Kenan Özcan, Fatih Erbey
Pages 49 - 50
Pseudotumor cerebri or benign idiopathic intracranial hypertension is a disease characterized by increased intracranial pressure without any lesion with mass effect or hydrocephaly. In etiology beside several factors, we want to present a case with pseudotumor cerebri after steroid withdrawal because its rarely seen.

15.Acute isoniaside intoxication
Aygen Türkmen, Ayşın Ersoy, Aysel Altan, Namigar Turgut, Zekeriya Ervatan, Sevda Kızılırmak
Pages 51 - 53
Isoniaside is a bactericidal drug used in the treatment of tuberculosis. Acute high doses can be fatal. Typical triad consists of recurrent convulsions resistant to anticonvulsants, metabolic acidosis with anion gap and coma. Pridoxine(B6) which is used for treatment is the specific antidot. If the administered dose isoniaside is unknown, 5 grams of pridoxin
is recommended IV. If the dose is known antidot is given in equal amounts. Pridoxin administration is the best way of treating convulsions and recovery from metabolic acidosis.
We present 2 cases regarding this subject.

16.Glutaric aciduria type 1
Sema Saltık, Müferet Ergüven, Sibel Sevük, Nurcan Özümüztoprak
Pages 54 - 56
Glutaric aciduria type 1 is a rare metabolic disorder that is caused by deficiency of glutaryl-coenzyme-A dehydrogenase. Early diagnosis and intensive management of this disease
could alter the naturel of the disorder. We report a 8 months old case with glutaric aciduria type 1 who presented as macrocephaly to emphazise the importance of the cranial MRI findings to diagnose this disease. Since his cranial MRI findings were suggestive of glutaric aciduria type 1, metabolic analyse was planned to establish the diagnosis of this disorder.

17.Postpartum eclampsia
Ertan Adalı, Ferah Albayram, Elif Meşeci, Necdet Süer
Pages 57 - 58
Preeclampsia is characterized with hypertension, proteinuriaand generalized edema. Eclampsia is very rare and most severe form of preeclampsia and presented with tonic clonic seizures. Eclampsia complicates 3 in 1000 pregnancies, with higher incidence rates in twin pregnacies, nulliparous patients younger than 20 years or multiparous patients older than 35 years, women of low socioeconomic status or in developing countries (1).
Postpartum eclampsia is very rare and dramatic complication of pregnancy induced hypertension disorder and usually occur after 48 hours of delivery. We present a woman who
referred to our hospital with symptoms of preeclampsia. She developped late eclampsia after 5 days of ceaserian section.

18.The evaluation of the case with bradycardia and syncope that caused by hypothyroidism
İsmail Hamdi Kara, Özcan Özdemir, Mesut Acar
Pages 59 - 61
Syncope is defined as transient loss of consciousness due to reduced blood flow. It may occur suddenly or can be associated with alarming symptoms like weakness, confusion, nausea, visual blurring. The purpose of this report is to makes primary care physicians to pay more attention of case of bradycardia and syncope that caused by hypothyroidism.
The patient who experienced a faint period lasting half an hour after wake up at the morning and remained unconscious for 10-15 minutes, complaining dizziness, confusion and vomiting at the end of the faint admitted to Family Practice Outpatient Clinic of Dicle University, Medical Faculty. From medical history, it was learned that patient had total thyroidectomy operation in 1997 and had been using thyroxin tb 2x1 regularly, except the last month. Physical examination revealed heart rate 56/min and rhythmic. At ECG sinus bradycardia and low T3, T4 and high TSH levels were detected. The syncope was attributed to hypothyroidism resulting sinus bradycardia because of thyroidectomy in post medical history not using thyroxin replacement for last month. At central visit it was seen that patient restarted thyroxin replacement and has no clinical problem

19.Infantile malignant osteopetrosis, treatment
İlgen Şaşmaz, Göksel Leblebisatan, Bülent Antmen, Ülkü Tuncer, Altan Özcan, Figen Binokay, Yurdanur Kılınç
Pages 62 - 64
Osteopetrosis, also known as marble bone disease, is a rare in which osteoclast dysfunction causes defective bone resorption and increased bone mass. This disease has been classified
into four types. The most severe and rare form is infantile malignant osteopetrosis. So we reported and discussed two siblings patients with infantile malignant osteopetrosis with
new knowledge in the literature.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved