Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 35 Issue : 1 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 20 (4)
Volume: 20  Issue: 4 - 2005
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Comparing the effects of esmolol and diltizem to depressing the haemodynamic response against tracheal extubation
Yeşim Ersin, Melek Çelik, Mehlika Pınar Besler, Sibel Devrim, Tayyibe Kaşıkçı
Pages 193 - 196
Trakeal ekstubasyon geçiçi olsa da önemli hemodinamik değişikliklere neden olabilir. Çalışmamızda, esmolol ve diltizemin bu hipertansif ve taşikardik yanıtı baskılamadaki etkinliklerinin, karşılaştırmalı olarak incelenmesi amaçlanmıştır.
Çalışmamız, Etik Kurul ve hastaların yazılı onayı alınarak, 20-60 yaş aralığında, ASA I-II, 45 elektif cerrahi olgusunda gerçekleştirildi. Standart monitörizasyon uygulanan tüm hastalarda, anestezi; fentanil 2 μg/kg, tiyopental 5 mg/kg, vekuronyum 0.2 mg/kg ve % 66/33 N2O/O2 + isoşuran % 0.5-1.5 ile sağlandı. Rezidüel kas gevşemesi için neostigmin+atropin uygulanan hastalara bundan 3 dk. önce 15’er kişilik gruplar halinde çalışma ilaçları verildi (diltizem 0.2 mg/kg, esmolol 1.5 mg/kg, Serum fizyolojik). Hemodinamik ölçümler; başlangıç, operasyon sonu, ekstubasyondan önce, 1, 5 ve 10 dk. Sonra yapıldı. Veriler ANOVA ve Tukey Kramer testleriyle karşılaştırıldı. p<0.05 anlamlı olarak kabul edildi.
Kalp atım hızında başlangıç değerlerine göre; diltizem grubunda ekstubasyon sonrasında anlamlı değişiklik saptanmazken, esmolol grubunda ekstubasyon öncesi, ekstubasyondan 1 ve 5 dk. sonra anlamlı azalma (p<0.001), kontrol grubunda ise aynı sürelerde anlamlı (p<0.001) artış saptandı. Kan basıncı, kontrol grubunda başlangıca göre ekstubasyon sonrası (1 ve 5. dk.) anlamlı (p<0.001) artış gösterirken, esmolol ve diltizem gruplarında değişmedi.
Esmolol ve diltizem daha önce ekstubasyona karşı hemodinamik yanıtı baskılamada iyi birer seçenek olarak bildirilmiştir. Sonuçlarımıza göre, diltizem ve esmolol ekstubasyona karşı oluşan hemodinamik yanıtı baskılamada da başarılı bulundu.
Tracheal extubation may lead temporary, but important haemodynamic changes. Our study was aimed to evaluate the attenuating effects of esmolol and diltizem comparatively on this hypertensive and tachycardic response.
Our study was done on 20-60 aged, ASA I-II 45 elective surgery cases with the written permission of the patients and the Ethical Commitee. Anaesthesia was performed with: fentanyl 2 μg/kg, thiopental 5 mg/kg, vecuronium 0.2 mg/kg and % 66/33 N2O/O2 + isoflurane % 0.5-1.5 in all of the patients whom were monitored in a standarded manner. Study drugs were given to all of the patients 3 minutes before the reversal to 15 cases of the groups (esmolol 1.5 mg/kg, diltizem 0.2 mg/kg). Systolic, diastolic blood pressure, heart rate, SpO2 values were recorded for statistical comparisons at determined intervals
as following: baseline, at the end of the surgery, at the time of extubation; 1, 5, 10 min after extubation. The data were compared with ANOVA and Tukey Kramer Multiple Coparison Tests. P<0.005 accepted as significant.
The heart rate didn’t change significantly in the diltizem group after extubation comparing with the baseline value. It was decreased significantly (p>0.001) in the esmolol group and
increased (p<0.001) in the control group after extubation. The blood pressure was increased (p<0.001) in the control group; and didn’t change in the esmolol group and the diltizem group after extubation. Esmolol and diltizem were recently stated as good choises in depressing the haemodynamic response against extubation. Our results have found diltizem and esmolol as successfull to attenuate the haemodynamic response against the extubation too.

2.Intravitreal triamcinolone and pars plana vitrectomy for diabetic macular edema that persists laser treatment
Hasan Horoz, Esma Duru, Hasan Erbil
Pages 197 - 199
GİRİŞ ve AMAÇ: Diffüz diyabetik makula ödeminde pars plana vitrektomi (PPV) ve intravitreal triamsinolon uygulamasının makula kalınlığına etkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Laser fotokoagülasyona rağmen düzelmeyen diffüz diyabetik makula ödemli 11 hasta optik koherens tomografi ile prospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastalara iç limitan membran (ILM) soyulmadan arka hiyaloid dekole edilip vitreus korteksi alınarak pars plana vitrektomi ve operasyon bitiminde 4 mg intravitreal triamsinolon uygulandı. Hastalar ortalama 36 hafta takip edildiler.
BULGULAR: Ortalama retinal kalınlıkta belirgin azalma gözlendi; preop: 502±141 μm, 1. ay: 231±44 μm ve 3. ay: 234±92 μm. 6. ayda ortalama retinal kalınlık preop kalınlığa göre daha azdı: 410 μm.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada laser tedavisine dirençli diffüz diyabetik makula ödeminde göziçi steroidlerin hızlı ve olumlu etkisi kanıtlanmaktadır. Aynı anda vitre korteksinin alınması triamsinolonun tekrar enjeksiyon ihtiyacını azaltıyor gözükmektedir.
INTRODUCTION: To ascertain the efficacy of combined surgical and pharmacological treatment for refractory diffuse diabetic macular edema.
METHODS: 11 patients with clinically significant macular edema (CSME) resistant to prior laser treatment were prospectively evaluated with optic cohererence tomography (OCT). All patients underwent vitrectomy, removal of attached vitreous cortex without peeling of the ILM and, at the end of the operation, an injection of 4 mg of triamcinolone into the vitreous cavity. They were followed up for a median 36 weeks.
RESULTS: A marked reduction in median retinal thickness could be detected from baseline: 502±141 μm, at 1 month: 231±44 μm and 3month: 234±92 μm. At 6 months the median retinal thickness was decreased compared to baseline: 410±170 μm.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The rapid and benefical effect of intraocular steroid in diffuz diabetic macular edema that persists after laser treatment was confirmed. Simultaneous removal of the vitreous in diabetic eyes appears to reduce the need for re-injections of triamcinolone.

3.Thyroid functions in rheumatismal diseases
Selma Yazıcı, Melek Yağlı, Safinaz Ataoğlu
Pages 200 - 204
Kas iskelet sistemi üzerine etkili en önemli hormonlardan birisi tiroid hormonudur. Tiroid fonksiyon bozukluklarının kas güçsüzlüğü, yorgunluk, osteopeni gibi romotolojik semptom ve bulgulara neden olduğu bilinmektedir. Bu sebeple, romatizmal hastalıkların ortaya çıkmasına tiroid fonksiyon bozukluklarının ne oranda katkıda bulunduğunu ve birlikteliklerini araştırmak istedik.
Çalışmaya tek bir romatizmal hastalığı olan 873 hasta alındı. Osteoartrit olgularının % 1.01’inde subklinik hipotiroidi, % 3.03’ünde subklinik hipertiroidi, % 1.77’sinde hipertiroidi
vardı. Osteoporoz olgularının % 2.5’inde subklinik hipotiroidi, % 11.95’inde subklinik hipertiroidi, % 2.17’sinde hipertiroidi saptandı. Yumuşak doku romatizmalı olguların % 0.8’inde subklinik hipotiroidi, % 5.3’ünde subklinik hipertiroidi ve disk hastalığı olan olguların da % 3.84’ünde subklinik hipertiroidi bulundu. FM olgularının % 2.08’inde (1) subklinik hipotiroidi, % 2.08’inde (1) TSH seviyesinde düşüklük saptandı. RA olgularının % 11.76’sında (2) TSH düzeyinde düşüklük saptanırken, AS hastalarında bu oran % 3.3 (1), KTS hastalarda ise % 7.6 (1) olarak gözlendi. Sistemik skleroz ve çakışma sendromlu 2 hastanın tiroid fonksiyon testlerinde herhangi bir bozukluk saptanmadı.
Sonuç olarak; romatolojik hastalıklarla tiroid patolojileri çakışabileceğinden romatizmal şikayetlerin kökenine inildiğinde tiroid patolojileri göz ardı edilmemeli ve uygun tedaviyle klinik sonuçların çok daha iyi olabileceği unutulmamalıdır.
Thyroid hormones are one of the most effective hormones on musculoskeletal system. It is well known that thyroid gland dysfunctions cause a variety of rheumatologic signs and symptoms including muscle weakness, fatigue and osteopenia. We aimed to evaluate the effects of thyroid function diseases on the occurrance of rheumatological diseases and coincidency of these two entities.
873 patients with rheumatological disorders were involved to the study. 1.01 % of patients with osteoarthritis had subclinical hypothyroidism, 3.03 % had subclinical hyperthyroidism, 1.77 % had clinical hyperthyroidism. 2.5 % of patients with osteoporosis had subclinical hypothyroidism, 11.95 % had subclinical hyperthyroidism, 2.17 % had clinical hyperthyroidism. 0.8 % of patients with soft tissue rheumatological diseases had subclinical hypothyroidism, 5.3 % had subclinical hyperthyroidism and 3.84 % of patiens with discus diseases had subclinical hyperthyroidism. 2.08 % of patients with fibromyalgia had subclinical hypothyroidism, 2.08 % of patients with fibromyalgia had subclinical hyperthyroidism. 11.76 % of patients with rheumatoid arthritis, 3.3 % of patients with ancylosing spondylitis, 7.6 % of patients with carpal-tunnel syndrome had subclinical hyperthyroidism. Two patients with syctemic sclerosis and overlap syndrome had normal thyroid functions.
As a result, a variety of rheumatological and thyroid pathologies may overlap and thyroid diseases should always be in mind when evaluating rheumatological diseases. With proper
combined treatment we can get better results.

4.Clinical and radiological evaluation of 78 cases with operable lung cancer
Huriye Berk Takır, Gülbanu Horzum, Emine Aksoy, Bahadır Bıçakçı, Bülent Çelik
Pages 205 - 207
Bu çalışmada, klinik özellikler ve preoperatif değerlendirmeye göre operabl olan 78 birincil akciğer kanserli olgu prospektif olarak incelendi. Hastaların yaş, sigara alışkanlıkları, semptomları, posteroanterior (PA) akciğer grafisi ve bilgisayarlı göğüs tomografisi (BT) bulguları, tanı yöntemleri, histopatolojik tipleri değerlendirildi. Olguların 1’i kadın, 77’si erkekti ve yaş ortalaması 58.32±8.5 (40-76 yaş) idi. ‹ki hasta sigara içmemiş, 63 hasta sigarayı bırakmış ve 13 hasta halen sigara içmekteydi. İçilen sigara miktarı 0-150 paket/yıl arasında değişirken ortalama 54.77±35.66 (0-150) paket/yıldı.
En sık rastlanan semptom öksürüktü (% 75.6). Akciğer grafisinde lezyon daha çok sağda (% 53.8) ve santral (% 56.4) yerleşimli idi. PA akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografide en sık kitle lezyonu (% 80.8), 2. sıklıkta ise hiler genişleme (%43.6) tespit edildi. En sık kullanılan tanı yöntemi fiberoptik bronkoskopi (% 65.4) idi. En sık saptanan histopatolojik tip ise epidermoid karsinomdu (% 60.3).
In this prospective study we examined 78 primary lung cancer cases who were operable according to clinical assesment and preoperative evaluation. We evaluated the age, smoking history, symptoms, chest X-ray and thoracic computed tomography (CT) findings, diagnostic procedures and histopathologic types. One case was female and 77 cases were male. Mean age was 58.32±8.5 (40-76 years of age). Two patients had no smoking history, 63 patients were exsmokers and 13 patients were still smoking. The range of smoked cigarette were 0-150 pack/years and mean was 54.77±35.66 (0-150) packs/years.
The most frequent symptom was cough (75.6 %). The tumor was most commonly located in the right lung (53.8 %) and centrally (56.4 %). In chest X-ray and thorax CT solid lesion was the most common (80.8 %) and hilar enlargement was the second common radiological appearence (43,6 %). Most frequently used diagnostic tool was fiberoptic broncoscopy (65.4 %) and epidermoid carcinoma was the most frequent histopathalogic diagnosis (60.3 %).

5.Evaluation of corrosive esophagitis in childhood
Sinem Altunyuva, İpek Ceyhan, Melih Erol, Sevliya Öcal, Sibel Sevük, Müferet Ergüven
Pages 208 - 210
01 Şubat 2002 ile 31 Ocak 2003 tarihleri arasında hastanemiz Pediatrik Gastroenteroloji Birimi’ne korozif madde içme yakınması ile başvuran 85 hasta, retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların ayrıntılı fizik muayeneleri yapıldı, gerekli görülen hastaların akciğer grafileri çekildi. İçilen korozif maddeler sınıflandırıldığında en sık içilen korozif maddenin çamaşır suyu % 40.2 (n=35) olduğu görüldü. Tüm hastaların özofagogastroduedonoskopileri yapıldı. Endoskopi sonuçları Savary-Miller sınıflamasına göre değerlendirildi. Endoskopi bulgusu evre IIb ve III ile uyumlu olan 27 olguya ortalama üç hafta süreyle kortikosteroid (metilprednizolon) tedavi verildi. İki hafta arayla kontrol endoskopileri yapıldı. Erken dönem komplikasyon olarak iki olguda (% 2.3) sepsis, geç dönem komplikasyon olarak bir olguda (% 1.2) özofagus alt uçta striktür gelişimi saptandı.
During the period of February 2002-January 2003, 85 cases with accidental corrosive ingestion who were come to department of pediatric gastroenterology in our hospital were evaluated retrospectively. The roentgenographic examination of chest was applied to the patients who were needed to be examine. The most frequent corrosive substance was household bleach (40.2%) (sodiumhypochloride) in this study. Upper gastrointestinal tract endoscopy was performed all patients within the first 48 hours of caustic ingestions. Endoscopy results were evaluated according to Savary-Miller Clasifications. Twenty-seven children with a second b-(n=15) or thirddegree (n=12) esophagus burns were treated with methylprednisolone. Control endoscopy was performed that children
with two weeks intervals. We determinated sepsis as an early complication that two patient and development of esophageal stricture as an late complication that one patient.

6.The need for blood transfusion in our cases operated for partial endoprosthesis because of collum femoris fracture
Koray Ünay, Emre Demirçay, Kaya Akan, Oğuz Poyanlı, Nadir Şener
Pages 211 - 213
GİRİŞ ve AMAÇ: Kollum femoris kırıklı yaşlı hastalarda ameliyat öncesi hazırlanacak kan miktarının tahmin edilebilmesi ve ameliyat süresinin kan ihtiyacına etkisinin belirlenmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde kollum femoris kırığı nedeniyle yatırılarak parsiyel endoprotez ameliyatı yapılan 60 yaş ve üstü, ASA (Amerikan Anestezi Derneği fiziksel durum sınıflaması) grup I-II olan 117 hastanın ameliyat öncesi alınan kan örneklerinde hemoglobin ve hematokrit değerlerinin ortalamalarının, ameliyat sonrası alınan kan örneklerindeki ortalamalar ile karşılaştırılması ve ameliyat sürelerinin bu ortalamalar arası fark ile korelasyonu araştırılmıştır. Transfüzyon hemoglobin 8.5 g/dl’nin altında olunca yapılmıştır.

BULGULAR: Ameliyat öncesi hemoglobin 10.7 g/dl’nin altında veya hematokriti % 32.3’ün altında olan hastaların hepsinde ameliyat sonrası en az 2 ünite eritrosit süspansiyonu transfüzyonu ihtiyacı olmuştur. Ameliyat süresi ile hemoglobin ve hematokrit düşüklükleri arasında herhangi bir korelasyon bulunmamıştır. Ameliyat süreleri ortalama 81 dakikadır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ameliyat sonrası kan transfüzyonu ihtiyacını ameliyat süresinden daha fazla hastanın ameliyata giriş hemoglobin ve hematokrit değerleri belirlemektedir.
INTRODUCTION: To estimate the amount of blood to be prepared before operation in old patients with collum femoris fracture and to identify the effect of the duration of operation on the need for blood.
METHODS: Average hemoglobin and hematocrit values of blood samples taken preoperatively from 117 patients with 60 years of age and over, who are hospitalized in our clinic due to collum femoris fracture and operated for partial endoprosthesis and who are in group I-II according to ASA have been compared with the average of those in blood samples taken postoperatively and correlation of the duration of operations with the difference in between have been investigated. Transfusion is performed when hemoglobin is below
8.5 g/dl.
RESULTS: In all patients having hemoglobin below 10.7 g/dl or hematocrit below 32.3 % preoperatively, at least 2 units of erythrocyte suspension transfusion was needed postoperatively. No correlation is detected between the duration of operation and low levels of hemoglobin and hematocrit. Average duration of operation is 81 minutes.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The need for postoperative blood transfusion is determined by preoperative hemoglobin and hematocrit values of the patient rather than the duration of operation.

7.Evaluation of frequency of chronic fatigue syndrome among nurses working in primar and secondary care in Diyarbakır
İsmail Hamdi Kara, Özcan Özdemir, Yıldız Geter, Sevda Eğilmez
Pages 214 - 218
Bu ön çalışmada, birinci ve ikinci basamakta çalışan hemşirelerde kronik yorgunluk sendromu sıklığının ve sosyodemografik ve eğitim ile ilgili değişkenlerle ilişkisinin belirlenmesi için bir anket çalışması planlandı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Aile Hekimliği AD tarafından düzenlenen, açık uçlu sorulardan oluşan, iki veya daha fazla seçmeli soruların yer aldığı yarı yapılandırılmış bir anket formu demografik özellikler, çalışma koşulları, alışkanlıklar ve boş zaman uğraşısı ile ilgili 14 soru içermekteydi. Ankete CDC’nin kronik yorgunluk sendromu (KYS) değerlendirme kriterleri de eklendi. Nisan 2004’te, Dicle Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksekokulu (DÜ-ASYO)’ndan iki Öğretim Üyesi tarafından yüzyüze görüşme yöntemiyle yapılan anket çalışmasına, Diyarbakır Devlet Hastanesi (DDH), Diyarbakır Çocuk Hastanesi (DÇH), Diyarbakır Göğüs Hastalıkları Hastanesi (DGHH) ve Batıkent Sağlık Ocağı (BSO)’ndan 33 hemşire katıldı.
Hemşirelerin ortalama yaşı 29.2±7.9 yıldır. KYS’nin CDC kriterlerini karşılayan olgu sayısı 4 (4/33, % 12.1) olup, kronik bir hastalıkla ilişkilendirilemedi. Toplam 10 olgu (10/33, % 30.3) KYS + idiyopatik kronik yorgunluk (IKY) + uzamış yorgunluk (UY) başlığı altında toplandı. IKY kriterlerini karşılayan olgu sayısı üçtür (3/33, % 9.1). Bir olgu (1/33, % 3.0) ise uzamış yorgunluk (UY) olarak değerlendirildi. KYS bulunmayan 24 olgunun ikisinde ise ek bulgulardan bazıları bulundu.
Hemşireler, iş yerinde stresli iş vardiyası veya diğer olası stres kaynakları nedeniyle KYS, IKY ve UY gibi sağlık problemlerine sahiptir. Ancak, medeni durum ve öğrenim düzeyinin kronik yorgunluk üzerinde etki oluşturmadığı gözlendi.
In this preliminary study, a public survey was planned to investigate frequency of chronic fatigue syndrome (CFS) among nurses employed in primary and secondary health care centers and its relationship with sociodemographic factors and education. The poll designed by Family Medicine Department of Dicle University Medical Faculty involved 14 open-ended and multiple-choice questions about demographic features work conditions habits and hobbies. The criteria of Center for Disease Control (CDC) for defining chronic fatigue syndrome were also added into the poll. In April2004, 33 nurses from Diyarbakır State Hospital, Diyarbak›r Children Hospital, Diyarbakır Chest Disease Hospital and Bat›kent Primary Health Care Clinic participated the survey. Two academicians from Dicle
University Atatürk Health Institute worked as polestars to complete the survey face-to-face interviews with each nurse.
Mean age of the nurses was 29.2±7.9 years. There were four cases (4/33, 12.1 %) matching the criteria of CDC for CFS and none of them were found to be related with a chronic disease state. A total of 10 cases (10/33 30.3 %) were grouped with diagnosis of CFS, chronic idiopathic fatigue (CIF) and prolonged fatigue (PF). Number of cases with CIF were three (3/33, 9.1 %) and one nurse was found to have PF (1/33, 3.0%). Among 24 cases without CFS, two had some of additional findings.
Nurses have CFS, CIF and PF due to stressed work shift and other sources of stress. However, it was observed that marital status and education level did not occur any effect on chronic fatigue.

8.Evaluation of the rate of S aureus nasal carriage in nurses and dialysis patients in a dialysis center
Mehmet Emin Yılmaz, Ali Süner, İsmail Hamdi Kara, Ömer Faruk Kökoğlu
Pages 219 - 221
Burun taşıyıcısı hastane çalışanları Staphylococcus aureus epidemilerinden büyük oranda sorumlu tutulmaktadır. Hemodiyaliz (HD) hastaları, kronik böbrek yetersizliği nedeniyle infeksiyonlara yatkın olmakta ve bu hastalarda S aureus burun taşıyıcılığının sonlandırılması önem kazanmaktadır. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi HD merkezinde programda olan 18 HD hastası (16 bayan, iki erkek) ile aynı merkezde görev yapan 16 hemşirenin burun stafilokok taşıyıcılığını belirlemek amacıyla burun sürüntü kültürü alındı. İzole edilen suşlar Vitek Bio-Meriéux ve klasik yöntemle tanımlandı. Antibiyotik duyarlılığı Vitek Bio-Meriéux‚ mikrodilüsyon yöntemiyle belirlendi. Sekiz HD hastası ile 6 hemşirede S aureus burun taşıyıcılığı tespit edildi. Hemşirelerden izole edilen 6 S aureus suşundan ikisinde, diyaliz hastalarından izole edilen 8 suşun dördündemetisiline direnç vardı. HD hastalarından ve hemşirelerden izole edilen toplam 14 suş incelendiğinde, vankomisin ve teikoplanine % 100 duyarlı bulunurken, izole edilen tüm suşlar penisilin G ve ampisiline dirençli idi.
Staphylococcus aureus carriage in hospital staff members are more responsible for epidemy of S aureus. Hemodialysis (HD) patients are tender to the infections due to chronic renal failure (CRF) and in this patients, eradication of S aureus nasalcarriage
is important. In this study, in Hemodialysis Center of Dicle University, Faculty of Medicine, from 18 patients in HD program (16 female, two male) and from 16 nurses, cultures of nasal swab were taken to determine the nasal carriage of S. aureus on their nose.
The strain of isolated microorganism was defined by Vitec Bio-Meriéux‚ and classic method. Antibiotic susceptibility was determined by the method of Vitec Bio-Meriéux‚ nasal carriage of S aureus was determined 8 of 18 HD patients and 6 of 16 nurses. A methicillin-resistant strain of S aureus (MRSA) isolated in 2 of 6 strain of S aureus isolated from hospital staff member, and 4 of 8 strain isolated from HD patients. When
totally 14 strain isolated from HD patients and nurses were investigate to susceptibility, of these strains were found to susceptible to vancomisin and teicoplanine as 100 %, respectively; however, the all strains were resistant to penicilline G and ampiciline.

9.Processus supracondylaris humeri
Feray Güleç Uyaroğlu, Gülgün Kayalıoğlu, Mete Ertürk
Pages 222 - 225
Humerus’un distal ucunun bir konjenital varyasyonu olan processus supracondylaris, humerus’un anteromedial yüzünden, epicondylus medialis’in yaklaşık 5 cm yukarısından çıkar. Bazen bu çıkıntının ucundan bir ligament (Struthers ligamenti) çıkarak epicondylus medialis’e tutunabilmektedir. Genellikle asemptomatik olan bu çıkıntı ve ligament, bazen altından geçen nörovasküler yapılara bası yapabilmektedir. Bu çalışma, processus supracondylaris’i geniş bir kemik seride araştırarak Türk popülasyonundaki sıklığını bildirmek ve klinik olarak önemli olan bu yapının literatüre genel bir bakış ile gözden geçirilmesini amaçlamaktadır.
Çalışmada yaş ve cinsiyeti belirsiz 106’sı sağ 103’ü sol olmak üzere toplam 209 erişkin humerus kemiği incelenerek, her bir kemikte processus supracondylaris varlığı, çıkıntının uzunluğu ve çıkıntı kökünün epicondylus medialis’in üst ucuna olan mesafesi dijital kumpasla ölçüldü. İncelenen kemiklerde, bir adet sol humerus kemiğinde 10.6 mm uzunluğunda ve epicondylus medialis’in 37 mm yukarısında bariz tam gelişmiş bir processus supracondylaris; biri sağ diğeri sol olmak üzere iki kemikte ise 1.8-2 mm uzunluğunda minimal formda iki çıkıntı tespit edildi.
Bu çalışma sonucunda elde edilen bulgular, literatürde bildirilen diğer araştırma sonuçları ile uyumlu olup, toplam 3 adet processus supracondylaris saptanarak, popülasyonumuzdaki sıklığı % 1.44 olarak belirlenmiştir.
Supracondylar process, a congenital variation of the distal humerus, arising from the anteromedial surface 5 cm proximal to the epicondylar process. From the tip of the process, a ligament (Struthers ligament) may arise and connect to the medial epicondyle. The process and ligament are usually asymptomatic, and occasionally may cause compression on underlying neurovascular structures. This study investigates the incidence of the supracondylar process in the Turkish population on a large series of bony specimens and review the literature on this clinically important structure.
This study was performed on 209 (106 right, 103 left side) adult humerus bony specimens of unknown sex. The incidence of the process was investigated, and length of the process, and the distance of the process to the upper tip of the medial epicondyle were measured using digital millimeter graph.
In the series investigated, a well-developed supracondylar
process 37 mm proximal to the medial epicondyle, 10.6 mm in length was observed on a left humerus; two minimal form supracondylar processes were observed on a right and left humerus as small bumps 1.8-2 mm in length.
The results of this study are in accordance with the earlier studies and determine the incidence of the supracondylar process in Turkish population as 1.44 %.

10.The effects of perioperative administration of morphine and tramadol in the immediate postoperative period
Zeynep N. Orhan, Nurten Bakan, Ali N. Özçekiç, Vedat Emir, Melek Çelik
Pages 226 - 228
Çalışmanın amacı, periton kapanırken uygulanan tramadol ve morfinin, derlenme ve erken postoperatif dönemdeki ağrı ile solunum parametreleri üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır.
Abdominal cerrahi uygulanacak 60 hastaya standart anestezi uygulandı. Olgular 3 gruba ayrılarak, periton kapanma aşamasında Grup I’e 0.1 mg/kg morfin, Grup II’ye 1.5 mg/kg tramadol ve Grup III’e ise 3 mg/kg tramadol intravenöz olarak verildi. Operasyon bitiminde, oryantasyon ve komutlara cevap zamanları ile 15-30-60-90. dk’larda ağrı şiddeti, solunum sayısı, yan etkiler (bulantı ve kusma) kaydedildi; ekstübasyon sonrası, 10, 15 ve 30. dk.’larda arteri kan gazı analizi yapıldı.
Komutlara cevap ve oryantasyon zamanı Grup I’de en kısaydı (p<0.05). Ağrı skorları ise 1.5 mg/kg tramadol uygulanan hastalarda diğer gruplara göre anlamlı yüksekti (p<0.05), diğer gruplar birbirine benzerdi. 3 mg/kg tramadol uygulanan hastalarda bulantı sıklığı yüksekti.
Sonuç olarak; 0.1 mg/kg morfin ve 3 mg/kg tramadolun etkili ve benzer analjezi sağladığı, derlenmenin ise morfin grubunda daha iyi olduğu kanısına varıldı.
The aim of the study is to compare the effects of tramadol and morphine administrated during wound-closure on recovery and immediate postoperative pain relief with respiratory parameters.
Sixty patients undergoing abdominal surgery were given standart anaesthesia. The patients were divided into three groups. At wound closure, patients in Group I was given
iv morphine 0.1 mg/kg, in Group II tramadol 1.5 mg/kg and in Group III tramadol 3 mg/kg. At the end of the operation, the time of orientation and the time of response to the commands were recorded. At 15-30-60-90 minutes after the operation pain scores, respiratuary rate, and adverse effects (vomiting and nausea) were recorded. At 10,15 and 30 minutes after extubation arterial blood gases analysis were done. The time of
response to the commands and the time of orientation were the shortest in Group I (p<0.05). Pain scores were significantly higher in patients who received tramadol 1.5 mg/kg than the other groups (p<0.05). The other groups were similar. Vomitus incidence was high in the patients who received tramadol 3 mg/kg. In conclusion; 0.1 mg/kg morphine and 3 mg/kg tramadol provided effective and similiar analgesia. Recovery
was better in the morphine group.

11.The effect of performing cryotherapy before drainage of subretinal fluid on the incidence of intraocular haemorrhage
Hasan Horoz, Esma Duru, Hasan Erbil
Pages 229 - 230
GİRİŞ ve AMAÇ: Retina dekolman tedavisinde subretinal sıvı drenajından önce kriyoterapi uygulamasının göziçi hemoraji (GİH) sıklığına etkisini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Regmatojen retina dekolmanlı subretinal sıvı drenajı yapılan 40 hastanın 40 gözü çalışmaya alındı. 16 olguya kriyoterapiden önce drenaj (DACE), 24 olguya ise kriyoterapiden sonra drenaj (CDAE) uygulandı. Tüm olgularda transkleral drenaj 5/0 dakron iğnesi ile yapıldı.
BULGULAR: Her iki grupta da GİH sıklığı düşüktü. Aralarında anlamlı bir fark yoktu; DACE: % 6, CDAE: % 4.5 (p=0.41). Her iki grupta da tek operasyon sonucunda anatomik başarı oranında anlamlı bir fark yoktu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: SRF drenajından önce kriyoterapi uygulaması emniyetli ve etkili bir yöntemdir.
INTRODUCTION: To investigate the effect of performing cryotherapy before drainage of subretinal fluid (SRF) on the incidence of intraocular haemorrhage (IOH) in the management of retinal detachment.
METHODS: 40 eyes of 40 patients with rhegmatogenous retinal detachment requiring SRF drainage were recruited 16 cases were randomised to receive drainage before cryotherapy (DCAE) while 24 cases had drainage after cryotherapy (CDAE). All cases had transcleral drainage of SRF using a 5/0 dacron sutur needle.
RESULTS: There was low incidence of IOH associated with drainage in both groups with no significant difference between the groups; DACE group: 6 % CDAE group: 4.5 % (p=0.41). There was no significant difference between the groups in the rate of anatomical success with a single operation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: It was concluded that the surgical sequence of applying cryotherapy before drainage of SRF can be safely effectively performed.

12.Selective IgA deficiency in childhood
Sevliya Öcal, Arzu Akdağ, Sinem Altunyuva, Atiye Fedakar, Müferet Ergüven
Pages 231 - 233
Selektif IgA eksikliği serumda IgG ve IgM düzeyleri normal iken, IgA düzeyinin 5 mg/dl’nin altında olmasıdır. En sık tanımlanan birincil humoral immün yetersizlik tipidir. Sıklığı 1/600-1/800 olarak bilinmektedir.
Bu çalışmada Aralık 2001-Nisan 2004 tarihleri arasında kliniğimizde IgA eksikliği tanısı alan 40 hasta başvuru anındaki yaşları, cinsiyet dağılımı, başvuru şikayetleri, immün yetersizlik tipi, infeksiyon odakları, infeksiyon tipleri, ek patolojiler ve komplikasyonlar açısından retrospektif olarak değerlendirildi. Amacımız IgA eksikliği düşündürecek klinik bulguları belirlemek ve IgA eksikliğinin komplikasyonlarını tanımlamaktı.
Hastalarımızda gözlenen başlıca şikayetler; tekrarlayan infeksiyonlar (% 65), alerjik hastalıklar (% 32.5) ve otoimmün hastalıklardı (% 10). ‹nfeksiyonlardan en çok solunum sistemi etkilenmişti (% 77.5). En sık gözlenen alerjik semptomlar ise astım ve rinitti.
Geniş klinik varyasyonlarla karşımıza çıkan IgA eksikliğinde amaç erken tanıya gitmek olmalıdır. Bu şekilde infeksiyonlar ve alerji için önlem alınıp hastalarda morbidite azaltılıp, yaşam kalitesi artrılabilinir.
Selective IgA deficiency is defined as less than 5 mg/dL of serum IgA in the presence of normal concentrations of IgM and IgG. Among the B-cell disorders it is the most commonly identified deficiency. It occurs in one in every 600 to 800 individuals.
In this study, 40 patients with IgA deficiency followed in our clinic between January 1997- April 2004 are analyzed retrospectively in terms of age at presentation, gender, symptoms, type of disorders, origin of infections, type of infections, accompanying diseases and complications. The aim was to evaluate the main clinical findings that suggest IgA deficiency and describe the complications observed.
The main observed complaints were: recurrent infections (65 %), allergies (% 32.5) and autoimmune diseases (% 10). The respiratory system was the most affected by infections, and asthma and rhinitis were the most frequent allergic symptoms.
IgA deficiency which has a large clinical spectrum should be diagnosed early to initiate prophylaxis for infections and allergy. So in this way we can decrease morbidity and rise guality in life of patients.

CASE REPORTS
13.Interpretation of falsely positive diagnosis in CK-MB Activity assay
Yavuz Yalçın, Hale Aral, Aytekin Oğuz, Güvenç Güvenen
Pages 234 - 236
CK isoenzymes provide more spesific information about injured tissue because of their tissue distribution. CK-linked immunuglobulins are recognized as macro CK because of their large molecular size. Clinical importance of macro CK lies in its potential to create confusion during the investigation of possible myocardial injury. Although the better approach is to measure CK-MB mass by using immunometric assay with monoclonal
antibodies for the M or B subunit, CK-MB mass method is also not free of interference with CK-BB, CK-MM, mitochondrial and macro CK. In this report, since we determined false positivity in two cases that applied to our department, we aimed to reveal particular points that will be taken into consideration in connection with interpretation of CKMB activity assay.

14.Bartter syndrome and microcephaly
Kenan Özcan, Ferda Özlü
Pages 237 - 238
Bartter Syndrome, is characterized by hypokalemic metabolic alkalozis, increased renin and aldosterone levels in spite of normal blood pressure with unknown aetiology. Here we report a 5 month old boy admitting with growth retardation and vomiting, diagnosed as Bartter Syndrome in associaion with craniosnostasis and microcephaly.

15.Subcutaneous abscess and sepsis due to S aureus after cytostatic therapy due to small cell lung carcinoma
Bahadır Ceylan, Aydın Mazlum, Şule Ceylan
Pages 239 - 241
We report a case with subcutaneous abscess and sepsis due to Staphylococcus aureus. A 65-year-old man with a history of cytostatic therapy due to small cell lung carcinoma presented to us with sign and symptoms referable to the arms, including pain, tenderness, induration and increased warmth in the arm. Methicillin susceptible S. aureus was isolated from the cultures. Debridement and surgical drainage of the abscess were done. Patient received adequate antibiotic treatment. Her systemic symptoms resolved in 3 days. At the 10thday of the treatment, patient had fever again. Although vancomisin therapy started, patient has died at the 11th day of the treatment.

16.Virilization caused by polycystic ovary syndrome: A case report
Cüneyt E. Taner, Dilek Aslan, Cemal Karanfil, Gülizar Yeşilkaya Ersoy
Pages 242 - 243
Hirsutism is a common and often distressing condition and can be abnormal when it is associated with menstrual disturbances and infertility. Although hirsutism is usually clinical
sign of a benign condition, it may be harbinger of a serious underlying pathology such as androgen producing tumor. We present a case of virilized girl caused by PCOS and succesfully treated with oral contraceptive and flutamide combination.

17.Pilomatricoma
Neslihan Yaprak, Hüseyin Sarı, Okan Akkaya, Yavuz Özkan
Pages 244 - 245
Pilomatricomas are benign tumoral masses originated from skin hair matrix and presented as hard subcutanous masses. It is very rare that these tumors,which are mostly encountered in the head and neck area, are seen in multiple localizations within the same patient.

18.Primary ovarian ectopic pregnancy
Recep Yıldızhan, Ertan Adalı, Begüm Yıldızhan, Nazlı Karataş, Fatih Birol, Necdet Süer
Pages 246 - 247
In ectopic pregnancy, a fertilized ovum implants in an area other than the endometrial lining of the uterus. Primary ovarian pregnancy is a rare variant of ectopic pregnancy. Incidence is
reported as 1/7.000-1/60.000. Primary ovarian ectopic pregnancy is 1-3 % of all ectopic pregnancies. It is difficult to diagnose clinically and even intra operatively. Ovarian pregnancy is diagnosed only after pathologic examination of the specimen.

19.Kawasaki disease case which in a complication leptospirosis
Müferet Ergüven, Atiye Fedakar, Nevin Aksu, Sevliya Öcal, Fatma Keskin
Pages 248 - 249
The aim of this article is to report second Kawasaki disease case which in a complication leptospirosis in literature. The severity of leptospira infections varies from subclinical illness to severely potential fatal status spectrum of renal and liver failure. Less common features include Kawasaki syndrome, cerebrovascular accidents, rhabdomyolysis, thrombocytopenic purpura, acute cholecytitis and erythema nodosum. Kawasaki disease is a form of vasculitis with several unusual aharacteristics. Its epidemiologic and clinical features strongly suggest an infectious etiology.
Case: Two years old previously healthy boy, admitted to our clinic with sudden onset of fever (39°-40°) lasting a week. In physical examination, he had cervical lymphadenitis, conjunctivitis, tonsillitis, maculopapular rash and dry fissured lips. Few days later edema of both hands and feet was observed. Laboratoty studies revealed Hb 10 gr/dl, Htc % 28.7, leukocyte count was 16.790 mm3, platelet 1.172.000 mm3, erythrocyte sedimentation rate was 50 mm/saat, CRP 28 mg/dl. Physical examination and laboratory investigations led to the diagnosis of Kawasaki disease. IVIG 2 gr/kg and aspirin 80 mg/kg/day was given as treatment modality. Two dimentional echocardiogram
was observed normal. Serologic investigation revealed L. Heptomandis and L. Canicola. High dose penicilin (400.000 U/kg/day) was given for 10 days.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved