Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 35 Issue : 1 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index












Membership




Applications



 
  Quick Search



Medeniyet Med J: 25 (2)
Volume: 25  Issue: 2 - 2010
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.The efficiency of pamidronate treatment on children with osteogenesis imperfecta
Mehmet Nuri Özbek, Bilgin Yüksel, Neslihan Önenli Mungan, Ali Kemal Topaloğlu, Derya Çıtırık
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.052  Pages 52 - 57
Osteogenezis imperfekta düşük kemik kitlesi ve artmış kemik frajilitesi ile karakterize ektraselüler matriksin genetik bir hastalığıdır. Sodyum bifosfonat tedavisi ile osteogenezis imperfektalı hastaların çoğunda kemik dansitesinde hızlı bir artış, kronik kemik ağrılarında ve kırık sayısında azalma ile mobilitede iyileşme sağlanmaktadır. Bu çalışmaya siklik bifosfonat tedavisi alan 16’sı kız toplam 31 osteogenezis imperfektalı çocuk alındı. Hastaların ortalama yaşları 8.80±5.04 yıl olup dokuzu tip 1, 11’i tip 3 ve 11’i tip 4 olarak değerlendirildi. Hastalar ortalama 3.43±1.91 yıl süreyle (9 ay - 6 yıl), ortalama 12,2 mg/kg/yıl dozunda ve 2-4 aylık dönemler halinde bifosfonat tedavisi aldılar. Tedavi öncesi hastaların sekizinde 15 ve üstü sayıda kırık oluşmuştu. Tedavi öncesi kırık sayıları yıllık ortalama 7.45±5.33 iken tedavi ile bu sayı 1.70±1.90/yıl’a geriledi. Tip 1 ve Tip 4 olarak değerlendirilen hastalardan 10’unda tedavi sonrası hiç kırık gözlenmezken iki hastanın tedavi ile kırık sayılarında herhangi azalma olmadı. Pamid-ronat tedavisi ile kemik mineral yoğunluğu Z skorlarında ilk 3 yıl artış gözlenirken sonraki yıllarda bu artışın durduğu ve yıllar içinde bir miktar azaldığı saptandı. Pamidronat tedavisi ile kas gücünde artış, yürüme fonksiyonunda düzelme gözlenirken boy SDS’lerinde herhangi bir değişiklik izlenmedi. Sonuç olarak osteogenezis imperfektalı çocuklarda pamidronat tedavisi ile kemik mineral yoğunluğunda artış, kırık sayısında ve ağrıda belirgin azalma ve mobilitede artış sağlanması ile yaşam kalitesinde belirgin düzelme elde edildiği gözlendi.
Osteogenesis imperfecta is a genetic disorder of extracellular matrix, characterized with decreased bone mass, and increased bone fragility. Sodium bisphosphonate treatment leads to a quick increase in bone mineral density with resultant reduced bone pain, fracture rate, and immobility in osteogenesis imperfecta. In this study we evaluated the data of 31 children, of 16 female, aged 8.80±5.04 years, with osteogenesis imperfecta who were treated with cyclic bisphosphonates. Nine patients were diagnosed as type I, eleven were type III, and eleven were type IV. All patients received bisphosphonate at a mean dose of 12.2 mg/kg/year, once every two-four months. Mean duration of this treatment is 3.43±1.91 years (9 months-6 years). Before treatment number of fracture were minimum 15 in eight patients. The number of fracture were decreased to 1.70±1.90 from 7.45±5.33 with bisphosphonate treatment. Although ten patients with osteogenesis imperfecta type I and IV had no fracture after treatment, we did not observe a decrease in the number of fractures in two patients. Bone mineral density Z-scores increased in the first three years of bisphosphonates treatment, however this increment was stopped and decreased slow rate in the following years. Ambulation scores and muscle were decreased in all patients. We did not observe any beneficial effects of bisphosphonates on the height SDS. In conclusions our data demonstrated that bisphosphonates have dramatically beneficial effect on bone mineral density, rate of fracture, bone pain, and mobility, which leads a higher quality of life in children with osteogenesis imperfecta.

2.Searching parameters that effects on knee and hip osteoarthritis and comparing with quality of life
Şeyma Kolukısa, Raife Şirin Atlığ, Afitap İçağasıoğlu, Esma Demirhan
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.058  Pages 58 - 66
Bu çalışmada kalça ve diz osteoartritli (OA) hastalarda ağrı, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması, bunlara etki eden faktörlerin saptanması amaçlandı. Çalışmaya Sağlık Bakanlığı Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran, ACR (American College of Rheumatology) kriterlerine göre kalça OA tanısı almış 60 hasta ile diz OA tanısı almış 90 hasta alındı. Demografik verileri kaydedildi. Değerlendirme için VAS (Visual Analog Scale), WOMAC (Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis Index), Harris kalça skalası, SF-36 (Medical Outcomes Study Short Form Health Survey) kullanıldı. Radyolojik değerlendirme için Kellgren-Lawrence skalasından faydalanıldı. Grupların yaş ortalaması, cinsiyet dağılımı, eğitim düzeyi, meslek grupları ve vücut kitle indeksi ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık yoktu. Kalça OA’i olan kadınlarda ağrı düzeyi, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi erkeklere göre daha kötü bulundu. Diz OA’i olan kadınlarda yaşam kalitesinin fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, genel sağlık altbaşlıkları etkilenmiş olarak bulundu. Diz OA’i olan obez hastalarda fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesinin fiziksel fonksiyon alt başlığı olumsuz etkilenirken, kalça OA’inde obezitenin ağrı, fonksiyon ve yaşam kalitesi üzerine bir etkisi saptanmadı. Egzersiz yapan kalça OA’li hastalarda ağrı, fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi yapmayanlara göre daha iyi bulundu. Diz OA’de de ağrı ve yaşam kalitesi üzerine egzersizin olumlu etkisi saptandı. Radyolojik evre, her iki grup içinde fonksiyonel kapasite ve yaşam kalitesi ile istatistiksel olarak ilişkiliydi. Kalça OA’li ve diz OA’li hasta gruplarının ağrı, fonksiyonel kapasite ve yaşam kaliteleri açısından karşılaştırılmalarında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı.
This study aimed to compare pain, functional status and quality of life of the patients with knee and hip osteoarthritis and to asses the affect of the variables. Study was performed at Göztepe Education and Training Hospital Physical Medicine and Rehabilitation outpatient clinic. Patients whose diagnoses were knee osteoarthritis (n=90) and hip osteoarthritis (n=60) according to the ACR criteria were included in the study. Their demographic datas were noted. Radiologic grading was assessed by using Kellgren and Lawrence criteria. Outcome measures included VAS, WOMAC, Harris Hip Score and SF-36. There were no statistically significant difference between the groups according to mean ages, sex distrubition, education level, occupation groups and body mass indexes. According to the pain, physical function and quality of life, women with hip osteoarthritis were more affected negatively then men. Physical function, physical role, general health subscales of the QOL were affected in women with knee osteoarthritis. Although obese knee osteoarthritis patients functional status and physical fuction subscale of QOL found negatively affected, there were no affect of obesity on pain, function and quality of life in hip osteoarthritis patients. It was detected that exercises had a positive affect on pain scores, functional status and QOL of hip osteoarthritis patients; and on pain scores and QOL of knee osteoarthritis patients. Radiologic grade was statistically correlated with functional status and QOL in both of the groups. We didn’t detect any statisticaly significant difference between hip osteoarthritis and knee osteoarthritis groups according to pain, functional status and QOL.

3.Comparison of percutaneus and surgical tracheostomy in ICU
A. Esra Sağıroğlu, Erhan Ağkoç, Yekbun Doğan, Volkan Gömeçlioğlu, Zeynep Orhon, Cenk Yavaş, A. Şefik Çağlar, Melek Çelik
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.067  Pages 67 - 70
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, PDT ile CT’nin; oksijenizasyon, hemodinamik parametreler ve erken dönem komplikasyonlar üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya alınan 65 olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Grup I: PDT uygulananlar, Grup II: CT uygulananlar olmak üzere 2 gruba ayrıldı. Olguların demografik verileri, trakeostomi öncesi entübe olarak geçen süreleri, trakeostomi girişim süreleri ve YBܒnde kalış süreleri saptandı. Trakeostomi öncesi (t0), perkütan giriş-cerrahi insizyon (t1), dilatasyon (t2), kanülasyon (t3), ve trakeostomi girişimi bitiminde (t4) ölçülen sistolik, diyastolik arter basınçları (SAB, DAB), kalp atım hızları (KAH) ve periferik oksijen satürasyonları (SpO2) değerleri, girişim öncesi ve sonrası alınan arter kan gazı (AKG) örnekleri ile erken komplikasyonlar incelendi.
BULGULAR: Gruplar arasında demografik verilerde farklılık yoktu. Grupların trakeostomi girişim süreleri ortalaması CT grubunda istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.001). Girişim boyunca ölçülen SAB, DAB, KAH ve SpO2 değerleri açısından gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı.Girişim öncesi ve sonrası AKG örneklerinde; PDT grubu girişim sonrası pH ortalama değerleri CT grubundan istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulundu (p<0.05). Komplikasyon olarak sadece PDT grubunda 2 olguda, CT grubunda 4 olguda minör kanama saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuçta PDT tekniğinin, CT tekniğine göre oksijenizasyon, hemodinamik parametreler ve erken komplikasyonlar açısından farklılık oluşturmadan, daha kısa sürede gerçekleştirilen bir teknik olduğu saptandı.
INTRODUCTION: The aim of the study is to compare the haemodynamic,oxigenation parameters,and early complications after percutaneous and surgical tracheostomies.
METHODS: 65 patients were assessed retrospectively. The data of the patients (demographic data, entubation period before tracheostomy, the time of the procedure, length of stay in the intensive unit) were recorded. Hemodynamic variables (systolic and diastolic blood pressures, heart rate), SpO2, were measured before tracheostomy (t0), during percutaneous or surgical incision (t1), dilation (t2), cannulation (t3), the end of the procedure and arterial blood gases were evaluated before and after the procedure, and the complications were recorded also.
RESULTS: There was no difference in demographic parameters. The time of the procedure was significantlly long in surgical tracheostomy (p<0.001). There wasn’t any difference in SBP, DBP, HR, SpO2 values. Postoperatuar arterial blood gases pH measurements were higher in PT group. Bleeding was recorded in 4 patients of surgical tracheostomy and in 2 patients of PT.
DISCUSSION AND CONCLUSION: PT, with no difference in oxygenation hemodynamic parameters and complications is estimated as a speedy technique compared to ST.

4.Evaluation of the efficacy of intravitreal injection of triamsinolone acetonide in patients with diabetic macular edema
Banu Torun Acar, Suphi Acar
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.071  Pages 71 - 77
GİRİŞ ve AMAÇ: Diyabetik maküla ödemi (DMÖ) olan olgularda intravitreal 0.1 ml/4 mg triamsinolon asetonid enjeksiyonu (IVTA) sonrasında görme keskinliği (GK), göziçi basıncı (GİB) ve santral maküla kalınlığı (SMK) değişimlerini incelemek.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Diffüz diyabetik maküla ödemi olan 50 hastanın 50 gözü çalışmaya alındı. Topikal anestezi altında 0.1 ml/4 mg triamsinolon asetonid (TA) intravitreal olarak enjekte edildi. Hastalarda düzeltilmiş en iyi görme keskinliği (DEİGK), göziçi basınçları (GİB) ve optik kohorens tomografi (OKT) ile SMK değerleri belirlendi. Hastaların enjeksiyon sonrası 1. gün, 1. hafta, 1. ay, 3. ay, ve 6. ayda kontrolleri yapıldı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 59.60±11.62 (35-80 yıl), ortalama takip süresi 7.36±4.51 ay (6-24 ay) idi. Hastaların enjeksiyon öncesi görme keskinliği 0.19±0.16 olup enjeksiyonu takiben görme keskinliği 1.hafta 0.20±0.16, 1.ay 0.26±0.20, 3. ay 0.28±0.20 ve 6. ay 0.23±0.21 idi. Preoperatif görme keskinliğine göre 1. hafta, 1. ay, 3. ay ve 6. ay görme keskinliğinde artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Hastaların ortalama GİB değerleri enjeksiyon öncesi 15,64±2,71 mmHg iken enjeksiyon sonrası 1. haftada 17,68±2,38 mmHg, 1. ayda 20,82±3,14 mmHg, 3. ayda 18,57±1,99 mmHg, 6. ayda ise 16,50±2,17 mmHg olarak ölçüldü. Ortalama SMK değerleri enjeksiyon öncesi 501,39±154,50 μm, 1. ayda 304,86±145,40 μm, 3. ayda 252,50±156,26 μm, 6. ayda 362,56±163,44 μm olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diyabetik maküla ödeminde intravitreal triamsinolon enjeksiyonu, hastaların büyük bir kısmında OKT ile tespit edilebilen anatomik düzelme ve erken dönemde görme artışı sağlamaktadır. En önemli komplikasyonları göziçi basıncı artışı ve geç dönemde ortaya çıkan katarakt gelişimidir.
INTRODUCTION: To investigate the visual acuity, intraocular pressure and central macular thickness response after intravitreal triamcinolone acetonide injection (IVTA 0.1 ml/4 mg) for treating diabetic macular edema (DME).
METHODS: Fifty eyes of 50 patients with DME were included in the study. Triamcinolone acetonide (TA) 0.1 ml/4mg was injected intravitreally under topical anesthesia. The best corrected visual acuity (BCVA), intraocular pressure (IOP) and central macular thickness (CMT) with optic cohorence tomography (OCT) values before and 1 week, 1 month, 3 months and 6 months after IVTA injection were noted.
RESULTS: The mean age of patients were 59.60±11.62 (35-80 year), the mean follow-up period was 7.36±4.51 months (6-24 months). The visual acuity of the patients were 0.19±0.16 before injection and after injection 1. week 0.20±0.16, 1. month 0.26±0.20, 3. months 0.28±0.20 and 6. months 0.23±0.21. The visual acuity improved significiantly from baseline at the first week, first months, 3. months and 6. months (p<0.05). The mean IOP before injection was 15,64±2,71 mmHg, at 1. week, 1. month, 3. months and 6. months after the injection were respectively 17,68±2,38 mmHg, 20,82±3,14 mmHg, 18,57±1,99 mmHg, 16,50±2,17 mmHg. The mean CMT at baseline, 1. month, 3. months and 6. months were respectively 501,39±154,50 μm, 304,86±145,40 μm, 252,50±156,26 μm, 362,56±163,44 μm.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In diabetic macular edema, intravitreal triamcinolone injection cause significiant anatomical improvement demonstrated by OCT, and functional improvement in short-term. The most common complications are intraocular pressure elevation and cataract development in the long-term.

5.Risk factors for histopathological and neoplastic diseases in unilateral sinonasal polypoid masses
Tülay Erden Habeşoğlu, Mehmet Habeşoğlu, Sema Zer Toros, Barış Naiboğlu, Mehmet Sürmeli, Erol Egeli
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.078  Pages 78 - 81
GİRİŞ ve AMAÇ: Tek taraflı sinonazal polipoid kitlelerin histopatolojik değerlendirilmesi ve klinik semptomlar ile radyolojik değerlendirmenin neoplazi ayrıcı tanısındaki yeri.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde 2005-2009 yılları arasında tek taraflı sinonazal polipoid kitle nedeni ile 47’si opere edilen 49 hastanın postoperatif biyopsi verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların başvuru anındaki şikayetleri, hekimin bulguları ve radyoloji ile patoloji raporları değerlendirildi.
BULGULAR: Preoperatif patoloji sonucu doğrultusunda olguların 47’sine endoskopik sinüs cerrahisi uygulanmış ve postoperatif patolojik değerlendirme yapılmıştır. Preoperatif biyopsi sonucu Non-Hodgkin Lenfoma olarak gelen 1 hasta kemoterapi almak üzere Onkoloji Kliniği’ne sevk edilmiştir. Preoperatif biyopsi sonucu Ameloblastoma olarak gelen 1 hasta ise radikal cerrahiyi kabul etmemiştir. Endoskopik sinüs cerrahisi uygulanan hastaların postoperatif patolojik değerlendirilmesinde 38 hastada inflamatuar nazal polipozis, 4 hastada İnverted Papillom, 2 hastada Schwannom, 1 hastada Pleomorfik Adenom, 1 hastada Myxoma ve 1 hastada ise Skuamöz Hücreli Karsinom saptanmıştır. Primer patolojide neoplastik hastalığın rol oynadığı vakalarda burun kanaması, yüz veya gözde şişlik ile radyografide kemik destrüksiyonu mevcudiyetinin non-neoplastik patolojilere göre daha sık olduğu gözlemlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tek taraflı polipoid görünümlü burun kitleleri, Kulak Burun Boğaz uzmanının klinikte sık karşılaştığı bir durumdur. En sık sebebi inflamatuar nazal polipozis olmakla beraber malignite riski göz ardı edilmemelidir. Bu nedenle dikkatli bir öykü, fizik muayene ve kitlenin gerek yayılımının gerekse çevre dokulara invazyonunun gösterilebilmesi için radyolojik olarak değerlendirilmesi önemlidir. Burun kanaması, yüzde şişlik ve radyografide kemik destrüksiyonu tespit edilen hastalarda malignite ihtimalinin yüksek olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Bu sebeple tüm tek taraflı nazal polipoid kitlelerde rutin histopatolojik değerlendirme yapılmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of this study was to examine unilateral nasal polyposis histopathologically and to determine the diagnostic criterias clinically and radiologically.
METHODS: A retrospective analysis was performed on patients presenting to our clinic between 2005-2009. 47 of 49 patients were operated. Histopathological diagnosis, symptoms and radiological findings of patients and endoscopic results were evaluated.
RESULTS: According to preoperative histopathological results 47 of the patients had endoscopic sinus surgery and postoperative histopathological diagnosis were done. Patient who had Non-Hodgkin Lymphoma was sent to Oncology Clinic in order to take chemotherapy. The other patient who had Ameloblastoma on preoperative diagnosis refused a radical operation because of the extension of the disease. Postoperative histopathological diagnosis of 47 patients were; inflammatory nasal polyposis (n=38), Inverted Papilloma (n=4), Schwannoma (n=2), Pleomorphic Adenoma (n=1), Myxoma (n=1), Squamous cell carcinoma (n=1). In patients with neoplastic disease epistaxis, facial and orbital swelling and bone destruction radiologically were observed significantly more than in patients with non-neoplastic diseases.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Unilateral nasal polypoid mass is a common finding among Otorhinolaryngologists. Although the most common diagnosis is inflammatory nasal polyposis, the risk of malignancy should not be omitted. Therefore a careful history, clinical examination and radiographic studies in order to determine the extension of the disease, are important. Patients with epistaxis, facial and orbital swelling and bone destruction radiologically had higher risk of malignancy. Thus, unilateral nasal polypoid mass deserves routine histopathological examination.

6.Evaluation of diastolic function in rheumatoid arthritis by doppler echocardiography and tissue doppler imaging
Ümit Mutlu Taş, M. Ali Erdoğan, Bülent Eralp, Nail Bambul, Hilmi Çiftçi
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.082  Pages 82 - 85
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmamızda klinik olarak kalp hastalığı belirtileri göstermeyen romatoid artritli (RA) hastalarda romatoid artritin sol ventrikül diyastolik fonksiyonu üzerine etkisini konvansiyonel ve doku Doppler ekokardiyografi ile araştırmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Romatoloji tarafından tanısı konmuş ve kardiyak hastalığı olmayan 51 RA tanılı hasta (9 erkek, 42 kadın) ile 52 sağlıklı insan( 11 erkek, 41 kadın) çalışmaya alındı. Ekokardiyografik incelemeyi yapan hekim, hastayı mı yoksa sağlıklı bireyi mi incelediği hakkında bilgi sahibi değildi..
BULGULAR: RA'li hastalarda hastalığın süresi 12 ay ile 240 ay arasında (ortalama 85.01±58.47 ay) idi. Mitral kapak geç doluş hızı (A) RA’lı olgularda kontrol grubuna oranla daha yüksekti (p<0.01). RA'li olgularda ortalama E/A değeri 0.98±0.34, kontrol gurubunda ise ortalama E/A değeri 1.21±0.29 bulundu (p<0.01). Doku Doppler ekokardiyografik incelemede mitral annuler erken diyastolik hızı (E'), RA'li hastalarda kontrol gurubuna oranla daha düşüktü (12.82±3.75 cm/s ve 14.57±3.33 cm/s, p<0.05). E/E' değeri RA'li hastalarda daha yüksek bulundu (6.15±2.13 ve 5.45±1.29, p<0,049).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kalp hastalığı olmayan RA'li hastalarda konvansiyonel ve doku Doppler tetkiki ile diyastolik disfonksiyon saptandı. Hastalığın başlangıç yaşından bağımsız olarak diyastolik disfonksiyon ile hastalık süresi arasında korrelasyon vardı. Bu bulgular hastalığın sebep olduğu myokardiyal hasarı desteklemektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the effect of rheumatoid arthritis on left ventricular diastolic function, analyzing conventional Doppler and tissue Doppler imaging.
METHODS: 51 patients with RA and 52 healthy persons were included in this study. Duration of disease ranged from 12 to 240 months (mean 85,01±58,47 months). All the patients and control group were evaluated by M-mod, two-dimensional conventional Doppler echocardiography and tissue Doppler imaging. Echocardiographer was unaware of the clinical information or outcome of the patients.
RESULTS: Among conventional Doppler echocardiographic transvalvular mitral flow parameters, A (late diastolic flow velocity) value were higher in patients with RA than that in the control group (p<0,01). E (early diastolic flow velocity)/A ratio was found to be lower in patients with RA than that in the control group (p<0,01). Mitral annular early diastolic velocity (E’), among tissue Doppler echocardiography parameters, was found to be lower in patients with RA than that in the control group (12.82±3.75 cm/s ve 14.57±3.33 cm/s, p<0.05). The E/E’ ratio ratio was found to be higher in RA patients compared with that in the control group (6.15±2.13 ve 5.45±1.29, p<0,049).
DISCUSSION AND CONCLUSION: At present, it is concluded that RA patients, in the absense of clinical evidence of heart disease, show diastolic dysfunction characterized by impaired E/A ratio, E’/A’ ratio and E/E’ ratio. The results suggests a subclinical myocardial ivolvement in RA patients.

7.Clinical and epidemiological characteristics of patients with alopecia areata seen in dermatology clinic
Mualla Polat, Ali Haydar Parlak, Betül Şereflican
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.086  Pages 86 - 90
GİRİŞ ve AMAÇ: Alopesi areata; skarsız kıl kaybı alanları ile karakterize bir hastalık olup değişik klinik formlarda saptanabilir. Yerli ve yabancı literatürde hastalığın epidemiyelojisi ile ilgili farklı veriler sunulmuştur. Bu çalışmada Bolu bölgesindeki olguların epidemiyelojik verilerinin saptanması ve literatürle karşılaştırılması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya Ocak 2003-Temmuz 2008 tarihleri arasında Dermatoloji polikliniğine başvuran alopesi areatalı 144 hasta dahil edildi. Tüm hastalarda yaş, cinsiyet, aile öyküsü, hastalık süresi, lezyonun lokalizasyonu, atak sayısı, eşlik eden hastalık ve uygulanan tedaviye alınan cevap gibi klinik ve demografik veriler kaydedildi. Sonuçlar literatürdeki diğer çalışmalarla karşılaştırıldı.
BULGULAR: Hastaların 50’si (% 34,78) kadın, 94’ü (% 65,22) ise erkekti. Hastaların yaş ortalaması 26,72 yıl (standart sapma 12,91 yıl; dağılım 3-61 yıl) idi. Hastalar yaşlarına göre 6 ayrı kategoriye ayrıldıklarında, kadın hastaların daha çok ikinci dekadta (yaş aralığı 11-20 yıl), erkeklerin ise üçüncü dekadta (yaş aralığı 21-30 yıl) toplandığı gözlendi. Tanı hastaların 123’ünde alopesi areata, yedisinde alopesi üniversalis, altısında ise alopesi totalis idi. Tüm hastalarda en sık tutulum bölgesi saçlı deri olup bunu erkeklerde sakal, kadınlarda ise kaş tutulumu izlemekteydi. Yedi hastada (bir erkek, altı kadın) eşlik eden otoimmün hastalık olarak tiroidit ve vitiligo mevcuttu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Hastalarımızın klinik karakteristik özellikleri ve demografik verileri Türkiye’de yapılan diğer çalışmalarla uyumlu idi. Ancak bu sonuçlar yabancı tıbbi literatürde yayınlanmış çalışmalardan oldukça farklılık göstermekteydi. Çalış-mamızın toplumumuzda alopesia areata ile ilgili epidemiyolojik verilerin oluşturulmasına katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz.
INTRODUCTION: Alopecia areata is characterized by nonscarring hair loss and may be determined in several clinical forms. Distinct data’s have been reported in national and foreign medical literature about the epidemiology of this disease. The aim of this study was to determine the epidemiologic data’s of patients localized in Bolu and compare these data’s with literature.
METHODS: The study population consisted of 144 patients with alopecia areata seen in dermatology outpatient clinic between January 2003 and July 2008. Clinical and demographic parameters such as age, gender, family history, duration, extent and localization, number of attacks, associated diseases and response to the treatment were recorded in all patients. The results were compared with other studies reported in the literature.
RESULTS: There were 50 female (35,78 %) and 94 male (65,22 %) patients. The average age of patients was 26,72 years (standard deviation 12,91 years; range 3 to 61 years). According to the classification of the patients into six age subgroups, the highest frequency was observed at the second decade (age range 11-20 years) in female patients, and third decade (age range 21-30 years) in male patients. The diagnosis was alopecia areata in 123 patients, alopecia universalis in seven patients, and alopecia totalis in six patients. The most commonly involved area in all patients was scalp, that was followed by beard involvement in male and eyebrow involvement in female patients. Seven patients (one male, 6 female) had tyroiditis and vitiligo as an asscoiated autoimmune disease.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Clinical characteristic features and demographic data’s of our patients were consistent with other studies reported from Turkey. However these results appeared quite different from the studies published in foreign medical literature. We conclude that our study might contribute to generate epidemiological data’s about alopecia areata in our population.

CASE REPORTS
8.Intrauterine device in sigmoid colon as an incidental finding
Zehra Öztürk, Taner Usta, Mustafa Acet, Uğur Ateş, Bilhan Sidal
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.091  Pages 91 - 92
Intrautreine device is a contraception method which has been used for a long period of time with proved efficacy. Uterine perforation and IUD migration are rare complications of this method. Sigmoid colon is a very rare site for perforation with a few case reports. In this work we report a 38 year old patient with sigmoid perforation of IUD diagnosed as an incidental finding eight years after initial application. Since perforation and migration had occurred without symptoms in our patient, we have tried to highlight the importance of periodic controls in even asymptomatic patients because of the potential complications of perforation such as sepsis and intestinal obstruction.

9.Bilateral congenital patellar dislocation: A case report
Bahadır Gökçen, Nadir Aydemir, Bahattin Ünsaç, İrfan Esenkaya
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.093  Pages 93 - 96
Congenital patellar dislocation is a state that patella is dislocated at birth. Our case is, bilateral congenital patellar dislocation relevant with Down syndrome. At this case report presentation, bilateral congenital patellar dislocation and bilateral surgical treatment committed at the same seance and its results will be mentioned.

10.Pilomatrixoma of the head and neck region
Osman İlkay Özdamar, Neslihan Zeren, Gül Acar, Emre Kaytancı, Muhammet Tekin
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2010.097  Pages 97 - 100
Pilomatrixoma is an uncommon benign tumor that arises from hair cortex cells. Generally; that this tumor is hard, slow growing, located dermal or sub dermal is also known as the name of calcifying epithelioma of Malherbe’s. This lesion may occur at any age from infancy to elder and is the most common under age 20. Female to male ratio is 3/2 with female predominance. Approximately half of the cases are in the head and neck area. Although the head and neck region is the most frequent area where pilomatrixoma evolves, otolaryngologists do not have sufficient information and experience about the disease. Generally, this leads to misdiagnose of the lesion preoperatively. Therefore, clinical diagnostic features must be well known by the physician. This provides accurate diagnosis of almost all cases preoperatively. In this paper, we present a 22 year-old female patient with diagnosis of pilomatrixoma in the neck region. Despite close excision to the lesion, the recurrence rate is very low. The purpose of this our case presentation is awareness of the disease and its clinical diagnostic features by the physicians, especially otolaryngologists.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved