Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 35 Issue : 1 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index












Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 35 (1)
Volume: 35  Issue: 1 - 2020
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Contents

Pages I - VIII

ORIGINAL ARTICLE
3.Efficacy and Safety of İntranasal Medical Management in Pediatric Patients With İdiopathic Recurrent Epistaxis
Osman İlkay Özdamar, Gul Ozbilen Acar
doi: 10.5222/MMJ.2020.78614  Pages 1 - 7
Amaç: Çalışmanın amacı, idiyopatik rekürren pediatrik epistaksis hastalarında topikal tıbbi tedavinin etkinliğini ve güvenliğini hem antimikrobiyal hem de nemlendirici bir ajanın intranazal uygulanmasının birinci basamak tedavi yöntemi olarak incelemektir.
Materyal ve Metod: İzlemin hasta kayıtlarının gözden geçirilmesiyle seçilen idiyopatik tekrarlayan burun kanaması olan 326 pediatrik hastanın 67'si çalışmaya dahil edildi. Çalışma iki grubun analizi olarak tasarlanmıştır: bir grupta hiperemik burun mukozasına sahip 35 pediatrik hasta (toplam kohortun % 52.2'si) ve ikinci grupta hipervasküler burun mukozasına sahip 32 pediatrik hasta (toplam kohortun % 47.8'i) tedaviden önce fizik muayeneleri yapılmış uygun hastalar olarak seçilmiştir.
Bulgular: Çalışma 36 erkek (toplam kohortun % 53.7'si) ve 31 kadın (toplam kohortun % 46.3'ü) olmak üzere toplam 67 çocuk hasta (3-17 yaş arası) ile gerçekleştirildi. Yaş ortalaması 9.78 ± 4.09 idi. Gruplar arasında yaş, takip süresi ve burun kanaması nüks süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p> 0.05). Hiperemik nazal mukoza grubunun % 22.9'unda (8/35) ve hipervasküler nazal mukoza grubunun % 34.4'ünde (11/32) burun kanaması nüksü görüldü (p> 0.05).
Sonuç: Daha invaziv epistaksis kontrol yöntemlerinden önce, idiyopatik tekrarlayan epistaksisi olan pediatrik hastalar için hem intranazal antimikrobiyal merhem hem de mukozal nemlendirici jelin birlikte kullanımının etkili, invaziv olmayan ve kolayca uygulanabilir bir tıbbi tedavi seçeneği olarak kullanılmasını öneriyoruz.
Objectives: The goal of the study was to verify the efficacy and safety of topical medical management in idiopathic recurrent pediatric epistaxis patients by usage of both an antimicrobial and a moisturizing agent intranasally as a first-step management modality.
Materials and Methods: Sixty-seven out of 326 pediatric patients with idiopathic recurrent epistaxis selected on a chart review of follow-up were enrolled in the study. The study was designed as an analysis of two groups: one group included 35 individuals (52.2% of the total cohort) having a hyperemic nasal mucosa and the second group included 32 individuals (47.8% of the total cohort) having a hypervascular nasal mucosa on physical examination before treatment.
Results: The study was performed with a total of 67 children (age range 3-17 years) including 36 males (53.7% of total cohort) and 31 females (46.3%of total cohort). The mean age was 9.78±4.09. There was no statistically significant difference between the groups in terms of age, follow-up duration and recurrence time of epistaxis (p>0.05). Recurrence of epistaxis was seen in 22.9% (8/35) of hyperemic nasal mucosa group and in 34.4% (11/32) of hypervascular nasal mucosa group, there was no statistically significant difference between them (p>0.05).
Conclusion: We advise the use of both an intranasal antimicrobial ointment and a mucosal moisturizing gel as an effective, noninvasive and easily applicable medical treatment option for pediatric patients with idiopathic recurrent epistaxis before more invasive methods of epistaxis control.

4.Comparative Analysis of Maternal and Fetal Outcomes of Pregnancies Complicated and Not Complicated With Hyperemesis Gravidarum Necessitating Hospitalization
Taner Günay, Abdulkadir Turgut, Reyhan Ayaz Bilir, Meryem Hocaoglu, Ergul Demircivi Bor
doi: 10.5222/MMJ.2020.57767  Pages 8 - 14
Amaç: Hastaneye yatarak tedavi gerektiren hiperemezis gravidarum (HG) ile komplike gebelikler ile hiperemezis gravidarum görülmeyen gebeliklerin maternal ve fetal sonuçlarını karşılaştırmak.
Yöntem: Tek merkezde yapılan bu retrospektif çalışmaya 2015 Mart ile 2018 Ocak arasında tekil doğum yapan 386 kadın dahil edildi. 386 kadının 186’sı (ortalama ± SD yaş: 30.7 ± 5.9 yıl) gebeliğin ilk 20 haftasında hiperemezis gravidarum nedeniyle hastaneye yatırılan kadınlardan oluşurken hiperemezis gravidarum görülmeyen 200 kadın kontrol grubu olarak oluşturdu.
Bulgular: HG ve kontrol grupları arasında maternal özellikler, ve sırasıyla gebelik yaşı (ortalama 38.6 ve 39.0 hafta), doğum şekli (normal spontan doğum, % 78.0 ve% 80.0), fetal cinsiyet (kız, % 53.2 ve % 48.5), doğum ağırlığı (ortalama 3250 g ve 3275 g) ve 5 dakikalık APGAR skorları (≥7, % 97.3 ve % 97.5) farklılık görülmedi. Olumsuz gebelik sonuçları olarak değerlendirilen preterm doğum (%8.1 ve %11.0), SGA (%5.9 ve %9.5), hipertansif hastalıklar (%5.4 ve %7.5), dekolman plasenta (%1.1 ve %0.5) ve GDM (%3.8 ve %2.5) görülme oranları da benzer bulundu. Gebelik sırasında kilo kaybı hiperemezis gravidarum grubundaki kadınların% 91.3'ünde görülürken, kontrol grubundaki kadınların hiçbirinde gebelik sırasında kilo kaybı görülmedi (p <0.001).
Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, geniş ölçekli başka çalışmalarla doğrulanmak üzere, hiperemezis gravidarumun olumsuz fetal ve maternal komplikasyonlarla ilişkili olmayabileceğine işaret etmektedir.
Objective: To compare maternal and fetal outcomes of pregnancies complicated and not complicated with hyperemesis gravidarum (HG) necessitating hospitalization.
Method: A total of 386 women with singleton deliveries between March 2015 and January 2018 were included in this retrospective single-center study. Of 386 women, 186 women (mean±SD age: 30.7±5.9 years) who were hospitalized with HG within the first 20 weeks of gestation comprised the hyperemetic pregnancy group, while 200 women without HG during pregnancy served as a control group.
Results: No significant difference was noted between the HG and control groups in terms of maternal characteristics, gestational age (median 38.6 and 39.0 weeks, respectively), type of delivery (normal spontaneous delivery in 78.0% and 80.0%, respectively), fetal gender (female: 53.2% and 48.5%, respectively), birthweight (median 3250 g and 3275 g, respectively) and 5-min APGAR scores (≥7 in 97.3% and 97.5%, respectively). Adverse pregnancy outcomes were also similar between groups including preterm birth (8.1% and 11.0%, respectively), SGA (5.9% and 9.5%, respectively), hypertensive disorder (5.4% and 7.5%, respectively), placental abruption (1.1% and 0.5%, respectively), stillbirth (0.0% and 0.5%, respectively) and GDM (3.8% and 2.5%, respectively). Weight loss during pregnancy was evident in 91.3% of women in the HG group, while none of women in the control group had weight loss during pregnancy (p<0.001).
Conclusions: The findings of this study seem to indicate that HG may not be related with adverse fetal and prenatal outcome and this conclusion needs to be clarified with large scaled investigations.

5.Comparison of Work-Related Stress Between Emergency Medicine and Internal Medicine Doctors: A Single Center Cross-Sectional Study
Kurtulus Aciksari, Hasan Turan Karatepe
doi: 10.5222/MMJ.2020.06432  Pages 15 - 22
Amaç: Bu çalışmada, Acil Tıp ile İç Hastalıkları bölümlerinde çalışan hekimlerin psikolojik iyilik halleri ile stres düzeylerinin incelenerek karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Metot: Bu araştırma, bir eğitim ve araştırma hastanesinde yapılan kesitsel bir çalışmadır. Çalışmaya 39 hekim katıldı. Ölçeklendirmelerden Profesyonel Yaşam Stres Ölçeği (PYSÖ), Beck Anksiyete Envanteri (BAE), Beck Depresyon Envanteri (BDE) ve Kabul Eylem Formu-II (KEF-II) kullanıldı.
Bulgular: Analize dahil edilen 39 hekimden (%56,4’ü kadın, ortalama yaş: 32,6 ± 6,8) 19’u (%48,7) acil ve 20’si (%51,3) iç hastalıkları branşındaydı. Katılımcıların %66,7’sında (N=26) PYSÖ 16-30 puan aralığında hesaplanmıştır ki bu değer aralığı meslek yaşamlarında orta düzeyde streste olduklarını göstermektedir. BAE ve BDE skorları sırasıyla 0 - 36 (ortalama, 8,4±8,9) ve 0 - 29 (ortalama, 7,6±5,9) arasında değişmekteydi. Ortalama puanlar üzerinden baktığımızda bu değerler katılımcıların anksiyete ve depresif semptomlar açısından psikopatolojik sınırın altında olduklarını işaret etmektedir. Acil uzmanlarında KEF-II skorlarının anlamlı olarak düşük bulunması (p=0,049) yaşantısal kaçınmanın sadece bu grupta düşük olduğunu göstermektedir. Ayrıca çocuk sahibi olanların KEF-II skorlarının düşük olduğu saptanmıştır (p=0,028).
Sonuç: Uzun süreli acilde çalışmak, stresle başa çıkma yeteneğini arttırırken, daha yüksek stres seviyelerine neden olmaktadır. Çalışmamızda çocuk sahibi olmanın yaşantısal kaçınmada azalma ve psikolojik esneklikte artma ile birlikte olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, gruplar arasında PYSÖ, BAE ve BDE skorları açısından anlamlı bir fark bulunmamıştır.
Objective: This study aimed to examine and compare the stress levels working in Emergency Medicine (EM) and Internal Medicine (IM) Departments. In addition, the factors affecting stress levels were assessed.
Methods: This is a cross-sectional study performed in a research and training hospital. The population of the study was consisted of 39 doctors. Professional Life Stress Scale (PLSS), Beck Anxiety Inventory (BAI), Beck Depression Inventory (BDI) and Acceptance and Action Questionnaire-II (AAQ-II) were used.
Results: 39 doctors (female 56.4%; mean age 32.6±6.8) included in analysis, 19 (48.7%) were from EM, 20 (51.3%) were from IM. Twenty-six (66.7%) of the participants had a score of 16-30 points indicates a moderate range of stress in their professional life. The BAI and BDI scores of the participants ranged from 0 to 36 (mean, 8.4±8.9) and 0 to 29 (mean, 7.6±5.9), respectively, which indicates the participants were below the psychopathological limits in terms of anxiety and depressive symptoms. AAQ-II scores were found significantly lower in emergency physicians (p=0.049) that indicates that they had a lower level of experiential avoidance than others. Also, AAQ-II scores were found significantly lower in those who had children (p=0.028).
Conclusion: Working in EM departments in long-term period cause more higher stress levels while increase the ability to cope with stress. Our study shows that having children is related with decrease in experiential avoidance, hence higher levels of psychological flexibility. No significant differences had been found between the groups in terms of PLSS, BAI and BDI scores.

6.Determinants of Bone Health in Older Adults
Esma Nur Kolbaşı, Filiz Demirdağ, Kübra Yıldız, Gözde Balkaya, Sadiye Murat
doi: 10.5222/MMJ.2020.50133  Pages 23 - 28
Amaç: Bu çalışmada amaç, yaşlı bireylerde kemik sağlığını belirleyen faktörleri saptamaktır.
Metod: 65 yaş ve üzeri 313 birey (ort. yaş 74.2±6.4 yıl, %70.6 kadın) çalışmaya dahil edildi. Demografik veriler, yürüyüş hızı, kavrama kuvveti, fiziksel aktivite düzeyi (Fiziksel Etkinliğin Hızlı Değerlendirilmesi- FEHD kullanılarak) ve vitamin D seviyeleri, femur boyun (FN) ve lumbal omurgaya (LS) ait T skorları kaydedildi.
Bulgular: FN' e göre katılımcıların %40,7' si normal T skoru düzeylerine sahipken; %46,2'si osteopenik ve %13,1'i osteoporotikti. FN, yaş (r: -0.184, p<0.001), VKİ (r: 0.269, p<0.001) ve kavrama kuvvetine (r: 0.149, p: 0.009) ek olarak FEHD'nin aerobik alt skalası (FEHD-aerobik) (r: -0.133, p: 0.02) ile ilişkiliydi. Benzer şekilde LS, kadın cinsiyet (r: -0.207, p<0.001), yaş (r: 0.136, p: 0.016), vücut kitle indeksi (VKİ) (r: 0.246, p<0.001) ve kavrama kuvveti (r: 0.217, p<0.001) ile ilişkiliydi. Kemik sağlığının belirleyicileri çoklu lojistik regresyon analizi kullanılarak kararlaştırıldı. Belirleyici model içerisinde yaş, cinsiyet, VKİ, boy, kilo, kavrama kuvveti, yürüyüş hızı, FEHD-aerobik ve vitamin D yer aldı. LS bağımsız değişkeni için, model anlamlıydı (F: 10.149, p<0.001); ancak, modelde yer alan değişkenlerden yalnızca kilo (β: 0.389, p<0.001) ve kavrama kuvveti (β: 0.186, p<0.001) anlamlı belirleyiciydi. Benzer şekilde FN bağımsız değişkeni için, model anlamlıydı (F: 6.525, p<0.001) ve yalnızca iki değişken anlamlı belirleyiciydi: kilo (β: 0.371, p<0.001) ve FEHD-aerobik (β: 0.148, p: 0.009).
Sonuç: Düşük vücut ağırlığı, aerobik aktivite katılım düzeyi ve kavrama kuvveti gibi faktörler yaşlı bireylerde kemik sağlığının bozulması açısından risk faktörü olabilir.
Objective: The objective of this study was to determine the predictors of bone health in older adults.
Methods: 313 subjects older than 65 years (mean age 74.2±6.4 years, 70.6% female) were included in the study. The demographic and clinical characteristics of participants such as gait speed, handgrip strength, level of physical activity (using Rapid Assessment of Physical Activity-RAPA), vitamin D levels, T scores of femur neck (FN) and lumbar spine (LS) were collected.
Results: Based on FN, 40.7% of participants had normal bone health whereas 46.2% and 13.1% were osteopenic and osteoporotic, respectively. It was found that the FN was correlated with age (r: -0.184, p<0.001), BMI (r: 0.269, p<0.001), and handgrip strength (r: 0.149, p: 0.009) in addition to the aerobic subscale of RAPA (RAPA-aerobic) (r: -0.133, p: 0.02). Similarly, the LS was correlated with female gender (r: -0.207, p<0.001), age (r: 0.136, p: 0.016), body-mass index (BMI) (r: 0.246, p<0.001) and handgrip strength (r: 0.217, p<0.001). The predictors of bone health were analyzed with multiple logistic regression analysis. The predictor model consisted of age, gender, BMI, height, weight, handgrip strength, gait speed, RAPA-aerobic and vitamin D. For LS dependent variable, the overall model was significant (F: 10.149, p<0.001). However, only two variables were significant predictors in the model: weight (β: 0.389, p<0.001) and handgrip strength (β=0.186, p<0.001). Similarly for FN dependent variable, the overall model was significant (F: 6.525, p<0.001) and only two variables were significant predictors: weight (β: 0.371, p<0.001) and RAPA-Aerobic (β: 0.148, p: 0.009).
Conclusion: Lower levels of body weight, aerobic activity participation and handgrip strength might be risk factors for deterioration of bone health in older adults.

7.Long-term Effects of Indirect Hyperbilirubinemia on Auditory and Neurological Functions in Term Newborns
Gülser Esen Besli, Fazilet Metin, Ateş Mehmet Akşit, Sema Saltık
doi: 10.5222/MMJ.2020.26986  Pages 29 - 39
Amaç: Bu çalışmada, neonatal indirekt hiperbilirubinemi dışında başka sorunu olmayan term yenidoğanlarda, hiperbilirubineminin nörolojik gelişim ve işitme fonksiyonu üzerinde uzun dönem etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bu çalışma, indirekt hiperbilirubinemi nedeniyle yatırılarak tedavi edilen 41 term yenidoğanda ileriye dönük olarak gerçekleştirilmiştir. Hemoliz bulgusu saptanmayan hastalar sTB <20 mg/dl, 20-24.9 mg/dl, =>25 mg/dl olarak 3 gruba ayrılmıştır. Hemolitik hastalık saptanan ve sTB =>20 mg/dl olan hastalar 4. grup olarak belirlenmiştir. Maksimum sTB düzeyi, sTB >20 mg/dl üzerinde kalma süresi ve sarılık etyolojisi ile nörolojik ve işitsel fonksiyonlar arasındaki ilişki incelenmiştir. Tüm olgulara 18-24. aylar arasında ayrıntılı nörolojik muayene, Denver II gelişimsel tarama testi ve işitme testleri (otoakustik emisyon, OAE ve işitsel beyin sapı cevapları, ABR) incelemesi yapılmıştır.
Bulgular: Hastaların 5’inde (%12,2) nörolojik gelişim bozukluğu saptanmış olup, bu hastaların sadece ikisinde hemolitik hastalık mevcuttu. Hastaların 4’ünde (%9,8) işitme kaybı tespit edilmiştir. Bu hastaların ikisi işitsel nöropati spektrum bozukluğu, diğer ikisi ise koklea kaynaklı sensorinöral işitme kaybı olarak değerlendirilmiştir. Nörolojik ya da işitsel bozukluk saptanan hastaların hepsinde maksimum sTB düzeyi 25 mg/dl’nin üzerinde bulunmuştur. Maksimum sTB düzeyi 25 mg/dl’nin altındaki hastaların hiçbirinde nörolojik ya da işitsel bozukluk saptanmamıştır. Nörolojik disfonksiyon ve ABR patolojisi saptanan olguların 20 mg/dl’nin üzerinde sTB düzeylerine maruz kalma süresi, diğer hastalardan anlamlı uzun bulunmuştur (sırasıyla p: 0,007, p: 0,007; p<0,05).
Sonuç: Bu çalışma, ciddi hiperbilirubinemisi (sTB>25 mg/dl) olan, ancak belirgin hemoliz bulgusu olmayan term bebeklerde de kernikterus gelişebileceğini; bilirubin nörotoksisitesi gelişmesinde sadece bilirubin düzeyinin değil, yüksek bilirubin düzeylerine maruz kalma süresinin de etkili olabileceğini göstermektedir. Hastalarımızda saptanan yüksek işitme kaybı oranı, ciddi hiperbilirubinemisi olan term yenidoğanların olası işitme kayıplarının erken tanısı için kapsamlı işitme taraması yapılmasının önemini vurgulamaktadır.
Objective: The aim of this study was to investigate the long-term effects of hyperbilirubinemia on neurological and hearing function in term newborns.
Methods: This study was performed prospectively in 41 term newborns hospitalized for indirect hyperbilirubinemia. Patients with no signs of hemolysis were grouped as sTB <20 mg/dl, 20-24.9 mg/dl, and =>25 mg/dl. Patients with total bilirubin level =>20 mg/dl and hemolytic disease were classified as the fourth group. The relationship between maximum sTB level, duration of exposure to sTB levels >20 mg/dl and jaundice etiology with neurological and auditory functions were investigated. Detailed neurological examination, Denver II developmental screening test and hearing tests (otoacoustic emmissions, OAE and auditory brainstem responses, ABR) were performed to all patients at 18-24 months of age.
Results: Neurological dysfunction was found in 5 (12.2%). Hemolytic disease was detected in two of these patients. Hearing loss was found in 4 (9.8%) of the patients. Two of these patients had auditory neuropathy spectrum disorder and the other two had cochlear hearing loss. sTB levels of all these patients were above 25 mg/dl. No neurological disorder or hearing loss was found in the patients had a sTB<25 mg/dl. Exposure time to sTB levels above 20 mg/dl was significantly longer the patients with neurological dysfunction and pathologic ABR results (p: 0.007, p: 0.007; p<0.05).
Conclusion: This study demonstrates that kernicterus may develop in term newborns with severe hyperbilirubinemia (sTB>25 mg/dl) without any finding of significant hemolysis. Not only the bilirubin level but also the duration of exposure to high bilirubin levels may be effective in the development of bilirubin neurotoxicity. The high rate of hearing loss in our patients emphasizes the importance of screening for infants with severe hyperbilirubinemia using comprehensive auditory evaluation for early diagnosis of possible hearing loss.

8.Is There Any Possible Role Of Neurotrophin 3 in The Pathogenesis of Antrochoanal Polyp?
Onur İsmi, Cengiz Özcan, Tuba Kara, Gurbuz Polat, Osman Erdoğan, Senay Balcı Fidancı, Yusuf Vayisoğlu, Kemal Görür
doi: 10.5222/MMJ.2020.78889  Pages 40 - 46
Objective: Antrochoanal polyp (ACP) is a benign soft tissue lesion arising from the inner wall of the maxillary sinus that extends into the nasal cavity and choanae. Although it was first explained by Killian in 1906, the underlying pathogenesis has not yet been fully understood. Neurotrophins were demonstrated to have a possible role in the pathogenesis of allergic rhinitis, idiopathic rhinitis and nasal polyps. To date there is no study that investigates the function of neuronal inflammation and neurotrophins in ACP development. The objective of this study was to investigate the possible effect of Neurotrophin-3 (NT-3) in ACP pathogenesis. Material and Methods: Twenty adult patients with ACPs who were undergone endoscopic sinus surgery in our department were taken as a study group. The control group included 15 patients with concha bullosa of middle concha who were undergone lateral removal operation. Nasal tissue NT-3 staining scores of study and control groups were determined by using immunohistochemistry. Blood NT-3 levels of both groups were detected by enzyme-linked immunosorbent assay. Results: There were no statistically significant differences between these two groups regarding tissue NT-3 staining scores (p=0.843) and blood NT-3 levels (p=0.463). In addition, no statistically significant correlation has been observed between tissue NT-3 staining scores and blood NT-3 levels in both ACP (p=0.578) and control (p=0.359) group patients. Conclusion: NT-3 related neuronal inflammation does not seem to have any role in ACP pathogenesis.

9.Impact of Geriatric Nutritional Index in Contrast-Induced Nephropathy Developed in Patients with Non-ST Segment Elevation Myocardial Infarction who Underwent Percutaneous Coronary Intervention
Mehmet Küçükosmanoğlu, Arafat Yıldırım, Fethi Yavuz, Mustafa Doğduş, Salih Kilic
doi: 10.5222/MMJ.2020.86094  Pages 47 - 54
Geriatrik Beslenme İndeksinin Perkütan Koroner Girişim Uygulanmış ST Segment Yükselmesiz Miyokard İnfarktüslü Hastalarda Gelişen Kontrast Kaynaklı Nefropati Üzerine Olan Etkisi
Amaç: Geriatrik beslenme indeksi (GBİ) hastaların beslenme durumunu belirlemek için kullanılan yararlı bir araçtır. GBİ’ nin perkütan koroner girişimler (PKG) sonrasında gelişen kontrast kaynaklı nefropati (KKN) gelişimi ile ilişkisini değerlendiren bir çalışma yoktur. Biz bu çalışmamızda GBİ’nin PKG sonrası gelişen KKN’nin öngördürücüsü olup olmadığını değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Merkezimizde ST segment yüksekliği olmayan miyokard infarktüsü tanısı almış ve PKG uygulanmış 1116 hasta çalışmaya dahil edildi. GBİ hastane kayıtlarındaki veriler kullanılarak 14.89 × serum albumin (g/dL) + 41.7 × güncel vücut ağırlığı (kg) / ideal vücut ağırlığı (kg) formülü ile hesaplandı. KKN, PKG işleminden sonraki 72 saat içinde serum kreatinin seviyesinin ≥0,5 mg / dL veya başlangış düzeyinden ≥%25 oranında artması olarak tanımlandı. Hastalar KKN gelişenler (KKN (+)) ve KKN gelişmeyenler (KKN (-) ) olarak iki gruba ayrıldılar.
Bulgular: KKN (+) grubunun yaş ortalaması KKN (-) grubundan anlamlı olarak yüksekti (64.8 ± 10.67 ve 60.5 ± 10.61; p <0.001). Ortalama boy, kilo ve vücut kitle indeksi (VKİ) değerleri KKN (+) grubunda KKN (-) grubuna göre anlamlı olarak daha düşüktü (hepsi için p <0.001). GBİ ortalaması KKN (+) grubunda KKN (-) grubundan anlamlı olarak daha düşüktü (101.4 ± 8.7 vs. 112.1 ± 12.9; p <0.001). KKN (+) grubunda serum albümin düzeyi anlamlı olarak daha düşüktü (3.71 ± 0.52 g / dL ve 3.94 ± 0.53 g / dL; p <0.001). Sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu (SVEF) KKN (+) grubunda anlamlı derece de düşüktü (% 50.7 ± 9.07 ve% 54.3 ± 7.20; p <0.001).
Sonuç: Bu çalışmada, GBİ, serum albumin seviyesi, VKİ ve SVEF KKN'in bağımsız belirleyicileri olarak tespit edildi. Dahası, GBİ KKN gelişimini öngördürmede hem serum albümin seviyesinden hem de VKİ'den daha iyi bulundu.
Impact of Geriatric Nutritional Index in Contrast Induced Nephropathy in Non-ST Segment Elevated Myocardial Infarction Patients Performed Percutaneous Coronary Intervention
Objective: Geriatric nutritional index (GNRI) is a useful tool to determine the nutritional status of patients. There were no studies that evaluated the impact of GNRI in development of contrast induced nephropathy (CIN) after percutaneous coronary intervention ( PCI). We aimed to evaluate whether GNRI could predict CIN after PCI.
Method: 1116 patients with non-ST elevation myocardial infarction (non-STEMI) that performed PCI were enrolled to the present study. The GNRI was calculated using a previously reported method: GNRI = 14.89 × albumin (g/dL) + 41.7 × body weight (kg)/ideal body weight (kg). CIN was defined as an increase in serum creatinine level of ≥0.5 mg/dL or ≥25% above baseline within 72 hours after the PCI procedure. The patients were categorized into two groups: CIN (+) and CIN (–).
Results: The mean age of the CIN (+) group was significantly higher than the CIN (–) group (64.8 ± 10.67 vs. 60.5 ± 10.61; p<0.001). The mean values of height, weight, and body mass index were significanlty lower in CIN (+) group than CIN (–) group (p<0.001, for all). The mean of GNRI was significantly lower in the CIN (+) group than the CIN (–) group (101.4 ± 8.7 vs. 112.1 ± 12.9; p<0.001). Serum albumin level was significantly lower in the CIN (+) group (3.71 ± 0.52 g/dL vs. 3.94 ± 0.53 g/dL; p<0.001). Left ventricular ejection fraction (LVEF) was significantly lower in the CIN (+) group (50.7% ± 9.07 vs. 54.3% ± 7.20; p<0.001).
Conclusion: In this study, GNRI, serum albumin level, BMI, and LVEF were independent predictors of CIN. Moreover, GNRI was better than both serum albumin level and BMI in predicting CIN development.

REVIEW
10.Frequently Used Herbal Teas During Pregnancy – Short Update
Berna Terzioğlu Bebitoğlu
doi: 10.5222/MMJ.2020.69851  Pages 55 - 61
Hamilelikte bitkisel ürün kullanımın prevalansı coğrafya ve sosyo-kültürel faktörlere bağlı olarak, değişmektedir. “Doğal olan güvenlidir” inancıyla, bitkiler ve bitkisel ürünlerinin kullanımı dünya genelinde popüler hale gelmiştir ve hamilelik dönemi dahil sıklıkla kullanılmaktadır. Herhangi bir maddenin özellikle de hamilelik döneminde olası istenmeyen etkileri önemlidir, çünkü hızlı büyüyen fetüsün hücresel gelişimi ve hücre bölünmesi etkilenmeye açıktır. Bir bitkisel ürünün yanıt oluşturabilmesi için, bir ilacın yanıt oluşturması gibi, ürünün organizmanın bir bileşeni ile moleküler seviyede etkileşime girmesi gereklidir. Hamilelikte en sık kullanılan bitkisel preparatlar, genellikle en düşük konsantrasyonlara sahip olan ve en az miktarda bileşik içeren çaylar veya infüzyonlardır (kurutulmuş otların sıcak su özleri). Bu derlemenin amacı, hamilelikte en sık kullanılan, bitkisel çay olarak tüketilen bitkilerin olası toksik etkilerini özetleyerek kullanımında dikkatli olunması gerektiğinin önemini vurgulamaktır.
The prevalence of herbal medicine use during pregnancy is varying, depending upon the geographical location and socio-cultural factors. In a belief of “being natural is safe”, use of herbs and herbal products became popular worldwide and used more frequently including pregnancy period. The potential unwanted effects of any substance is more important during pregnancy period, because the rapidly growing fetus is vulnerable to be affected in growth and division at cellular level. As with medicines, herbal products must at least interact with a component of the organism at the molecular level in order to exert a response. Herbal preparations most commonly used during pregnancy were teas or infusions (hot-water extracts of dried herbs) which usually have the lowest concentrations and contain the least amount of compounds. The purpose of this review is to summarize the herbs that are most commonly used as "herbal teas" during pregnancy and their potential toxic effects to highlight the importance of caution.

CASE REPORTS
11.The Coexistence of Autoimmune Pancreatitis and Crohn's Disease in an Adolescent Case
Güzide Doğan, Ozlem Akgun, Sevim Ozdemir, Esen Gül Uzuner, Şule Poturoğlu
doi: 10.5222/MMJ.2020.02347  Pages 62 - 66
Otoimmün pankreatit çocuklarda sık görülmese de, kronik pankreatit etiyolojileri içinde yer almaktadır.
Dört ay önce kronik pankreatit tanısı alan 16 yaşındaki kız olgu, karın ağrısı ve kanlı dışkılama nedeniyle polikliniğe başvurdu. Fizik bakısında epigastrik bölgede ve sol alt kadranda hassasiyeti vardı. Laboratuvar tetkiklerinde amilaz: 109 U/L, lipaz: 196 U/L, Ig G: 13.70 g/L, IgG4: 2.117 g/L, fekal kalprotektin 573 µg/g saptandı. MRCP incelemesinde pankreas heterojen görünümde ve boyutu artmış, ana pankreatik kanal genişlemiş idi. Kolonoskopik inceleme ve histopatojik bulgular inflamatuvar bağırsak hastalığı ile uyumlu idi. Olguya otoimmun pankreatitle birlikte seyreden Crohn hastalığı tanısı konuldu. Steroid tedavisi sonrası klinik ve laboratuvar bulguları geriledi.
Otoimmun pankreatit çocuklarda nadir görülmesi ve az sıklıkta da olsa Crohn hastalığı ile birliktelik göstermesi nedeniyle önemlidir. Otoimmun pankreatit takibinde inflamatuvar bağırsak hastalığı gelişebileceği ve kronik pankreatit etiyolojilerinde otoimmun pankreatit de olabileceği unutulmamalıdır.
Although autoimmune pancreatitis is not seen in children frequently, it is included in the etiology of chronic pancreatitis.
A 16-year-old girl who was diagnosed with chronic pancreatitis presented with abdominal pain (epigastric region, left lower quadrant) and bloody defecation. Laboratory analysis were amylase: 109 U/L, lipase: 196 U/L, Ig G: 13.70 g/L, IgG4: 2.117 g/L, fecal calprotectin 573 µg/g. In the MRCP examination, the pancreas had a heterogeneous appearance, showed an increase in size, and the main pancreatic duct was enlarged. Colonoscopic and histopathological findings were consistent with inflammatory bowel disease. The case was diagnosed as Crohn's disease with autoimmune pancreatitis. Clinical and laboratory findings regressed after steroid treatment.
Autoimmune pancreatitis is rare in children and is associated with Crohn's disease rarely. It should be kept in mind that inflammatory bowel disease may develop in the follow-up of autoimmune pancreatitis and autoimmune pancreatitis may be present in the etiology of chronic pancreatitis.

12.Mantle Cell Lymphoma: A Rare Vallecular Tumour
Renhui Lo, Sakinah Mohamad, Madhusudhan Krishnamoorthy, Irfan Mohamad, Sarah Zulkarnain, Faezahtul Arbaeyah Hussain
doi: 10.5222/MMJ.2020.22208  Pages 67 - 70
Vallecular lymphoma is an extremely rare tumour of oropharynx. We report a case of 61-year-old gentleman presented with severe dysphagia and globus sensation for two months. Patient underwent endoscopic transoral tumour debulking for diagnostic and therapeutic purpose. Histopathologically, patient was diagnosed with mantle cell lymphoma (MCL). Atypical presentation of the disease, histopathological features and its current treatments are discussed.

13.Nasal Plasmablastic Lymphoma in an HIV-Negative Immunocompetent Patient
Nadhirah Mohd Shakri, Salina Husain, Farah Dayana Zahedi, Geok Chin Tan
doi: 10.5222/MMJ.2020.45389  Pages 71 - 74
Plasmablastic lymphoma (PBL) is a rare and aggressive variant of diffuse large B-cell lymphoma predominantly in oral cavity of human immunodeficiency virus (HIV)-positive male patients or immunosuppressive hosts. HIV-negative PBL in immunocompetent patients has not been extensively reported. We reported an unusual case of sinonasal PBL which occurs in an HIV-negative and immunocompetent female patient. She underwent endoscopic removal of the tumor and completed 6 cycles of chemotherapy (hyperfractionated-CVAD). Positron-emission tomography scan (PET-scan) 18 months post treatment showed no evidence of tumour recurrence.

14.As a Rare Reason of Alveolar Consolidation, Negative Pressure Pulmonary Edema: Case Report
Muhammet Ahmet Karakaya, Afak Durur Karakaya
doi: 10.5222/MMJ.2020.73693  Pages 75 - 78
Bu yazıda negatif basınçlı akciğer ödemi (NPLE) olan iki olgu tanımlanmıştır. Tıkalı bir hava yoluna karşı, aşırı negatif hava yolu basıncının alveollere ve akciğer ödemine neden olduğu bildirilmiştir. Hastalar genellikle genç ve sağlıklı yetişkinlerdir ayrıca herhangi bir tıbbi problemi yoktur. Bu durum, her iki akciğerin santral interstisyel bölgesini içerir. Noninvaziv mekanik ventilasyon ve kortikosteroidlerle tedavi edilir.
In this paper we describe two cases with negative pressure lung edema (NPLE). Excessive negative airway pressures against an obstructed airway have been reported to cause fluid filtration to alveoli and lung edema. The patients are generally young and healthy adults without any medical problems. The condition involves central interstitial area of both lungs and is treated by non-invasive mechanic ventilation and corticosteroids.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved