Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 1 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 25 (1)
Volume: 25  Issue: 1 - 2010
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Diabetic dyslipidemia
Yavuz Eryılmaz, T. Kovankaya, L. Tozgözoğlu
Pages 4 - 12
Diabetus mellitus, insulin fonksiyon ve sekrasyonu bozukluğuna bağlı, karbonhidrat, lipid ve protein metabolizmasının kronik hiperglisemik metabolik hastalığıdır. Dünya Sağlık Örgütüne göre 2025 yılında dünyada 300 milyon olgu olacaktır. Dibetus mellitus kardiyovasküler hastalıklar için bağımsız risk faktörü olup dislipedemiye bağlı olarak risk artar. Diabetik dislipidemi trigiliserid yüksekliğiyle karekterizedir, HDL seviyesi düşük ve LDL seviyesi yüksektir. Bu lipid profili “toksik üçlü” olarakta adlandırılır ve diabet teşhisinden çok önce ortaya çıkar.
Çalışmamızda, 2006 Ağustos- 2007 Mayıs ayları arasında dahiliye kliniğimize başvuran 30745 hastanın diabet prevalansı ve plazma lipid değerleri ile ilişkisini araştırdık. Kan glukoz ve total kolesterol, triglisetid, HDL-kolesterol konsantrasyonları arasında istatistiksel bağıntı olduğunu tespit ettik. Total kolesterol, triglisetid yükselirken, HDL-kolesterol seviyesi düşmektedir, diğer yandan kan glukoz seviyesi artmaktadır. Hba1c ve total kolesterol, triglisetid, HDL-kolesterol seviyeleri arasındada istatistiksel ilişki tespit edilmiştir.
Tip 2 diabetli hastalar dislipidemiktir. Hastaların lipid seviyelerini normal sınıra çekmek kardiyovasküler morbidite ve mortaliteyi azaltılabilir ve koroner hastalıklara bağlı ölüm, mitokart infarktüsü, inme riskini azaltır.
Diabetes Mellitus is a chronic hyperglycemic metabolic disease leading to disorders of carbohydrate, lipid and protein metabolism due to deficiency of insulin function and insulin hormon secretion. By the year 2025, the World Health Organization projects more than 300 million cases worldwide. Diabetes mellitus is an independent risk factor for cardiovascular disease and this risk increases further with accompanying dyslipidemia. Diabetic dyslipidemia is characterized by hypertriglyseridemia, decreased levels of HDL-cholesterol particles and increased small and dense LDL-cholesterol particles. This lipid profile, also named as toxic triad, coexists in the patient long before diabetes can be diagnosed.
In our study, we investigated diabetes prevalence and its relationship with plasma lipids and other related parameters in 30745 patients attending to our internal medicine clinic between August 2006 and May 2007. We detected high statistical correlation between fasting blood glucose and total cholesterol, triglyseride, HDL- cholesterol concentrations. Total cholesterol, TG levels were increased whereas HDL-cholesterol levels were decreased, on the other hand, blood glucose concentrations were elevated. We found out that relationships between Hba1c levels and total cholesterol, TG, HDL-cholesterol levels were statistically significant too.
The majority of type 2 diabetic patients are dyslipidemic. Optimization of lipid profile in these patients is the most important intervention needed for the improvement of cardiovascular mortality/morbidity and for the reduction of risks related to the procedures of coronary death, MI, stroke and revascularization.

2.Enteral and combined enteral-parenteral nutrition therapy in intensive care patients
Zeynep G. Aydoğan, Melek Çeli&775;k, A. Esra Sağıroğlu, E. Nursen Koltka, Betül Şen, Taşkın Budakçı, Arzu İtilli, Sibel Yaşar
Pages 13 - 19
GİRİŞ ve AMAÇ: Nütrisyon desteği altındaki yoğun bakım hastalarında, biyokimyasal veriler ve antropometrik ölçümler değerlendirilerek enteral ve kombine enteral-parenteral nütrisyonun etkileri karşılaştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Yoğun bakımda ventilatör desteği gereksinimi olan 30 hasta iki gruba ayrıldı. Enteral grubu: Günlük kalori gereksiniminin tamamı enteral nutrisyon ile; Enteral-Parenteral grubu: Günlük kalori gereksiniminin % 50’si enteral, % 50’si parenteral nutrisyon ile karşılandı. Tüm hastalardan, 1., 7. ve 14. günlerde total protein, prealbumin, albumin, globulin, glukoz, BUN, kreatinin, trigliserid, kolesterol, ALT, AST, elektrolit, CRP serum düzeyleri için kan örnekleri alındı, orta kol çevresi (MAC) ve triseps deri kıvrım kalınlığı (TSF) ölçüldü, günlük kalori ve protein alımları, insülin gereksinimleri kaydedildi.
BULGULAR: Total protein, globulin ve trigliserid 14. gün düzeyleri grup içi karşılaştırmalarda her iki grupta da 1. gün düzeylerine göre anlamlı derecede yüksek, enteral grupta 14. gün BUN değerleri 1. güne göre ve enteral-parenteral gruba göre anlamlı derecede yüksek, CRP değerleri her iki grupta da anlamlı düşüş gösterdi. Gruplar arası ve grup içi karşılaştırmalarda MAC ve TSF ölçümleri açısından farklılık yoktu
TARTIŞMA ve SONUÇ: Günlük kalori ve protein alımları, biyokimyasal veriler ve antropometrik ölçümler karşılaştırıldığında, enteral ve kombine enteral-parenteral nütrisyon alan kritik hastalar arasında anlamlı bir fark olmadığı kanısına varıldı.
INTRODUCTION: In this study the influences of enteral versus combined enteral-parenteral nutrition with biochemical and antropometric parameters in intensive care patients were compared.
METHODS: 30 cases who required ventilatory support in the intensive care unit were randomized into two groups. Daily calorie requirement of enteral group is supplied with enteral nutrition products entirely and daily calorie requirement of combined group is supplied with 50 % enteral and 50 % parenteral solutions. On days; 1, 7 and 14, all cases were tested for prealbumin, albumin, globulin, glucose, urea, creatinin, triglyceride, cholesterol, ALT, AST, electrolytes (sodium, potassium, chlorine, calcium, magnesium, phosphorus) and CRP serum levels and mid-arm circumference (MAC) and triceps skinfold (TSF) measurements were recorded. Daily calorie and protein intake and insulin requirement were recorded on days 1, 7 and 14 also.
RESULTS: On day 14, total protein, globulin and triglyceride levels were significantly higher when compared to baseline levels in both groups; and BUN levels were significantly higher versus day 1 in enteral group significantly higher when compared to the combined group; CRP levels declined significantly in the two groups. There wasn’t any difference in MAC and TSF measurements between the groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: When daily calorie and protein intake; blood glucose levels; glucose intolerance and insulin infusion requirement; laboratory measurements and antropometric measurements were compared, no difference was observed between the critical patients fed with enteral versus combined enteral-parenteral nutrition.

3.The relationship between vertebral fraktures and qulity of life in patients with osteoporosis
Ü. Seçil Demirdal, İlknur Yiğit, Özlem Solak, Hasan Toktaş, Ümit Dündar, Vural Kavuncu
Pages 20 - 24
Vertebral fraktürler sırt ağrısı, fonksiyonel kısıtlılıklar ve iş gücü kayıplarına bağlı olarak yaşam kalitesini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle vertebral fraktürlerin yaşam kalitesi üzerine etkisi önemli bir klinik durumdur. Çalışmamızda, osteoporoz tedavisi alan hastalarda vertebra kırığı sıklığının ve vertebral kırığın yaşam kalitesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Polikliniğimizde osteoporoz tanısıyla takip ve tedavi edilen 70 hasta çalışmaya alındı. Dual enerji X-ray absorbsiyometri ile kemik mineral yoğunluğu, direkt grafiler ile vertebra kompresyon kırığı varlığı ve Kısa Form-36 (SF-36) ölçeğiyle yaşam kalitesi değerlendirildi. Primer osteoporoz (PO) 37 (% 52.9) ve sekonder osteoporoz (SO) 33 (% 47.1) hastada tespit edildi. PO’lu 7 (% 18.9), SO’lu 6 (% 18,2) hastada vertebra kırığı saptandı. Vertebra fraktürü olan ve olmayan PO’lu hastalar karşılaştırıldığında SF-36 ölçeğinin alt grupları arasında fark bulunmadı. Sonuç olarak, bu çalışmada vertebral fraktürlerin yaşam kalitesi üzerine etkisi saptanmamıştır.
Vertebral fractures cause poor quality of life due to the back pain, functional limitations, and loss of utility. Therefore, the effects of vertebral fractures on quality of life is an important clinical issue. This study aimed to evaluate the prevalence and the effects of vertebral fractures on quality of life in seventy patients with osteoporosis. Bone mineral density were performed by dual-energy x-ray absorptiometry. Ouality of life was assessed by Short-Form 36 (SF-36). Spine radiographs were used to evaluate the existence of vertebral fracture. Primary and secondary osteoporosis were determined in 52.9 % and 47.1 % of the patients, respectively. Vertebral fractures were determined in 7 (18.9 %) patients with primary osteoporosis and in 6 (18.2 %) patients with secondary osteoporosis. When scores of SF-36 subgroups were compared, there was no statistically significant difference between the patients with and without vertebral fractures in primary osteoporosis. In conclusion, any meaningful relationship was found between vertebral fracture and quality of life in patients with primary osteoporosis with the instrument of SF-36.

4.Subclinical renal involvement investigation with microalbuminuria in patients with psoriasis vulgaris
Mukaddes Kavala, Deniz Yavuz, İlkin Zindancı, Emek Kocatürk, Burçe Can, Sibel Südoğan, Melek Koç, Zafer Türkoğlu
Pages 25 - 28
GİRİŞ ve AMAÇ: Psöriyazis anormal epidermal hiperproliferasyon ve diferansiyasyon ile karakterize inflamatuvar ve immün aracılı bir deri hastalığıdır. Son çalışmalarda psöriyazisli hastalarda mikrovasküler tutulumun arttığı ve renal fonksiyon değişikliklerinin görüldüğü bildirilmiştir. Bu çalışmada psöriyazis vulgarisli hastalarda subklinik böbrek tutulumunun varlığı araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya klinik ve histopatolojik olarak plak tip psöriyazis vulgaris tanısı konulan 60 hasta ile 60 sağlıklı kişi alındı. Hasta ve kontrol grubunun tam idrar tahlilleri yapıldı, üre, kreatinin ve 24 saatlik idrarda mikroalbüminüri değerleri ölçüldü. Verileri değerlendirirken Student-t testi, Mann Whitney-U testi, Spearsman’s Rho testi ve ki-kare testi kullanıldı. İstatiksel analizler için SPSS for Windows 15.0 programı kullanldı. p<0.05 anlamlı kabul edildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan hastaların % 58.3’ü kadın, % 41.7’si erkek, kontrol grubunun % 55’i kadın, % 45’i erkekdi. Ortalama hastalık süresi 13.1 yıl, ortalama PASI değerleri ise 19.5 olarak saptandı. Psöriyazisli hastaların 24 saatlik idrar volümü ortalaması kontrol grubuna göre yüksek bulundu (p<0.05). Hastaların 15’inde (% 25), kontrol grubunun 8’inde (% 13.3) mikroalbüminüri görüldü ve iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Grupların idrarda atılan ortalama mikroalbümin değerleri arasında da anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Mikroalbüminüri varlığı ile cinsiyet arasında ilişki görülmezken (p>0.05), mikroalbüminüri kontrol grubunda kadınlarda daha fazla görüldü (p<0.05). Hastalık süresi ve şiddeti ile mikroalbüminüri arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05),
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda psöriyazisli hastalarda subklinik böbrek tutulumunun göstergesi olan mikroalbüminüri anlamlı derecede yüksek bulunmadı, mikroalbüminüri ile hastalık şiddeti ve hastalık süresi arasında ilişki saptanmadı.
INTRODUCTION: Psoriasis is an immune mediated inflammatory disease which is characterised with abnormal hyperproliferation and differentiation. Latest studies have indiacated an increase in microvascular involvement and alterations in renal functions in patients with psoriasis. In this study, we have investigated subclinical renal involvement in patients with psoriasis vulgaris.
METHODS: Sixty psoriasis vulgaris patients who are clinically and histopathologically diagnosed and sixty healthy individuals are contributed to the study. Both the patients and control groups are examined for their urine tests, urea, creatinine and 24-hours microalbuminuria levels. Student-t Test, Mann-Whitney-U Test, Spearsman’s Rho test and Ki-Square test are used to evaluate the results. SSPS Windows 15.0 programme is used to evaluate the statistical data and accepted as statistically significant (p<0.05).
RESULTS: In patients group, 58.3 % of patients were female, 41.75 % were male; and in control group 55 % of patients were female and 45 % were male. The mean duration of disease was obtained as 13.1 years and the means levels of PASI were calculated as 19.5 years.The mean level of 24-hours urine volume were higher in patients with psoriasis compare to the control group (p>0.05). Fifteen patintes (25 %) in patients group, 8 (13.3 %) in control group had showed microalbuminuria and no significant differences are found between two groups (p>0.05). The mean output of microalbumine in urine between two groups had showed no significant difference (p<0.05). No dissimilarities are found in microalbuminuria between sexes, however, microalbuminuria was found higher in women in control group (p>0.05). There was no significant relation between the microalbuminuria and with both the severity and the duration of the disease (p>0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, levels of microalbuminuria which is an indicator of subclinical renal involvement in psoriasis were not significantly high, no relation between the microalbuminuria levels with the duration and the severity of the disease.

5.Treatment of inferior turbinate hypertrophy radiofrequency application
Fadlullah Aksoy, Hasan Demirhan, Yavuz Selim Yıldırım, Bayram Veyseller
Pages 29 - 33
GİRİŞ ve AMAÇ: Alt konka hipertrofisine bağlı burun tıkanıklığı yakınması olan hastalarda radyofrekans uygulamasının etkinliği araştırıldı. Bu çalışmadaki amacımız, burun tıkanıklığına sahip erişkin hastalarda radyofrekans tedavisi sonrası hastalık spesifik hayat kalitesi sonuçlarını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma İstanbul Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Klininde, Ocak 2005 ile Mayıs 2006 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Alt konka hipertrofisi nedeni ile burun tıkanıklığı şikayeti olan 45 hastaya (24 erkek, 21 kadın) radyofrekans uygulaması yapıldı. Hastalar 15-59 yaşları arasında olup yaş ortalaması 32,5 di.Bir çok hasta daha önce medikal tedavi almış ve şikayetleri hala devam etmekteydi. Preoperatif ve postop 2. ve 6. aylarda NOSE skalası ile burun tıkanıklığı şikayeti değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 45 hastanın, ortalama NOSE skorları post op 2. ayda preoperatif duruma göre istatiksel olarak anlamalı derecede iyileşme gösterdi. Bu iyileşme postop 6. ayda hala devam etmekteydi ve istatiksel olarak anlamlıydı. Hasta memnuniyeti ve hayat kalitesi sonuçları yüksekti. Postop dönemde anlamlı bir kanama epizodu görülmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Alt konka hipertrofisi tedavisinde uygulanan radyofrekans; minimal invaziv, lokal anestezi altında gerçekleştirilebilen, çok düşük komplikasyon oranları olan cerrahi tekniktir. Postop dönemde hastanın sosyal hayatını etkilememesi ve hasta memnuniyetinin yüksek olduğu bir yöntemdir.
INTRODUCTION: The efficacy of the radiofrequency application was evaluated in patients with nasal airway obstruction due to inferior turbinate hypertrophy. Our goal was to assess disease-specific quality of life outcomes after radiofrequency in adults with nasal obstruction.
METHODS: This study was made in Department of Otorhinolaryngology of İstanbul Haseki Training and Research Hospital, in the period, between October 2005 and May 2006. Ablation radiofrequency was performed in 45 patients (24 male and 21 female) which had been presented with chronic nasal obstruction because of the inferior concha hyperthrophy. The patients were between 15 and 59 years of age, with average age of 32,5 years. Most of the patients had taken medical treatment but their compliance were still exist. Nasal obstruction compliance of the patients were evaluated via the NOSE scale, preoperatively and at 2-6. months postoperatively.
RESULTS: Fourty-five patients underwent surgery; there was a significant improvement in mean NOSE score at 2 months after radiofrequency (p<0.05 t=26,496), and this improvement was higher at 6 months. Patient satisfaction was very high, and patients quality of life outcomes significantly high. No significant episodes of epistaxis were observed postoperatively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: The application of inferior concha radiofrequency is a minimally invasive with very low complication rates, surgical technique, which can be performed under local anaesthesia. It does not prevent social activity of the patients in postoperative period and this technique can satisfy the patients.

REVIEW
6.Bullous drug reactions
Mukaddes Kavala, Emek Kocatürk Göncü, İlkin Zindancı, Esra Kural
Pages 34 - 37
İlaçların en çok görülen yan etkilerinden biri olan ilaç döküntüleri sıklıkla antibiyotikler, antikonvülsanlar ve non-steroid antiinflamatuvar ilaçlara bağlı olarak gelişir. İlaç döküntüleri ekzantamatöz, ürtikeryal, büllöz ya da püstüler olabilir. Büllöz ilaç döküntüleri çeşitli klinik tablolar ve mekanizmalarla oluşur. Bu döküntüler fiks ilaç erüpsiyonu, Stevens-Johnson Sendromu, toksik epidermal nekrolizis, ilaca bağlı pemfigus, ilaca bağlı büllöz pemfigoid, ilaca bağlı lineer IgA dermatozu, ilaca bağlı psödoporfirya, akut jeneralize ekzantematöz püstüloz, fototoksik ilaç reaksiyonları, bromoderma, iyoderma ve akral eritemi içerir. Büllöz ilaç döküntüleri hayatı tehdit etmeleri açısından büyük önem taşır. Özellikle Stevens-Johnson Sendromu ve toksik epidermal nekrolizis zamanında müdahale edilmediğinde fatal seyredebilir. Bu nedenle hastalarda tedavi sırasında aniden ortaya çıkan büllöz lezyonlar ciddiye alınmalı ve ilaca bağlı bir reaksiyon olabileceği akılda bulundurulmalıdır.
Drug eruptions are among the most common adverse events which are frequently associated with antibiotics, anticonvulsants and non-steroidal antiinflammatory drugs. Drug eruptions may be exanthematous, urticarial, blistering or pustular. Bullous drug eruptions encompass many different clinical reactions and pathomechanisms. These eruptions include fixed drug eruptions, Stevens-Johnson Syndrome, toxic epidermal necrolysis, drug-induced variants of pemphigus, bullous pemphigoid and linear IgA dermatosis, pseudoporphyria, acute generalized exanthematous pustulosis, phototoxic drug eruptions, bromoderma, iododerma and acral erythema. Bullous drug eruptions are critical since they can be life-threatening. Especially Stevens-Johnson Syndrome and toxic epidermal necrolysis may be fatal when not treated earlier. Therefore spontaneous blisters arising suddenly must draw attention to the possibility of a bullous drug reaction which would require early intervention.

CASE REPORTS
7.Harlequin foetus: A case report
Mustafa Kara, Şenol Şentürk
Pages 38 - 39
Objectives: We aimed to present a case diagnosed as Harlequin fetus in early neonatal period.
Case: 38 year-old, gravida 2, parity 2 patient delivered in our clinic. The diagnosis is made according to the clinical findings of the neonate and treatment performed.
Discussion: Harlequin fetus is one of the most serious forms of ichthyosis. It is difficult to diagnose the disease prenatally.

8.Complications of thyroid surgery and psychiatry: A case report
Çiçek Hocaoğlu
Pages 40 - 42
The most frequent complications after thyroid surgery are recurrent laryngeal nerve and superior laryngeal nerve injury, hypoparathyroidism, bleeding, hematoma, wound infection and flap edema. These complications may influence the life quality of the patient. Reason-result relations of psychiatric disorders and vitamin D, bone, calcium metabolism are important, but in reality, it is less emphasized subject in the clinical settings. In this study a patient, hypoparathyroidism.after thyroid surgery for a half year, at the age of 23, high school.graduate, having one children and housewife, is presented.

9.Temozolamide treatment and pseudoprogression description accompanies radiotheraphy on high grade glioma
Erdoğan Ayan, Fatih Han Bölükbaşı, Ramazan Sarı, İlhan Elmacı
Pages 43 - 47
High grade gliomas need serious follow up in post operative period. It might be necessary to re-operate due to tumor progression in this period. In addition, some changes because of radiotherapy and chemotherapy might act like tumor progression. This condition is called pseudoprogression and its management is different. Therefore pseudoprogression is a new condition that should be known and considered via following up high grade gliomas. Studies for this subject increase in literature. We aimed to explain this new condition with a case that we assumed as pseudoprogression having high degree glioma.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved