Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 39 Issue : 2 Year : 2024



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index























Membership




Applications


 
Medeniyet Med J: 39 (2)
Volume: 39  Issue: 2 - 2024
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

ORIGINAL ARTICLE
2.Impact of Long COVID on Lung Function in Children
Zeynep Reyhan ONAY, Sinem CAN OKSAY, Deniz MAVI TORTOP, Gulay BILGIN, Yetkin AYHAN, Ferit DURANKUS, Saniye GIRIT
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.15853  Pages 74 - 84
Amaç: Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) pandemisinin başlangıcından bu yana, çocuklarda hastalığın seyrinin yetişkinlerdeki kadar şiddetli olmadığı gözlemlenmiştir. Bununla birlikte, uzun vadeli solunum semptomları görülebilmektedir.
Yöntemler: Çalışmamız prospektif, tek merkezli kohort çalışması olarak tasarlandı. Spirometri, 6 dakika yürüme testi (6DYT), akciğer hacim ölçümleri, karbon monoksit için akciğerlerin difüzyon kapasitesi (DLCO) ve fraksiyonel nitrik oksit (FeNO) testleri, COVID-19 enfeksiyonu geçiren ve solunumsal semptomları en az dört haftadır devam eden çocuklar ile aynı sayıda sağlıklı kontrol grubuna uygulandı.
Bulgular: COVID-19 sonrası solunum semptomları devam eden 55 çocuk çalışma grubu olarak, herhangi bir akciğer hastalığı bulunmayan 55 çocuk ise kontrol grubu olarak çalışmaya dahil edildi. Ağırlık, boy ve vücut kitle indeksi Z-skorları gruplar arasında benzerdi. COVID-19 enfeksiyonunu takiben ortanca 85 günde (minimum-maksimum: 35-194 gün) restriktif solunum paternini çalışma grubunda daha fazla olduğu gözlendi (p=0,021). Uzun süreli COVID’e sahip çocuklarda, 6DYT mesafeleri, DLCO Z-skorları ve spirometri ile akciğer hacmi testlerinin tahmin edilen değerleri daha düşük bulundu, ancak ortalama değerler normal referans aralığındaydı. DLCO, FeNO ve 6DYT için ortalama tahmin edilen değerler iki grup arasında benzerdi.
Sonuçlar: COVID-19 enfeksiyonu sonrasında ısrarcı solunumsal semptomları devam eden çocukların solunum fonksiyon testleri ile detaylı değerlendirilmesi gerekir. Akciğer görüntülemesinde anormallikleri olan çocuklar, özellikle spirometri ve akciğer hacim ölçümleri ile ayrıntılı değerlendirilmelidir. FeNO ölçümlerinin uzun süreli COVID izleminde anlamlı olmadığı bulunmuştur.
Objective: While the coronavirus disease-2019 (COVID-19) pandemic has generally resulted in milder illness among children than adults, persistent respiratory symptoms have been increasingly reported in this population.
Methods: We conducted a prospective, single-center cohort study focusing on children experiencing prolonged respiratory symptoms after contracting COVID-19. Spirometry, 6- minute walk tests (6MWTs), and tests of lung volume, the diffusing capacity of the lungs for carbon monoxide (DLCO), and fractional exhaled nitric oxide (FeNO) were performed on COVID-19 survivors at least 4 weeks after infection and a group of healthy control subjects.
Results: Fifty-five children with long-term COVID and 55 healthy control subjects were recruited. The weight, height, and body mass index Z-scores were similar in the groups. Within a median duration of 85 days (minimum-maximum: 35-194) following COVID-19 infection, a restrictive pattern was observed to be more common in the study group (p=0.021). In children with long COVID, 6MWT distances, DLCO Z-scores, and the predicted values of spirometry and lung volume tests were found to be significantly lower but in the normal range. The average predicted values for DLCO, FeNO, and 6MWT were similar in the two groups.
Conclusions: Prolonged respiratory symptoms often persist long after COVID-19 infection, necessitating comprehensive evaluation of affected children. Close monitoring, including spirometry and lung volume assessments, is crucial for children with abnormalities in lung imaging. However, FeNO measurements were found to be ineffective in monitoring long COVID.

3.Characteristics of Posterior Ethmoidal Artery and Its Relationship with Anterior Ethmoidal Artery and Skull Base on CT Scan
Thuy Chung TRAN PHAN, Kiet Vuong DANG
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.45578  Pages 85 - 90
Amaç: Ameliyat öncesinde ve sırasında sinüslerin bilgisayarlı tomografi (BT) taramalarında anterior ve posterior etmoidal arterlerin incelenmesi, özellikle deneyimsiz cerrahlar için önemlidir. Bu çalışmanın amacı Vietnamlılarda posterior etmoid arterin anatomik özelliklerini ve BT taramasında posterior etmoid arterin anterior etmoid artere ve kafa tabanına olan mesafesini incelemektir.
Yöntemler: Şubat 2023 ile Temmuz 2023 tarihleri arasında Ho Chi Minh City Kulak, Burun ve Boğaz Hastanesi’nde BT taraması yapılan ≥18 yaşındaki hastaları içeren kesitsel bir çalışma yürütülmüştür.
Bulgular: Bu çalışmada %51’i (51/100) kadın ve %49’u (49/100) erkek olmak üzere 100 hasta yer aldı. Hastaların yaşları 20 ile 84 arasında değişmekteydi. Ortalama yaş 40,92±14,65 yıl idi. BT taramasında posterior ve anterior etmoidal arterler arasındaki mesafe 13,98±1,95 mm (9,3 ile 18,6 mm) idi. Erkeklerde bu mesafe kadınlara göre anlamlı derecede yüksekti (p=0,001). Ancak sağ ve sol taraf arasında bu mesafe açısından fark yoktu (p=0,67). Posterior etmoid arter ile kafa tabanı arasındaki mesafe 0 ile 5,4 mm arasında değişmekteydi. BT taramasında posterior etmoidal arter ile kafa tabanı arasındaki ortalama mesafe 0,95±0,94 mm idi. Posterior etmoid arterin çapı 0,57-0,91 mm idi. BT taramasında posterior etmoidal arterin ortalama çapı 0,76±0,09 mm idi.
Sonuçlar: BT taraması incelenirken posterior etmoid arterin özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır. Bu çalışma, BT taramalarında posterior etmoid arterin özellikleri hakkında endoskopik sinüs cerrahisi ve kafa tabanı cerrahisinde uygulanabilecek yararlı bilgiler sağlamaktadır.
Objective: Investigation of the anterior and posterior ethmoidal arteries on computed tomography (CT) scans of the sinuses before and during surgery is important, especially for inexperienced surgeons. The aim of this study was to examine the anatomical characteristics of the posterior ethmoid artery in Vietnamese and the distance from the posterior ethmoid artery to the anterior ethmoid artery and the skull base on CT scan.
Methods: A cross-sectional study was conducted involving patients aged ≥18 years who underwent CT scan imaging at the Ear, Nose and Throat Hospital of Ho Chi Minh City from February 2023 to July 2023.
Results: There were 100 patients in this study, of whom 51% (51/100) were female and 49% (49/100) were male. Patient ages ranged from 20 to 84 years. Their average age was 40.92±14.65 years. The distance on CT scan between the posterior and anterior ethmoidal arteries was 13.98±1.95 mm (9.3 to 18.6 mm). This distance in males was significantly higher than female (p=0.001). However, there is no difference in this distance between the left and right side (p=0.67). The distance between the posterior ethmoid artery and skull base ranged from 0 to 5.4 mm. The average distance between the posterior ethmoidal artery and skull base on CT scan was 0.95±0.94 mm. The diameter of the posterior ethmoid artery was 0.57-0.91 mm. The average diameter of the posterior ethmoidal artery on CT scan was 0.76±0.09 mm.
Conclusion: The characteristics of the posterior ethmoid artery should be considered when examining the CT scan. Distance from the posterior ethmoid This study provides useful information on the characteristics of the posterior ethmoid artery on CT scans, which can be applied in endoscopic sinus surgery and skull base surgery.

4.Relationship Between Motion Sickness Susceptibility and Vestibular Test Results
Ozge GEDİK TOKER, Elif KURU, Sumeyye OZDEMIR, Betul RENCBER, Ege TAKAN, Serdar ARAZ, Meliha BASOZ BEHMEN, Nilufer BAL, Fadlullah AKSOY
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.08504  Pages 91 - 100
Amaç: Hareket hastalığının tanısı için sensitivite ve spesifitesi yüksek bir test parametresi bulunmamaktadır. Bu çalışmadaki amaç, vestibüler fonksiyon testleri ile hareket hastalığı arasındaki ilişkiyi ortaya koymaktır. Ayrıca, ikincil amacımız kafatası vibrasyonu ile uyarılmış nistagmus testinin (KVUNT) hareket hastalığı tanısındaki duyarlılığını değerlendirmektir.
Yöntemler: Çalışmaya işitme kaybı, dizziness/vertigo şikayeti olmayan ve herhangi bir nörolojik hastalığı bulunmayan, yaşları 19-25 arasında değişen toplam 44 genç yetişkin dahil edildi. Hareket hastalığı duyarlılık ölçeği-kısa formuna (HHDÖ-KF) göre katılımcılar hareket hastalığı grubu (21±1,38 yaş) ve kontrol grubu (20,5±1,18 yaş) olarak ikiye ayrıldı. Ortalama HHDÖ-KF puanı, hareket hastalığı grubu için 78,18±12,2 ve kontrol grubu için 19,09±17,08. Bütün katılımcılar oküler ve servikal vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller, KVUNT, video baş itme testi ve okülomotor testler ile değerlendirildi.
Bulgular: Gruplar arasındaki tek anlamlı fark sol oküler vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testinde n1-p1 amplitüdünde gözlenmiştir (p=0,014). Diğer parametrelerin hiçbirinde iki grup arasında farklılık gözlenmemiştir (p>0,05).
Sonuçlar: Hareket hastalığına yatkınlık ile vestibüler fonksiyon test sonuçları arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Önemli duyusal çatışma yaratan bir ortamda hareket hastalığına yönelik tanısal testlerin yapılması farklı sonuçlar doğurabilmektedir. Bu çalışma vestibüler sistemin kapsamlı bir test bataryası ile değerlendirilmesi açısından literatüre katkı sağlamakta olup, KVUNT testinin hareket hastalığında kullanıldığı ilk çalışmadır.
Objective: There is no test parameter with high sensitivity and specificity for the diagnosis of motion sickness. The aim of this study was to demonstrate a correlation between vestibular function tests and motion sickness. In addition, our secondary aim is to evaluate the sensitivity of the skull vibration-induced nystagmus test (SVINT) in the diagnosis of motion sickness.
Methods: A total of 44 young adults aged 19-25 who had no hearing loss, complaints of dizziness/vertigo, or any diagnosed neurological disease were included. According to the motion sickness susceptibility questionnaire-short form (MSSQ-SF), participants were divided into the motion sickness group (21±1.38 years) and control group (20.5±1.18 years). Mean MSSQ-SF score for the motion sickness group is 78.18±12.2 and for control group 19.09±17.08. Ocular and cervical vestibular evoked myogenic potential tests, SVINT, video head impulse test, and oculomotor tests were performed.
Results: The only significant difference between the groups was in n1-p1 amplitudes in the left ocular vestibular evoked myogenic potential test (p=0.014). None of the other parameters differed between the two groups (p>0.05).
Conclusions: There was no significant relationship between motion sickness susceptibility and the results of any vestibular function test. Performing diagnostic tests for motion sickness in an environment that creates significant sensory conflict may yield different results. This study contributes to the literature in terms of evaluating the vestibular system using a comprehensive test battery and is the first to use the SVINT test in motion sickness.

5.Investigation of the Effect of Astaxanthin on Autophagy in Renal Ischemia-reperfusion Modeled Rats
Aysegul KISAOGLU, Evren KOSE, Nesibe YILMAZ, Kevser TANBEK, Azibe YILDIZ, Umit YILMAZ, Rumeyza Hilal CIRIK, Davut OZBAG
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.27243  Pages 101 - 108
Amaç: Bu çalışmanın amacı böbrek iskemi-reperfüzyon (İ/R) hasarı olan sıçanlarda astaksantinin (ATX) otofaji üzerine etkisinin araştırılmasıdır.
Yöntemler: Sıçanlar 5 gruba ayrıldı: Sham grubu (n=8), İ/R (n=8), ATX 5 mg/kg + İ/R (n=8), ATX 10 mg/kg + İ/R (n=8), ATX 25 mg/kg + İ/R (n=8). Deney grubundaki sıçanlara zeytinyağında çözdürülmüş ATX 5 mg/kg, 10 mg/kg ve 25 mg/kg, Sham ve İ/R grubundaki sıçanlara ise ATX çözücüsü (zeytinyağı) gavaj yoluyla 7 gün boyunca verildi. Sham grubu dışındaki tüm sıçanlara 7. gün son doz uygulandıktan sonra İ/R uygulandı. Kırk beş dakikalık böbrek iskemisinden sonra 24 saat süreyle reperfüzyon yapıldı.
Bulgular: Biyokimyasal ve histolojik analizler için kan ve doku örnekleri toplandı. Sham grubunda göre İ/R grubunda süperoksit dismutaz (SOD) ve toplam antioksidan durumu (TAS) anlamlı olarak düşükken (p<0,05), malondialdehid (MDA) ve toplam oksidan durumu (TOS) değerleri daha yüksekti (p<0,05). ATX uygulanan gruplarda doz miktarından bağımsız olarak SOD ve TAS düzeylerinin arttığı, MDA ve TOS düzeylerinin azaldığı tespit edildi (p<0,05). ATX 25 mg/kg + İ/R grubunda Beclin-1 ve LC3β immünreaktiviteleri diğer gruplarla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksekti (p<0,05). En düşük p62 immünreaktivitesi ATX 25 mg/kg + İ/R grubunda tespit edildi (p<0,05).
Sonuçlar: ATX’in böbrek fonksiyonlarını ve oksidatif hasara karşı koruyucu etkisi vardı. Ayrıca bu çalışmada yüksek doz ATX uygulaması böbrek dokularını otofaji indüksiyonu yoluyla korumuştur.
Objective: The aim of this study was to investigate the effect of various astaxanthin (ATX) doses on oxidative damage and autophagy in renal ischemia-reperfusion (I/R) injury-modeled rats.
Methods: The rats were divided into five groups: sham group (n=8), I/R (n=8), I/R + 5 mg/kg ATX (n=8), I/R + 10 mg/kg ATX (n=8), and I/R + 25 mg/kg ATX (n=8) groups. ATX was dissolved in 5 mg/kg, 10 mg/kg, and 25 mg/kg olive oil for 7 days and administered to the rats in the experimental group. Sham and I/R groups were also administered ATX solution (olive oil) via oral gavage for 7 days. Renal ischemia reperfusion was induced in all rats except the sham group after the last dose was administered on the 7th day. Reperfusion was conducted for 24 hours after 45 minutes of ischemia.
Results: Blood samples were collected, and kidney tissue were incised for biochemical and histological analyses. Superoxide dismutase (SOD) and total antioxidant status (TAS) were significantly lower in the I/R group than in the sham group (p<0.05), whereas malondialdehyde (MDA) and total oxidant status (TOS) values were higher (p<0.05). It was determined that SOD and TAS increased and MDA and TOS decreased in the ATX-administration groups compared with the I/R group, independent of the dose (p<0.05). In the 25 mg/kg ATX + I/R group, Beclin-1 and LC3β immunoreactivities were significantly higher than those in the other groups (p<0.05). The lowest p62 immunoreactivity was observed in the 25 mg/kg ATX + I/R group.
Conclusions: ATX had a protective effect on kidney function and against oxidative damage. Furthermore, high-dose ATX administration protected kidney tissue via autophagy induction in this study.

6.Clinical and Sonographic Evaluation of the Effectiveness of Extracorporeal Shock Wave Therapy in Patients with Lateral Epicondylitis
Sadiye MURAT, Bilinc DOGRUOZ KARATEKIN, Melisa ZENGIN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.60308  Pages 109 - 116
Amaç: Bu çalışmanın amacı lateral epikondilit (LE) tanılı hastalarda ekstrakorporeal şok dalga tedavisinin (ESWT) klinik ve sonografik sonuçlarını değerlendirmek ve karşılaştırmaktır.
Yöntemler: Kırk iki LE hastası rastgele iki gruba ayrıldı: ESWT grubu (n=21) ve sham-ESWT kontrol grubu (n=21). Her iki gruba da el bileği istirahat ateli, germe, el bileği ekstansörleri için güçlendirme egzersizleri ve buz uygulaması yapıldı. Grupların kavrama gücü Jamar el dinamometresi, ağrı, fonksiyonellik çeşitli testlerle ve ortak ekstansör tendon (CET) kalınlığı sonografik olarak tedaviden önce, tedaviden sonra ve tedaviden bir ay sonra kör bir denetçi tarafından ölçülmüştür.
Bulgular: Başlangıçta, gruplar arasında anlamlı bir fark yoktu. Her iki grupta ağrı basınç eşiği (PPT), kavrama gücü, görsel analog skalası (VAS), Hasta-değerlendirmeli Tenisçi Dirseği Değerlendirmesi (PRTEE) skorları başlangıç, tedavi sonrası ve tedaviden bir ay sonraki ölçümler arasında anlamlı farklılıklar gözlenmiştir (p<0,05). Ancak Kısa Form-12 (SF-12) fiziksel skorlar tedaviden sadece bir ay sonra anlamlı farklılık göstermiştir (p<0,01). SF-12 mental skor testinde her iki grupta da ölçümler arasında anlamlı fark bulunmamıştır. ESWT grubunda, CET kalınlığı tedavi sonrasında ve tedaviden bir ay sonra önemli ölçüde azalmıştır (p<0,05), ancak kontrol grubunda önemli bir fark gözlenmemiştir.
Sonuçlar: Hem ESWT hem de kontrol grupları ağrıda azalma ve işlevsellikte iyileşme göstermiştir. Ancak, ESWT grubu kontrol grubuna kıyasla ağrı azalması ve fonksiyonel iyileşme açısından istatistiksel olarak daha üstün sonuçlar sergilemiştir. Ek olarak, sonografik değerlendirme ESWT grubunda CET kalınlığında anlamlı bir azalma olduğunu ortaya koyarken, kontrol grubunda anlamlı bir değişiklik kaydedilmemiştir.
Objective: This study assessed and compare the clinical and sonographic outcomes of extracorporeal shock wave therapy (ESWT) in patients with lateral epicondylitis (LE).
Methods: Forty-two LE patients were randomly divided into two groups: the ESWT group (n=21) and the sham-ESWT control group (n=21). Both groups underwent wrist resting splinting, stretching, strengthening exercises for wrist extensors, and ice application. Grip strength, pain, and functionality were assessed by various tests, and common extensor tendon (CET) thickness was measured sonographically before, after, and 1 month after treatment by a blind examiner.
Results: At baseline, there was no significant difference between the groups. Significant differences were observed in pain pressure threshold, grip strength, visual analog scale, and Patient-Rated Tennis Elbow Evaluation (PRTEE) scores between baseline, post-treatment, and 1 month after treatment in both groups (p<0.05). However, the Short Form-12 (SF-12) physical scores showed a significant difference only 1 month after treatment (p<0.01). In the SF-12 mental score tests, no significant difference was found. CET thickness in the ESWT group significantly decreased after treatment and 1 month after treatment (p<0.05), whereas no significant difference was observed in the control group.
Conclusions: Both the ESWT and control groups showed a reduction in pain and improvement in function. However, the ESWT group showed statistically superior results in terms of pain reduction and functional improvement compared with the control group. In addition, sonographic evaluation revealed a significant reduction in CET thickness in the ESWT group, whereas no significant change was noted in the control group.

7.Correlation Between Vestibular Disorders and Superior Semicircular Dehiscence on High-resolution Computed Tomography at Tam Anh Ho Chi Minh General Hospital
Cong Trinh TRAN, Thi Lan Huong LE, Tran Thi Thuy HANG, Nghi Hai MA, Ho Hoang PHUONG, Tran Phanchung THUY
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.55060  Pages 117 - 121
Amaç: Superior semisirküler kanal dehisansı (SSKD), iç kulakta çeşitli vestibüler belirtilerle karakterize patolojik bir durumdur. Çok sayıda çalışma, genel popülasyonda %3,6 ila %9 arasında değişen bir SSKD insidans oranı bildirmiştir. Bu tıbbi çalışmanın amacı, yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (YÇBT) taramaları yapılan hastalarda SSKD prevalansını değerlendirmek ve vestibüler semptomlarla korelasyonunu araştırmaktır. Bildiğimiz kadarıyla, Vietnam’da SSKD ile ilgili sınırlı araştırma ve farkındalık bulunmaktadır. Buna ek olarak, araştırmamızın ikincil amacı Vietnam’da SSKD prevalansını değerlendirmek ve bunu dünya çapında daha önce yapılan çalışmalardan elde edilen bulgularla karşılaştırmaktır.
Yöntemler: Bu retrospektif çalışma Tam Anh Ho Chi Minh Genel Hastanesi’nde Mart 2022 ile Şubat 2024 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Hastaların tıbbi kayıtları ve YÇBT taramaları toplandı. Hastalar iki gruba ayrıldı: Vestibüler bozukluğu olan ve olmayanlar. SSKD, orta kraniyal fossanın durasına doğru bakan superior semisirküler kanalın üzerinde kemik yokluğu olarak tanımlandı. Vestibüler semptomlar ile SSKD varlığı arasındaki korelasyonu belirlemek için istatistiksel analiz yapıldı.
Bulgular: Toplam 362 hasta (151 erkek ve 211 kadın) çalışmaya dahil edildi. YÇBT tarama sonuçlarına göre SSKD prevalansı %10,2 idi. Çalışmada, vestibüler bozukluğu olan hastaların %18,33’ünde YÇBT taramalarında SSKD bulunurken, vestibüler bozukluğu olmayan hastaların yalnızca %6,2’sinde SSKD görüldü ve bu da anlamlı bir ilişkiye işaret etmektedir (p-değeri <0,001).
Sonuçlar: Bu bulgular, vestibüler semptomlarla başvuran hastalarda SSKD’nin potansiyel bir etiyoloji olarak değerlendirilmesinin önemini ve YÇBT’nin tanısal faydasını vurgulamaktadır.
Objective: Superior semicircular canal dehiscence (SSCD) is a pathologic condition within the inner ear characterized by various vestibular manifestations. Numerous studies have reported an incidence rate of SSCD ranging from 3.6% to 9% in the general population. The objective of this medical study was to evaluate the prevalence of superior SSCD and investigate its correlation with vestibular symptoms among patients who underwent high-resolution computed tomography (HRCT) scans. To the best of our knowledge, there is limited research and awareness regarding SSCD in Vietnam. In addition, the secondary aim of our investigation is to assess the prevalence of SSCD in Vietnam and compare it with findings from previous studies worldwide.
Methods: This retrospective study was conducted at Tam Anh Ho Chi Minh General Hospital from March 2022 to February 2024. Medical records and HRCT scans of the patients were collected. Patients were categorized into two groups: those with and without vestibular disorders. SSCD was defined as the absence of bone overlying the superior semicircular canal facing toward the dura of the middle cranial fossa. Statistical analysis was performed to determine the correlation between vestibular symptoms and the presence of SSCD.
Results: A total of 362 patients (including 151 men and 211 women) were recruited. The prevalence of SSCD was 10.2% according to the HRCT scan results. The study found that 18.33% of patients with vestibular disorders had SSCD on HRCT scans, whereas only 6.2% of patients without vestibular disorders exhibited SSCD, indicating a significant association (p-value <0.001).
Conclusions: These findings highlight the importance of considering SSCD as a potential etiology in patients presenting with vestibular symptoms and emphasize the diagnostic utility of HRCT.

REVIEW
8.A Meta-analysis of the Effect of Probiotic Lactobacillus sp. as Immunomodulating Inflammatory Responses
Waode Fifin ERVINA, Sri Pantja MADYAWATI, Iswinarno Doso SAPUTRO, Dodi SAFARI, Rury Eryna PUTRI, Salma ZULQAIDA
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.53822  Pages 122 - 131
Lactobacillus sp. vazgeçilmez bir probiyotik olarak kabul edilimektedir ve bağışıklık sisteminin korunmasında etkili bir role sahiptir. Çalışmamızda probiyotik Lactobacillus sp.’nin çeşitli vakalarda enflamasyonu modüle etme üzerindeki etkisini değerlendirdik. Literatür taramasında Web of Science, Cochrane Central Register of Controlled Trials, PubMed ve Embase veri tabanlarını kullandık. Dahil edilme kriterlerini karşılayan çalışmalar Review Manager (versiyon 5.4) ile analiz edildi. Toplam etkinin p-değerinin <0,05 olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Son olarak, toplam 1895 referansa ulaşıldı ve 20 tanesi meta-analize dahil edildi. Bu meta-analiz, bu çalışmadaki olguların çoğunun Lactobacillus sp. ile tedavi gören sağlıklı yaşlılar olduğunu göstermiştir. Lactobacillus sp. B hücreleri, eozinofiller, IgE, NK hücreleri, TNF-α ve IL-10 üzerinde olumlu bir etkiye sahiptir ve sağlıklı yaşlılarda enflamasyonu modüle ederek bağışıklık sistemini düzenleyebilir.
Lactobacillus sp. is considered an indispensable probiotic, and this probiotic has an effective role in maintaining the immune system. We evaluated the effect of the probiotic Lactobacillus sp. on modulating inflammation in several cases. In collecting the literature, we used databases from the Web of Science, the Cochrane Central Register of Controlled Trials, PubMed, and Embase. Studies that met the inclusion criteria were analyzed using Review Manager (version 5.4). A p-value of <0.05 of the total effect is considered statistically significant. Finally, 1895 references were retrieved and 20 were included in the meta-analysis. This meta-analysis suggested that most cases in this study were healthy elderly who received treatment with Lactobacillus sp. Lactobacillus sp. has a positive effect on B cells, eosinophils, IgE, NK cells, TNF-α, and IL-10. Lactobacillus could regulate the immune system by modulating inflammation in the healthy elderly.

CASE REPORTS
9.Solitary Submandibular Schwannoma Mimicking a Salivary Gland Tumor in a Child
Kim Yew Richard WONG, Ikram HAKIM, Halimuddin SAWALI, Rachel Cui Ai LIM, Nur Kamilia MOHD MOHSIN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.37729  Pages 132 - 135
Submandibular boşlukta meydana gelen tümörler pediatrik hastalar arasında sık görülmez ve bu bölgedeki benign periferik sinir tümörleri son derece nadirdir. Bu çalışmada, bir çocukta submandibular alanda nadir görülen bir schwannoma olgusu ve tedavisi anlatılmaktadır. Yedi yaşında bir çocuk, submandibular bölgede 7 aylık bir süre içinde giderek büyüyen ve klinik olarak tükürük bezi tümörüne benzeyen bir şişlik ile başvurdu. Kitle ile ilişkili marjinal mandibular, lingual veya hipoglossal sinir felci yoktu. Kitle tamamen eksize edildi ve histopatolojik incelemede schwannoma olduğu görüldü. Çocuklarda submandibular boşluk tümörlerinin ayırıcı tanısında schwannoma gibi benign periferik sinir tümörlerinin düşünülmesi gerekmektedir.
Tumors occurring in the submandibular space are infrequent among pediatric patients, and benign peripheral nerve tumors in this region are exceptionally rare. This study describes the uncommon occurrence of a schwannoma in the submandibular space in a child and describes its management. A 7-year-old child presented with a gradually enlarging swelling over a 7-month period in the submandibular region, clinically resembling a salivary gland tumor. There were no associated marginal mandibular, lingual, or hypoglossal nerve palsy. The mass was excised completely, and histopathological examination revealed it to be a schwannoma. It is appropriate to consider benign peripheral nerve tumors, such as schwannoma, in the differential diagnosis of submandibular space tumors in children.

10.The Dual Innervation of the Gluteus Maximus Associated with Other Anatomical Variations of the Gluteal Region
Punnapa RAVITEJA, Mrudula CHANDRUPATLA, Alka V BHINGARDEO, Surraj SUSAI
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.83652  Pages 136 - 139
Gluteus maksimus (GM) pelvisin arka kısmını kaplayan büyük bir dörtgen kas sistemidir. İnferior gluteal sinir tarafından innerve edilir. Siyatik sinir, inferior gluteal sinir ve uyluğun posterior kutanöz siniri sakral pleksusun dallarıdır. Süperior ve inferior gluteal arterler gluteal bölgenin başlıca arteriyel beslenmesidir. Mevcut olguda, GM ve superior gluteal arterin ikili bir innervasyonu vardı. Superior gluteal sinir piriformisi delmekte ve inferior gluteal arter uyluğun posterior kutanöz siniri ile inferior gluteal sinir arasında seyretmekteydi. Literatür taramamıza göre, bu kadavra prosedürünün uygulandığı anatomik çalışmalar daha önce bildirilmemiştir. Gluteal bölgenin anatomik varyasyonları cerrahlar, hekimler, anatomistler ve hemşireler için önemlidir.
The gluteus maximus (GM) is a big quadrilateral musculature that lines the rear portion of the pelvis. It is innervated by the inferior gluteal nerve. The sciatic nerve, inferior gluteal nerve, and posterior cutaneous nerve of the thigh are branches of the sacral plexus. The superior and inferior gluteal arteries are the chief arterial supply to the gluteal region. In the present case, there was a dual innervation of the GM. The superior gluteal artery and the superior gluteal nerve was piercing the piriformis and the inferior gluteal artery was running between the posterior cutaneous nerve of the thigh and the inferior gluteal nerve. According to our literature review, anatomical studies in which this cadaveric procedure has been performed have not been previously reported. The anatomical variations of the gluteal region are important to surgeons, physicians, anatomists, and nurses.

11.Association of Dipeptidiyl Peptidase-4 Inhibitors and Bullose Pemphigoid: A Report of Four Cases
Neslihan USLU, Kagan GUNGOR, Gonca TAMER, Bulent CAN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.76508  Pages 140 - 143
Dipeptidil-peptidaz 4 inhibitörleri (DPP4i) yaygın olarak kullanılan antidiyabetik ilaçlardandır. Bu ilaçlar sıklıkla güvenli olarak bilinse de DPP4 inhibitörlerinin yan etki potansiyelini gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Özellikle, DPP4i tedavisine bağlı büllöz pemfigoid (BP) olguları son zamanlarda tıbbi literatürde belgelenmiştir. Bu raporda, yaşlı hastalarda DPP4i tedavisine bağlı olarak gelişen, ikisi linagliptin ve ikisi vildagliptin kullanımını içeren dört BP olgusu sunulmaktadır. Tüm olgularda, söz konusu ilacın kesilmesi ve topikal kortikosteroid tedavisinin uygulanmasıyla başarılı bir remisyon elde edilmiştir. Klinisyenlerin özellikle diyabetli yaşlı hastalarda DPP4i ilaçlarını kullanırken, potansiyel BP gelişimi riski konusunda dikkatli olmaları gerekmektedir.
Dipeptidyl-peptidase 4 inhibitors (DPP4i) are commonly used as antidiabetic medications. Although these drugs are generally recognized for their favorable clinical safety profile, emerging evidence points to the potential for adverse events associated with DPP4i. Notably, cases of bullous pemphigoid (BP) linked to DPP4i therapy have recently been documented in the medical literature. This report presents four cases of BP in elderly patients resulting from DPP4i treatment, involving two cases with ligandliptin and two with vildagliptin use. Successful remission was achieved in all cases through discontinuation of the implicated medication and implementation of topical corticosteroid therapy. It is imperative for clinicians to be vigilant about the potential risk of BP development when employing DPP4i drugs, particularly in the context of elderly patients with diabetes.

LETTERS TO THE EDITOR
12.Correspondence on “Is ChatGPT an Accurate and Reliable Source of Information for Patients with Vaccine and Statin Hesitancy?”
Hinpetch DAUNGSUPAWONG, Viroj WIWANITKIT
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.05760  Pages 144 - 145
Abstract | Full Text PDF

13.Response to Letter to the Editor, “Is ChatGPT an Accurate and Reliable Source of Information for Patients with Vaccine and Statin Hesitancy?”
Cundullah TORUN, Abdurrahman SARMIS, Aytekin OGUZ
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.66281  Pages 146 - 147
Abstract | Full Text PDF

ERRATUM
14.Erratum

doi: 10.4274/MMJ.galenos.2024.e001  Pages 148 - 151
Abstract | Full Text PDF




 

  © 2024 MEDJ