Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 37 Issue : 2 Year : 2022



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 27 (1)
Volume: 27  Issue: 1 - 2012
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.A clinical experience on pediatric colorectal polyps
Çiğdem Ulukaya Durakbaşa, Meltem Çağlar, Selma Fettahoğlu, Itır Ebru Zemheri, Hüseyin Murat Mutuş, Sebahat Çam, Hamit Okur
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.001  Pages 1 - 5
GİRİŞ ve AMAÇ: Kolorektal polipler çocuklarda rektal kanamanın sık görülen nedenlerindendir. Nadiren habis potansiyel taşırlar. Bu çalışmada çocuklarda kolorektal poliplere ait klinik deneyimin sunulması ve bu çerçevede kolonoskopinin etkinliğinin vurgulanması amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2001-2011 yılları arasında tedavi edilen hastaların dosya kayıtları geriye dönük olarak yaş, cinsiyet, tanısal yöntemler, poliplerin yerleşimi ve patoloji sonuçları açısından irdelendi.
BULGULAR: Ortalama yaşı 6 (1-15 yıl) olan 63 hasta vardı. Hastaların 38’i (% 60) erkek ve 25’i (% 40) kızdı. Başvuru yakınması 60 hastada rektal kanama, 2 hastada prolabe polip ve 1 hastada rektum prolapsusu idi. Kolonoskopik inceleme çalışmanın kapsadığı son 9 ayda yapılmaya başlandı. Hastala-rın 54’ünde polipler transanal yolla çıkartıldı. Kolonoskopi yapılan 9 hastanın. 4’ünde rektumda, 3’ünde sigmoid kolonda, 1’inde transvers kolonda ve 1’inde çoklu yerde polip saptanarak 8’inde kolonoskopik polipektomi yapıldı. Histopatolojik inceleme sonuçları 62 hastada mevcuttu. Buna gore, polipler hastaların 51’inde juvenil, 2’sinde hamartamatöz, 2’sinde hiperplastik, 4’ünde psödopolip, 2’sinde lenfoid ve 1’inde enflamatuvar fibroid tipteydi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çoğu çocukta rektal polipler muayene ile palpe edilerek anorektal yoldan çıkartılabilirse de palpe edilemeyen rektal polipler ile kolonik poliplerin insidansı da azımsanmamalıdır. Çocuk polipleri çoğunlukla selimdir. Kolonoskopik değerlendirme tanısal kesinliği artırmasının yanı sıra, olası premalign durumlar da göz önüne alınarak, tedavide önemli katkı sağlar. Polip şüphesi veya tanısı bulunan tüm çocuklara rutin kolonoskopik inceleme önerilmelidir.
INTRODUCTION: Colorectal polyps are among the common causes for rectal bleeding in children. They rarely have malignant potential. This study aims to present a clinical experience on colorectal polyps with an emphasis on utility of colonoscopy in these children.
METHODS: File records of patients treated between the years 2001-2011 were retrospectively evaluated in terms of age, sex, diagnostic methods, localization of polyps and pathological results.
RESULTS: There were 63 patients with a mean age of 6 years (1-15 years). Among these, 38 (60 %) were males and 25 (40 %) females. The presenting complaint was rectal bleeding in 60, prolapsed polyps in 2 and prolapsed rectum in one. The use of colonoscopy was initiated within the last 9-month of the study period. The polyps were removed by transanal route in 54. Colonoscopy was done with successful removal in all except one for the remaining 9 and yielded polyps in rectum in 4, in sigmoid colon in 3, in transverse colon in one and multiple polyps in one. Histopathology results were available in 62 and consistent with juvenile polyps in 51, hamartamatous in 2, hyperplastic in 2, pseudopolyps in 4, lymphoid in 2 and inflammatory fibroid in one.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although many rectal polyps are palpated and can be removed by anorectal route in children, the incidence of nonpalpable rectal polyps and colonic polyps should not be underestimated. The polyps are benign in most children. Colonoscopic examination increases the diagnostic accuracy and adds to the treatment keeping the possible presence of premalignant conditions in these children. Routine colonoscopic examination should be offered for all children with suspected or proven polyps.

2.Results of adolescent pregnancy
Cüneyt Eftal Taner, Demet Aydoğan Kırmızı, Aslı İriş, Ömer Başoğul
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.006  Pages 6 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: Adölesan yaş grubundaki gebelik sonuçlarının reprodüktif yaştaki gebelerin sonuçları ile karşılaştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemize 2009 ve 2010 yılları arasında müracat eden 14-18 yaş arası 402 adölesan gebe ile 19-35 yaş arası 302 gebenin sonuçları retrospektif olarak değerlendirildi. Doğum ağırlığı 2500 gr altı olan bebekler düşük doğum ağırlıklı bebek olarak değerlendiridi. Her iki grubun erken membran rüptürü (EMR), preterm doğum, ablasyo plesenta, preeklempsi ve intrauterin mort fetüs (IUMF) oranları belirlendi.
BULGULAR: Adölasan gebelerin yaş ortalaması 16,9±0,9 (14-18 yaş), reprodüktif yaştaki gebelerin yaş ortalaması 25,9±4,4 (19-35 yaş) olarak saptandı. Adölesan grupta 60 gebenin (% 14,9) ilk başvurudan sonra gebelik takiplerine gelmediği saptandı.Adölesan grupta 35 (% 10,9), reprodüktif yaş grubunda 10 olguda (% 3.3) preterm doğum, adölesan grupta 14 (% 4,1), kontrol grubunda 10 olguda (% 3.3) EMR saptandı. Her iki grup arasında preterm doğum ve EMR açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Adölesan grupta 8 (% 2,3), reprodüktif yaş grubunda 4 (% 1,3) IUMF saptandı; her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmadı. Preeklempsi oranları adölesanlarda % 1,5; reprodüktif yaş grubunda % 1,3’idi. Ablasyo plesanta oranları adölesanlarda ve reprodüktif yaş grubunda % 0,3 olarak aynı oranda saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Adölesan gebelerde reprodüktif yaş gebelerine göre perinatal sorunlar da artış izlenmese de, bu gebelikleri azaltmak ve perinatal komplikasyonları en aza indirmek için daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmalıdır.
INTRODUCTION: The objective is to compare the pregnancy results in adolescent age group with pregnancy results of the pregnant women in reproductive age.
METHODS: In 2009 and 2010, among patients who applied to our hospital, results regarding 402 pregnant adolescents between ages of 14-18 and the 302 pregnant women between ages of 19-35 were retrospectively evaluated. Infants with a birth weight less than 2500 g were considered as infants with low birth weight. Proportions of premature rupture of membranes (PROM), preterm birth, ablatio placentae, preeclampsia and intrauterine mort fetus (IUMF) for both groups were determined.
RESULTS: Average age of adolescent pregnant women were found to be 16.9±0.9 years (14-18 year-olds), whereas average age of the pregnant women at reproductive phase were determined as 25.9±4.4 years (19-35 year-olds). According to data, 60 adolescent pregnant women (14.9 %) did not attend obstetrics following initial appeal. In adolescent group, 35 (10.9 %) preterm birth cases were revealed, whereas the number was 10 (3.3 %) for reproductive age group; besides, adolescent group had a total of 14 (4.1 %) PROM cases, whereas the control group comprised PROM in 10 cases (3.3 %). No significant difference was detected between the groups in terms of preterm birth and PROM. 8 (2.3 %) and 4 (1.3 %) cases had IUMF in adolescent and reproductive age groups, respectively; and no statistically-significant difference was found. Preeclampsia rates were 1.5 % for adolescent, and 1.3 % for reproductive age group. As for ablatio placentae, a percentage of 0.3 % was found for both age groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study does not demonstrate any increase in perinatal problems with adolescent pregnant women compared to reproductive age group; nevertheless, more extensive studies are needed in order to reduce the number of such pregnancies and minimise perinatal complications.

3.Results of the treatment of adult olecranon fractures used to two different tension band technique
Savaş Kara, Atilla Polat, Mehmet Kerem Canbora, Serdar Demiröz
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.011  Pages 11 - 15
Olekranon kırıkları güçlü hiperekstansiyon, trisepsin avulsiyonu veya indirek travma sonucu meydana gelir. Bu çalışmada 25 erkek, 13 kadın, 38 hasta incelendi. Tedavi için iki farklı cerrahi teknik kullandık. Modifiye AO tekniği ve konvansiyonel AO tekniği. Postoperatif redüksiyon kalitesi, eklem hareket açıklığı, artroz gelişimi, uygulanan cerrahi teknik, K-teli migrasyonu, fonksiyonel sonuçları inceledik. Uygulanan her iki tekniğe göre sonuçlar; iyi % 63.2 (24), orta % 28.9 (11), zayıf % 7.9 (3) idi. İyi redüksiyon elde edilen beş hastanın, orta ve zayıf redüksiyon elde edilen on hastanın dirseğinde ekstansiyon kaybı görüldü (p=0,05). Artroz gelişimi ile redüksiyon kalitesi arasındaki ilişki anlamlıydı (p=0,001). MAOT uygulanan 16 hastanın 11’inde, CAOT uygulanan 22 hastanın 16’sında mükemmel sonuç elde edildi (p>0,05). Sonuç olarak uygulanan MAOT ile CAOT arasında fonksiyonel sonuçlar, artroz gelişimi ve K-teli migrasyonu bakımdan fark görülmedi.Redüksiyon kalitesinin iyi olması artroz gelişimini ve eklem hareket kaybını azaltmaktadır.
Olecranon fractures occurs by forced hiperextantion, avulsion of triceps tendon or direct trauma. In this study was evaluated 25 men, 13 women of 38 patients. We have used two differant surgical technique for treatment. They are modified AO technique (MAOT) and conventional AO technique (CAOT). We evaluated postoperative quality of reduction, range of motion, relation between development of arthrosis, surgical technique, K-wires migration, functional results. According to applied to both technique for reduction quality were achieve results good 63.2 % (24), moderate 28.9% (11), poor 7.9% (3). While loss of extension of elbow were observed of five patients with good reduction, in ten patients with moderate and poor reduction (p=0.005). The relationship between the development of arthrosis and reduction quality was significant (p=0,001).Functional results with MAOT of 16 patients had excellent results in the 11, as well as with CAOT of 22 patients had excellent resuls in 16 (p>0.05). As a result there is no differance between MAOT and CAOT in terms of functional results and development of arthrosis and K-wire migration. Reduction quality to be good was significantly reduced development of arthrosis and loss of extantion.

4.The effect of intra-operative paracetamol on post operative pain, nausea and vomit in children who underwent adenotonsillectomy
Betül Şen, Serkan Doğru, Nursen Koltka, Melek Güra
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.016  Pages 16 - 21
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda amaç, yaygın olarak kullanılan bir analjezik olan parasetamolün, tonsillektomi ve adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda intraoperatif 30 mg/kg i.v. dozunda uygulandığında postoperatif dönemde ağrı üzerine etkisinin araştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tonsillektomi veya adenotonsillektomi ameliyatı olacak, yaşları 6-12 arasında, ASA sınıflaması I ve II olan 28 çocuk çalışma kapsamına alındı. Preop son 8 saat içinde NSAİİ, son 12 saat içinde herhangi bir analjezik ilaç ve son 7 gün içinde kortikosteroid kullanmış olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Tüm olgulara premedikasyonda ve peroperatif narkotik analjezik kullanılmadı. Anestezi indüksiyonu tiyopental 5 mg/kg i.v. ve kas paralizisi rokuronyum 0.1 mg/kg i.v. ile sağlandı. Anestezi idamesi sevofluran % 1-2 ve N2O/O2 % 50/% 50 ile sağlandı. Olgular rastgele iki gruba ayrıldı. Grup P’ye (Parasetamol, n=14) parasetamol 30 mg/kg i.v.; Grup S’ye (Serum fizyolojik, n=14) eşdeğer volümde serum fizyolojik infüzyonu peroperatif 15 dk.'da uygulandı. Postoperatif 15 dk. arayla bulantı-kusma sıklığı ve 7 puanlı yüz ifadesi skalası kullanılarak ağrı skoru kaydedildi.
BULGULAR: Gruplar arasında postoperatif bulantı ve kusma sıklığında anlamlı bir fark bulunmadı. Ancak postoperatif ağrı skorunun, ekstübasyon sonrası, 15. dk. ve 30. dk.’ larda parasetamol grubunda kontrol grubundan yüksek olduğu izlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak; i.v. uygulanan parasetamolün tonsillektomi ve adenotonsillektomi uygulanan çocuklarda erken postoperatif dönemde ağrıyı azalttığı gözlendi.
INTRODUCTION: The purpose of our study was to research the effect of paracetamol as a commonly used analgesic, on pain when administered as 30 mg/kg i.v. intra-operative dose to children who underwent tonsillectomy and adenotonsillectomy, during the post-operative period.
METHODS: The study included 28 children between 6 and 12 years of age and ASA classification I and II, who were scheduled for tonsillectomy or adenotonsillectomy. Patients who were administered NSAIDs within 8 hours, any analgesics within 12 hours and corticosteroids during the last 7 days pre-op were excluded from the study. No narcotic analgesics were used as pre-medication and peroperatively on the subjects. Anesthesia was induced by Thiopental 5 mg/kg i.v. and muscle paralysis by Rocuronium 0.1 mg/kg i.v. Anesthetic permanence was achieved by Sevoflurane 1-2 % and N2O/O2 50 %/50 %. The subjects were randomized in two separate groups. Group P was administered (Paracetamol, n=14) paracetamol 30 mg/kg i.v. and Group S (Saline, n=14) was administered saline infusion in equivalent volume at minute 15 peroperatively. The nausea-vomit frequency was recorded post-operatively at 15 minute intervals using post-op nausea-vomit scoring while the pain score was recorded using the 7 point facial expression scale.
RESULTS: No significant difference was found in the post-operative nausea and vomiting frequency between the groups. However, the post-operative pain score of the paracetamol group was found higher than the control group in post-extubation, 15th min and 30th min periods.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Paracetamol administered through the i.v. route was found to reduce pain in children who underwent tonsillectomy and adenotonsillectomy during the early post-operative period.

5.Comparison of intrathecal hyperbaric bupivacaine and levobupivacaine with fentanyl for caesarean section
Dilek Subaşı, Osman Ekinci, Yıldız Kuplay, Tolga Müftüoğlu, Berna Terzioğlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.022  Pages 22 - 29
GİRİŞ ve AMAÇ: Bupivakainin saf S (-) enantiyomeri olan levobupivakainin kullanımı daha az kardiyotoksisite ve nörotoksisitesi ile daha kısa motor blok süresi olması nedeniyle giderek artmaktadır. Çalışmanın amacı, ilaçların yan etkileri azaltmak için daha yüksek opioid dozu ile birlikte düşük doz lokal anesteziklerin etkinliğini karşılaştırmaktır. Elektif sezaryen olgularında intratekal fentanil ilavesi ile eşit dozlarda hiperbarik bupivakain ve levobupivakainin duyusal, motor blok seviyesi ve yan etkilerini karşılaştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastane etik kurul onayı ve hastalardan yazılı bilgilendirilmiş onam alındıktan sonra 18-45 yaş, ASA I-II olan seksen hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 7.5 mg (1.5 ml) hiperbarik bupivakain ve 25 mcg (0.5 mL) fentanil alan Grup BF ya da 7.5 mg (1,5 ml) hiperbarik levobupivakain ve 25 mcg (0.5 mL) fentanil alan Grup LF’ye randomize edildi.
BULGULAR: ASA II vakalar Grup LF’de daha fazlaydı. Grup BF’de 45. dk. ortalama arter basıncı gibi hemodinamik parametrelerinin daha düşük olduğu tespit edildi (p<0.05). Maks. motor blok seviyesi, motor blok seviyesi Grup BF’de daha yüksek bulundu (p<0.05). Grup LF’de, maksimum duyusal blok seviyesi ve postoperatif VAS skorları daha yüksekti (p<0.05). Grup BF’de arter kan gazı PCO2 değeri yüksek ve PO2 daha düşüktü (p <0.05). Motor blok başlama süresi, maksimum motor bloğa ulaşma süresi, T4 duyusal bloğa ulaşma süresi, iki dermatomda gerileme ve ilk analjezi ihtiyacı her iki grupta da benzer bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İntratekal hiperbarik levobupivakain-fentanil kombinasyonu sezaryenda daha az motor blok etkisi olması nedeniyle bupivakain-fentanil kombinasyonuna iyi bir alternatiftir, daha yüksek duyusal blok seviyelerinde hemodinamik stabilite sağlar.
INTRODUCTION: Use of levobupivacaine as pure S(-) enantiomer of bupivacaine is progressively increased due to lower cardiotoxicity and neurotoxicity and shorter motor block duration.. The aim was to compare the efficacy of lower dose local anesthetics use together with higher opioid dose to decrease side effects of drugs. We compared sensorial, motor block levels and side effects of equal doses of hyperbaric bupivacaine and levobupivacaine with intrathecal fentanyl addition in elective caesarean cases.
METHODS: After hospital ethics committee approval and getting written informed consent from patients, eighty patients with ASA I-II aged 18-45 were included in the study. They were randomized to either Group BF receiving 7.5 mg (1.5 ml) hyperbaric bupivacaine and 25 mcg (0.5 ml) fentanyl, or Group LF receiving 7.5 mg (1.5 ml) hyperbaric levobupivacaine and 25 mcg (0.5 ml) fentanyl.
RESULTS: ASA II cases were higher in Group LF. Hemodynamic parameters such as 45th min mean arterial pressure of Group BF was found to be lower (p<0.05). Max. motor block level, motor block level, found to be higher in Group BF (p<0.05). In Group LF, max sensorial block level and postoperative VAS scores were higher (p<0.05). Arterial blood gas PCO2 was higher and PO2 was lower in Group BF (p<0.05). Onset of motor block time, time to max motor block, time to T4 sensorial block, reversal of two dermatome, first analgesic need were similar in both groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Intrathecal hyperbaric levobupivacaine-fentanyl combination is good alternative to bupivacaine-fentanyl combination in cesarean surgery as it is less effective in motor block, it maintains hemodynamic stability at higher sensorial block levels.

REVIEW
6.Acute pulmonary embolism
Mehmet Halis Tanrıverdi, Abdurrahman Abakay
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.030  Pages 30 - 36
Pulmoner emboli (PE) sık karşılaşılan ve yaşamı tehdit eden hastalıktır. Özgül bir klinik tablo ile ortaya çıkmadığı için tanı koymak güç olabilir. Buna karşılık, tedaviye hızlı başlamanın hayat kurtarıcı olması nedeniyle, erken tanı koymak önemlidir. PE ve derin ven trombozu (DVT), ortak predispozan faktörleri olan venöz tromboemboli (VTE) ile ilgili klinik tablolardır. PE vakaların çoğunda emboli kaynağı DVT’dir. Etyolojik faktörler arasında; yaş, VTE öyküsü, kanser, nörolojik hastalık, akut solunum yetersizliği ya da kalp hastalığı gibi uzun süre hastanede yatmayı gerektiren hastalıklar, konjenital ya da edinsel trombofili ve oral kontraseptif kullanımı yer almaktadır. Sigara içenlerde, obez kişilerde, hipertansiyon ya da metabolik sendromlu hastalarda da PE riskinin yüksek olduğu bildirilmiştir.
PE olgularında fibrin yıkım ürünü olan plazma D-dimer, düzeyleri artar. Alt ekstremite ven ultrasonografisi yüksek özgüllüğü, noninvaziv ve kolay uygulanır olması nedeniyle PE şüphesi olan hastalarda ilk basamak tetkikleri arasında yer alır. Normal ventilasyon-perfüzyon (V/Q) sintigrafisi PE’nin dışlanmasında son derece güvenilirdir. Bilgisayarlı tomografiyle pulmoner anjiyografi (BTPA) segmental ya da daha distal düzeyde klinik karşılığı olan PE varlığını göstermede yeterlidir. Konvansiyonel pulmoner anjiyografi son derece güvenilir, ancak invaziv bir testtir.
Tedavide amaç tıkanmış pulmoner arterden (PA) akımın yeniden sağlanmasıdır. Yüksek riskli PE hastalarının birinci sıra tedavisinde, çok az mutlak kontrendikasyonu olan trombolitik ajanlar kullanılır.
Pulmonary embolism (PE) is a common and life-threatening emergency cardiovascular disorder. PE does not occur with a specific clinical picture, so the diagnosis can be difficult. Early diagnosis and treatment is crucial to save lives. PE an deep vein thrombosis (DVT) is associated with venous thromboembolism (VTE) and have common predisposing factors. In most cases, Cause of PE commonly is DVT.
Among the factors that cause PE include age, history of VTE and such as cancer, neurological disease, acute respiratory failure or heart disease that requires long hospitalization diseases, oral contraceptive use and congenital or acquired thrombophilia. Smokers, obese people, patients with hypertension or metabolic syndrome has been reported that a high risk of PE. Increases plasma level of D-dimer that fibrin degradation product. The venous ultrasound of lower extremity is first step tests in patients with suspected PE. Because it's noninvasive, easy to apply and has a high specificity. Normal ventilation-perfusion (V/Q) scintigraphy is a highly secure PE outside. Single-detector spiral CT, is sufficient in showing the presence of segmental or proximal level clinically apparent PE. Pulmonary angiography is extremely reliable, but is an invasive test. Critical condition in which the patients with suspected PE echocardiography at the beginning of beds, especially the granting of emergency treatment is useful for decision.
The aim of treatment is to ensure the re-flow from the pulmonary artery is clogged. The first-line treatment of patients with high-risk PE is thrombolytic therapy is that very few absolute contraindications.

CASE REPORTS
7.A systole depending on mild hypothermia: A case report
Yavuz Yiğit, Onur İncealtun, Ayşe Nur Bayraktaroğlu, Emin Gökhan Gencer
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.037  Pages 37 - 40
Kazara hipotermi, merkezi vücut sıcaklığının istemsiz bir şekilde 35˚C'nin altına düşmesi olarak tanımlanmıştır. Hipoterminin şiddeti hafif (merkezi vücut sıcaklığı 32-35˚C), orta (28-32˚C) veya şiddetli (<28˚C) şeklinde sınıflandırılmıştır. Kazara hipoterminin sıklığı her ne kadar kış aylarında artış gösterse de tüm yıl boyunca vakalara rastlanmaktadır (1). Birçok hipotermik hastanın şiddetli enfeksiyonları ya da hayati tehlike oluşturan başka hastalıkları da vardır. Altta yatan hastalık durumu, yeniden ısıtma için kullanılan yöntemlerden ya da başlangıç ısısından çok daha önemlidir. Bu yüzden tedavi ve değerlendirmede en az hipoterminin yönetimi kadar ilgili olabilecek hastalıkların araştırılması da yeralmalıdır (2). Bu yazıda sokakta bulunan 60 yaşında evsiz, hafif hipotermik, (merkezi vücut sıcaklığı 33.1˚C) bayan hasta sunuldu. Hastada acil serviste uygulanan yeniden ısıtma esnasında kardiak asistoli oluştu.
Kazara hipotermi çeşitli aritmilere yol açabilmektedir. Özel-likle eşlik eden kardiak rahatsızlıklarda ölümcül aritmi insidansı artmaktadır. Bu olgu sunumunda hafif hipotermi ile acil servisimize getirilen (33.1 derece rektal ısı) 60 yaşında ki evsiz bayan hastada ortaya çıkan asistoli ritmi ve nedenleri sunulmaktadır.
Accidental hypothermia is defined as an unintentional decrease in core body temperature to below 35˚C. The severity of hypothermia is categorized as mild (core temperature 32-35˚C), moderate (28-32˚C), or severe (<28˚C). Although the incidence of accidental hypothermia increases during the winter months, cases are diagnosed throughout the year. Many hypothermic patients have severe infections or other life-threatening illnesses. The underlying disease process is far more important than the initial temperature or the rewarming method chosen. Therefore, evaluation and tretment must include a search for associated diseases as well as management of the hypothermia. We report a 60 year old homeless female patient with mild hypothermia (core temperature 33.1˚C) who was found in the street. During rewarming the patient in ER cardiac asystole occured.

8.Incidental bronchial foreign body aspiration in two adult cases
Leyla Yağcı Tuncer, Volkan Baysungur, Çağatay Tezel, Ebru Sulu, Oktay Taşolar, Ece Öz, Adnan Yılmaz
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.041  Pages 41 - 44
Bu yazıda, yabancı cisim aspirasyonunun rastlantısal olarak saptandığı iki olgu sunulmuştur. Olgu 1: 16 yaşında erkek hasta, kontrol amaçlı çekilen akciğer grafisinde lezyon görülmesi üzerine merkezimize sevk edildi. Arka-ön akciğer grafisinde sağ alt zonda parakardiyak yerleşimli metalik lezyon görüldü. Bronkoskopik incelemede sağ 7. segmentte yabancı cisim saptandı. Fogarty katater aracılığı ile yabancı cisim çıkarıldı. Yabancı cisim metal bir vida idi. Olgu 2: 61 yaşında erkek hasta öksürük, balgam ve nefes darlığı yakınmalarıyla merkezimize başvurdu. Bilgisayarlı toraks tomografisinde alt lob bronş proksimalinde lümen içinde kemik dansitesinde lezyon görüldü. Fiberoptik bronkoskopide ara bronş distalinde, üzeri granülasyon dokusu ile örtülü, sert lezyon saptandı. Yabancı cisim rijit bronkoskop aracılığı ile çıkarıldı. Lezyonun tavuk kemiği olduğu görüldü. Sonuç olarak, trakeobronşiyal yabancı cisim aspirasyonları, açıklanamayan kronik solunumsal yakınmaların ve radyografik anormalliklerin ayırıcı tanısında bilinen bir aspirasyon öyküsü olmasa dahi düşünülmelidir.
In this paper, two cases with incidental foreign body aspiration are presented. Case 1: A sixteen-year-old male was admitted with an abnormal chest X-ray detected during screening. Postero-anterior chest x-ray showed a metallic lesion on paracardiac right lower zone. Brochoscopy detected the foreign body in right medial basal segment. It was removed with a fogarty catheter. Foreign body was a metallic screw. Case 2: A sixty-one-year-old male was admitted with cough, sputum production and dyspnea. Computed tomography of the thorax showed a bone-density lesion in proximal lower lobe bronchus. Fiberoptic bronchoscopy revealed a firm lesion that was covered with granulation tissue. Foreign body was removed with rigid bronchoscopy. It was a chicken bone. In conclusion, tracheobronchial foreign body aspiration should always be taken into consideration in the differential diagnosis of radiographic lesions or chronic respiratory symptoms that are poorly explained, even in the absence of a previous history of aspiration.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved