Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 37 Issue : 2 Year : 2022



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 36 (4)
Volume: 36  Issue: 4 - 2021
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Contents

Pages II - III

3.Editorial Board

Pages IV - VII

4.Publication Ethics and Malpractice Statement

Pages VIII - X

ORIGINAL ARTICLE
5.The Relation Between the Metopic Suture Persistence and Frontal Sinus Volume and Olfactory Fossa Depth: A Reliability Study with Semiautomatic Volume Measurement
Başak Atalay, Mehmet Bilgin Eser
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.36306  Pages 287 - 293
Amaç: Bu çalışma, persistan metopik sütür (PMS) ile olfaktör fossa derinliği (OFD), ve frontal sinüs volümü (FSV) arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlamaktadır. Yöntemler: Yaşları 18-65 arasında değişen 1.603 hastanın tomografileri PMS varlığı açısından değerlendirildi. Yetmiş dört PMS olgusu ve 74 kontrol çalışmaya dahil edildi. Her bireyin frontal sinüs görünümü aplazi, hipoplazi veya normal olarak sınıflandırıldı. Lateral lamella uzunluğu (LLU), OFD ve FSV ölçümleri iki gözlemci tarafından bağımsız olarak yapıldı. Gözlemciler arası uyum değerlendirilirken, sürekli değişkenler için sınıf içi korelasyon katsayısı (ICC) ve Cohen’s kappa katsayısı (κ) kullanıldı. Bulgular: PMS prevalansı %4,99 [güven aralığı (GA) %95: 4,03-6,17] olarak bulundu. Hipoplazi/aplazi, PMS grubunda kontrol grubuna göre beş kat daha fazlaydı (sırasıyla %52,70; GA %95: 41,48-63,66 ve %10,81; GA %95: 5,58-19,91, p<0,001). Frontal sinüs görünüm sınıflandırması için gözlemciler arasında “mükemmel” bir uyum tespit edildi: κ=0,807, p<0,001. OFD, LLU ve FSV için ICC “mükemmel” güvenilirlik sundu: Her biri için sırasıyla 0,956, 0,958 ve 0,981 ve p<0,001. PMS grubunda, LLU daha kısaydı, OFD daha sığdı ve FSV, kontrol grubuna göre daha küçüktü (her biri için p<0,001). OFD, LLU ve FSV arasında orta derecede pozitif korelasyon vardı (r=0,306, r=0,302). Sonuçlar: Bu çalışmanın sonucunda, PMS’nin frontal sinüs gelişimi ve volümü ile ilişkili olduğu bulunmuştur. PMS varlığında daha küçük bir FS, daha kısa lateral lamella ve daha az derin olfaktör fossa beklenebilir.
Objective: This study aims to investigate the relationship of the persistence of metopic suture (PMS), frontal sinus volume (FSV), and olfactory fossa depth (OFD).
Methods: Tomography scans of 1,603 patients aged 18-65 years were evaluated for the presence of PMS. In the study, 74 PMS cases and 74 controls were included. The appearance of each individual’s frontal sinus was classified as aplasia, hypoplasia, or normal. Two observers independently measured the lateral lamella length (LLL), OFD, and FSV. Interobserver agreement was evaluated with the intraclass correlation coefficient (ICC) and Cohen’s kappa coefficient (κ).
Results: The prevalence of PMS was found to be 4.99% [95% confidence interval (CI): 4.03-6.17]. The PMS group had five times higher hypoplasia/aplasia than the controls (52.70%, 95% CI: 41.48-63.66 and 10.81%, 95% CI: 5.58-19.91, respectively; p<0.001). An “almost perfect” agreement was detected among observers for the frontal sinus appearance classification: κ=0.807, p<0.001. The ICC of continuous measurements for OFD, LLL, and FSV, respectively, presented “excellent” reliability: 0.956, 0.958, and 0.981, with p<0.001 for each. LLL was shorter, OFD was shallower, and FSV was smaller in the PMS group than the control group (p<0.001). There was a moderate positive correlation between OFD, LLL, and FSV (r=0.306, r=0.302).
Conclusions: This study interprets that the presence of PMS is related frontal sinus development and volume. With PMS, a smaller FS, shorter lateral lamella, and shallower olfactory fossa may be expected.

6.Anthropometric and Body Composition Measurements Related to Osteoporosis in Geriatric Population
Sadiye Murat, Bilinç Doğruöz Karatekin, Filiz Demirdağ, Esma Nur Kolbaşı
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.32396  Pages 294 - 301
Amaç: Bu çalışmanın amacı, farklı antropometrik ve vücut kompozisyonu ölçümlerini [ağırlık, vücut kitle indeksi (VKİ), vücut yağ yüzdesi (%yağ), iskelet kası indeksi (İKİ), vücut şekil indeksi (VŞİ), bel çevresi (BÇ) ve kalça çevresi (KÇ)] ölçmek ve bu ölçümlerin kemik mineral yoğunluğu ile ilişkisini araştırmaktır.
Yöntemler: Bu çalışma, 2018-2019 yılları arasında geriatri polikliniğine başvuran 482 hastanın dahil edildiği kesitsel bir çalışmadır. Hastaların kemik mineral yoğunlukları dual-enerji X-ışını absorbsiyometri ile değerlendirildi. Biyoimpedans analiz sistemi ile antropometrik değerlendirmeler ve ölçümler (KÇ, BÇ, ağırlık, VKİ, VŞİ) ve vücut kompozisyon analizi (%yağ, İKİ) yapıldı. Hastalar aerobik egzersiz alışkanlıkları açısından Fiziksel Etkinliklerin Hızlı Değerlendirilme Ölçeği aerobik bölümü ile değerlendirildi.
Bulgular: Lomber omurga (LO) T-skoru ile İKİ (r=0,36, p=0,000) arasında ve lomber T-skoru ile ağırlık (r=0,21, p=0,000), VKİ (r=0,10, p=0,045) ve BÇ (r=0,15, p=0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki vardı. Femur boynu (FB) T-skoru ile %yağ (r=0,15, p=0,001), İKİ (r=0,15, p=0,010), ağırlık (r=0,22, p=0,000), VKİ (r=0,20, p=0,000), BÇ (r=0,14, p=0,003) ve KÇ (r=0,17, p=0,001) arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon vardı. Fiziksel aktivite ile LO T-skoru (n=353, r=0,08, p=0,16) ve FB T-skoru (n=360, r=0,03, p=0,53) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu. Çoklu regresyon analizinde İKİ, FB ve LO T-skorlarını tahmin etmeye en çok katkıda bulunan değişken olarak saptandı.
Sonuçlar: Geriatrik popülasyonda antropometrik ölçümler dikkatli seçilmelidir. Ölçümler arasında en güçlü ilişki LO T-skoru ve İKİ arasında saptanmıştır.
Objective: This study aimed to evaluate different anthropometric and body composition measurements, including weight, body mass index (BMI), body fat percentage (fat%), skeletal muscle index (SMI), a body shape index (ABSI), waist circumference (WC), and hip circumference (HC), in relation to bone mineral density.
Methods: This is a cross-sectional study of a total of 482 patients who consulted the geriatric outpatient clinic between 2018 and 2019. Patients were evaluated with dual-energy X-ray absorptiometry. Anthropometric measurements (HC, WC, weight, BMI, and ABSI), as well as body composition analysis (fat% and SMI) by bioimpedance analysis system, were performed. The patients were evaluated with the rapid Assessment of Physical Activity Index in terms of aerobic exercise habits.
Results: There was a significant correlation between lumbar spine (LS) T-score and SMI (r=0.36, p=0.000) and between LS T-score and weight (r=0.21, p=0.000), BMI (r=0.10, p=0.045) and WC (r=0.15, p=0.001). There was a statistically significant correlation between femur neck (FN) T-score and fat% (r=0.15, p=0.001), SMI (r=0.15, p=0.010), weight (r=0.22, p=0.000), BMI (r=0.20, p=0.000), WC (r=0.14, p=0.003), and HC (r=0.17, p=0.001). There was no statistically significant correlation between physical activity and LS T-score (n=353, r=0.08, p=0.16) and FN T-score (n=360, r=0.03, p=0.53). In multiple regression analysis, SMI contributes most in predicting FN and LS T-scores.
Conclusions: Anthropometric measurements should be carefully selected in the geriatric population. Among the measurements, the strongest relationship was found between LS T-score and SMI.

7.Evaluation of Childhood Traumas, Depressive Symptoms, and Dissociative Experiences in Tinnitus Cases
Mustafa Altıntaş, Deniz Sarlak, Erdinç Özturk, Osman Celbiş
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.89106  Pages 302 - 309
Amaç: Tinnitus, herhangi bir dış uyaran olmaksızın algılanan ses olarak tanımlanır ve yaygın bir sorundur, ancak mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada tinnituslu hastalarda predispozan faktör olabilecek çocukluk çağı travmaları ve dissosiyatif yaşantıların değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmaya Kasım 2018-Şubat 2019 tarihleri arasında kulak burun boğaz polikliniğine başvuran ve subjektif tinnitus tanısı konulan 18 yaş üstü 90 gönüllü (tinnituslu 45 hasta ve kontrol grubunda 45 hasta) dahil edildi. Hastaları değerlendirmek için kişisel bilgi formu, çocukluk çağı travması, hastane anksiyetesi ve depresyonu ve dissosiyatif yaşantılar ölçekleri kullanıldı.
Bulgular: Katılımcıların %55,60’ı erkek, %28,90’ı 20-30 yaş aralığında, %71,10’u evli, %40’ı ilkokul mezunu ve %68,90’ı çalışmaktadır. Hastaların %77,78’inin psikiyatriste gitmediği ve %75,56’sının herhangi bir kronik hastalığı olmadığı belirlendi. Tinnituslu hastaların Çocukluk Çağı Travma Ölçeği toplam puanı 54,37±10,17, Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği puanı 12,22±5,41, hastane anksiyete puanı 10,54±3,5 ve Dissosiyatif Yaşantılar puanı 13,48±4,68 olduğu tespit edildi. Tinnitus olgularının çocukluk çağı travmaları, depresif belirtileri ve dissosiyatif yaşantıları arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu (p<0,05).
Sonuçlar: Tinnitus olgularının çocukluk çağı travmaları ile dissosiyatif yaşantıları arasında pozitif bir ilişki bulunmuştur ki bu durum tinnituslu hastalarda predispozan faktör olarak kabul edilebilir. Tinnituslu hastalar çocukluk çağı travması açısından araştırılmalı ve tedaviye multidisipliner yaklaşılmalıdır.
Objective: Tinnitus is described as the perceived sound without any external stimulus and is a common problem, but its mechanism is not fully understood. This study aimed to evaluate childhood traumas and dissociative experiences, which may be predisposing factors in patients with tinnitus.
Methods: The study included 90 voluntary patients (45 patients with tinnitus and 45 in the control group) aged older than 18 years who applied to the otorhinolaryngology clinic between November 2018 and February 2019 and were diagnosed with subjective tinnitus. A personal information form together with childhood trauma, hospital anxiety and depression, and dissociative experiences scales were used to assess the patients.
Results: Of all participants, 55.60% were males, 28.90% were 20-30 years old, 71.10% were married, 40% were primary school graduates, and 68.90% were employed. In addition, 77.78% of patients did not visit a psychiatrist and 75.56% did not have any chronic diseases. The mean total score of Childhood Trauma Scale for the tinnitus group was 54.37±10.17, the mean total score of The Hospital Anxiety and Depression Scale for the tinnitus group in the depression subscale was 12.22±5.41 and in the anxiety subscale was 10.54±3.5, and Dissociative Experiences was 13.48±4.68. A positive significant relationship was found between the childhood traumas of the tinnitus cases in their depressive symptoms, and dissociative experiences (p<0.05).
Conclusions: The study results found a positive relationship between the childhood traumas and dissociative experiences of tinnitus cases, which can be considered as predisposing factors in patients with tinnitus who should also be investigated for childhood trauma, and the treatment approach should be multidisciplinary.

8.The Clinical Impact of Tumor Grade Heterogeneity in Nonmuscle- invasive Urothelial Carcinoma of the Bladder
Meftun Culpan, Ferhat Keser, Ayberk İplikci, Gözde Kır, Gökhan Atış, Asif Yıldırım
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.48447  Pages 310 - 317
Amaç: Çalışmamızda histolojik olarak düşük ve yüksek derecenin bir arada olduğu karma dereceli tümörlerin onkolojik sonuçlarının saf düşük dereceli ve yüksek dereceli tümörler ile karşılaştırılması amaçlandı.
Yöntemler: Primer kasa invaze olmayan mesane kanserli hastaların tıbbi kayıtlarını geriye dönük olarak inceledik. Hastalar histolojik dereceye göre düşük, karma ve yüksek dereceli olmak üzere üç gruba ayrıldı. Üç grubun nükssüz sağkalım (NS), progresyonsuz sağkalım (PS) ve kansere özgü sağkalım (KSS) gibi onkolojik sonuçları ve klinikopatolojik özellikleri karşılaştırıldı.
Bulgular: Ortalama 55,94±41,73 aylık takipte toplam 369 hasta (190 düşük, 40 karma ve 139 yüksek dereceli) çalışmamıza dahil edildi. pT1 evre hastalık oranı; karma dereceli tümörü olan hastalarda yüksek dereceli tümörlere göre daha düşük oranda (sırasıyla %42,5 ve %64,0) ve düşük dereceli tümörlere göre daha yüksek oranda (sırasıyla %42,5 ve %14,7) gözlendi (p=0,001). Düşük, karma ve yüksek dereceli hastalar arasında NS açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p=0,887). Karma dereceli tümörü olan hastalar, düşük dereceli tümörlere göre daha kötü PS ve KSS’ye sahipken (sırasıyla PS için 199,84±23,22'ye karşı 214,94±15,92 ve KSS için 202,07±19,86’ya karşı 233,61±9,84) yüksek dereceli tümörlere göre daha iyi PS ve KSS sonuçlarına sahipti (sırasıyla PS için 199,84±23,22’ye karşı 163,28±16,18 ve KSS için 202,07±19,86’ya karşı 180,81±15,89). Ancak bu karşılaştırmalar istatistiksel olarak anlamlı değildi.
Sonuçlar: Karma dereceli tümörü olan hastalarda, düşük dereceli tümörlere göre daha kötü PS ve KSS saptanırken, yüksek dereceli tümörlere göre daha iyi PS ve KSS saptandı. Ancak bu karşılaştırmalar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuçlarımız gelecek çalışmalarla doğrulanmalıdır.
Objective: This study aimed to determine the oncological outcomes of mixed-grade tumors by comparing them with pure low-grade and high-grade tumors.
Methods: We retrospectively reviewed the medical records of patients with primary non-muscle-invasive bladder cancer. Patients were categorized into three groups according to the histological grade of their tumors: low-grade, mixed-grade, and high-grade. Clinicopathological characteristics and oncological outcomes, such as recurrence-free survival (RFS), progression-free survival (PFS), and cancer-specific survival (CSS), were compared between the three groups.
Results: A total of 369 patients (190 low, 40 mixed, and 139 high-grade) were included in our study, with a mean follow-up of 55.94±41.73 months. Patients with mixed-grade tumors had lower rates of pT1 stage diseases than those with high-grade tumors (42.5% vs. 64.0%, respectively) and higher rates than those with low-grade tumors (14.7% vs. 42.5%, respectively) (p=0.001). There was no significant difference in RFS between low-, mixed-, and high-grade tumor patients (p=0.887). Patients with mixed-grade tumors had worse PFS and CSS outcomes than those with low-grade tumors (199.84±23.22 vs. 214.94±15.92 for PFS and 202.07±19.86 vs. 233.61±9.84 for CSS, respectively) and better PFS and CSS outcomes than those with highgrade tumors (199.84±23.22 vs. 163.28±16.18 for PFS and 202.07±19.86 vs. 180.81±15.89 for CSS, respectively), although these comparisons were not statistically significant.
Conclusions: Patients with mixed-grade tumors had worse PFS and CSS outcomes than patients with low-grade tumors and better PFS and CSS outcomes than patients with high-grade tumors, although these comparisons were not statistically significant. Our results should be verified by future studies.

9.Predictive Value of Systemic Immune Inflammation Index for Postoperative Atrial Fibrillation in Patients Undergoing Isolated Coronary Artery Bypass Grafting
Murat Selçuk, Tufan Çınar, Faysal Şaylık, Selami Doğan, Ismail Selçuk, Ahmet L. Orhan
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.37998  Pages 318 - 324
Amaç: Enflamasyon, kalp cerrahisi olan hastalarda postoperatif atriyal fibrilasyon (PoAF) başlangıcında önemli bir rol oynadığından, bu çalışma bu tür hastalarda PoAF gelişimi için sistemik immün enflamasyon indeksinin (SII) öngörücü değerini araştırmayı amaçladı.
Yöntemler: Toplamda, izole bir koroner arter baypas greft (KABG) uygulanan 391 ardışık hasta geriye dönük olarak analiz edildi. PoAF mevcut kılavuza göre tanımlanmıştır. SII nötrofil (N) x trombosit (T) ÷ lenfosit (L) formülü kullanılarak belirlendi.
Bulgular: Bu çalışmada PoAF insidansı %24’tür (n=97 olgu). Çok değişkenli lojistik regresyon analizi, SII’nin PoAF’nin bağımsız bir öngörücüsü olduğunu ortaya çıkarmıştır [olasılık oranı: %95 güven aralığı: 1,002 (1,001- 1,002), p<0,01]. PoAF tespitinde SII’nin optimal değeri, alıcı işletim karakteristik eğri değerlendirmesi ile belirlendi ve SII’nin ideal değeri %60,8 duyarlılık ve %80,9 özgüllük [eğri altı alanı (EAA): 0,7107] ile 807,8’den büyük olarak belirlendi. PoAF’nin tespitinde SII’nin EAA, nötrofil/lenfosit oranının (NLO) veya trombosit/lenfosit oranının (TLO) (sırasıyla EAA: 0,6740 ve EAA: 0,6426) EAA’sından daha yüksekti.
Sonuçlar: Bu araştırmada, izole KABG nedeniyle ameliyat edilen hastalarda SII’nin PoAF’nin bağımsız bir öngörücüsü olduğunu gösterdik. Ek olarak SII, bu olgular arasında NLO veya TLO’ya kıyasla PoAF için daha iyi ayırt etme yeteneğine sahipti.
Objective: Inflammation plays an important role in the initiation of postoperative atrial fibrillation (PoAF) in individuals undergoing cardiac surgery, Thus, this study aimed to investigate the predictive value of the systemic immune inflammation index (SII) to develop PoAF in such patients.
Methods: In total, 391 consecutive patients undergoing an isolated coronary artery bypass grafting (CABG) were retrospectively analyzed. PoAF was defined according to the current guideline. The SII is determined using the following equation: neutrophil (N) × platelet (P) ÷ lymphocyte (L).
Results: The incidence of PoAF in the present study was 24% (n=97 cases). Multivariate logistic regression analysis revealed that the SII was an independent predictor of PoAF (Odds ratio: 1.002 95% confidence interval: (1.001-1.002), p<0.01). The optimal value of the SII in detecting PoAF was established by a receiver operating characteristic curve assessment, and it was >807.8 with 60.8% sensitivity and 80.9% specificity [area under the curve (AUC): 0.7107]. The AUC value of SII in detecting PoAF was much greater than the AUC values of both the neutrophil to lymphocyte ratio (NLR) and the platelet to lymphocyte ratio (PLR) (AUC: 0.6740 and AUC: 0.6426, respectively).
Conclusions: This study revealed that SII was an independent predictor of PoAF in patients who were operated on for isolated CABG. Additionally, SII had a better discriminative ability for PoAF compared to either NLR or PLR among these cases.

10.Assessment of the Nutritional Status, Bone Mineralization, and Anthropometrics of Children with Thalassemia Major
Serap Cevher Bulğurcu, Aylin Canbolat Ayhan, Hamdi Cihan Emeksiz, Fahri Ovalı
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.66915  Pages 325 - 332
Amaç: Talasemi majör (TM) tanılı çocuklar büyüme geriliğine ve mikrobesin eksikliklerine yatkındırlar. Bu çalışmada, düzenli transfüzyon uygulanan hastalarda mikro besin seviyelerini, antropometrik ölçümleri, kemik mineralizasyon defektlerini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntemler: Laboratuvar testlerini, antropometrik ölçümleri ve kemik mineral yoğunluğunu değerlendirerek elde edilen verileri analiz ettik.
Bulgular: Çalışmaya ortalama yaşı 12,26±4,74 yıl, ortalama transfüzyon öncesi hemoglobin 8,64±1,01 g/dL, ortalama serum ferritin 1158,6±556,8 ng/mL olan 29 hasta (%62’si erkek, %38’i kız) alındı. En sık vitamin D (%72,4), selenyum (%72,4) ve folat (%37,9) eksikliği saptandı. Hastaların %17,2’de hipokalsemia, %3,5 hipomagnesemi, %10,3 seruloplazmin düşüklüğü saptandı. Folat 2≤ ile <6 yaş arasında, seruloplazmin 6≤ ile <10 yaş arasında daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0,028, p=0,018). Selenyum, ferritin ≥1.500 olan hastalarda anlamlı olarak yüksekti (p=0,008). Diğer mikrobesin düzeylerinde ferritin düzeyi ilişkili anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Hastaların %31’inin vücut kitle indeksi (VKİ) 5. Persentilin (p) altındaydı. VKİ 95. p’nin üzerinde olan hasta saptanmadı. Hastaların %24,5’inin boyu, %20,7’sinin vücut ağırlığı 3. p’nin altındaydı. Boy ve vücut ağırlığı açısından 97. p’nin üzerinde olan hasta saptanmadı. Antropometrik ölçümlerin, hastaların kan mikrobesin ve ferritin düzeyleri ile anlamlı bir ilişkisi saptanmadı. On-18 yaş arasındaki hastaların VKİ anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p=0,001). Antropometrik ölçümler, ortalama ferritin ve mikrobesin düzeyleri açısından anlamlı farklılık göstermedi. Hastaların %20,8’de endokrinolojik bozukluklar (hipoparatiroidi %13,8, hipotiroidi %3,5) gözlendi. Hastaların %14,8’inde (2 osteopenik, 2 osteoporotik) düşük kemik yoğunluğu saptandı. Kemik mineral yoğunluğunun mikrobesin ve ferritin düzeyleriyle anlamlı ilişkisi saptanmadı.
Sonuçlar: TM hastalarında nütrisyonel eksikliklerin önlenmesi ve beslenme desteğinin sağlanması kemik mineralizasyon bozuklukları ve büyüme geriliği gibi komplikasyonların gelişiminin en aza indirilmesi açısından önemlidir.
Objective: Children with thalassemia major (TM) are prone to growth failure and micronutrient deficiency. Thus, this study aimed to evaluate nutritional status, anthropometrics, and bone mineralization defects in patients with regular blood transfusion.
Methods: Data obtained were analyzed by evaluating laboratory tests, anthropometric measures, and bone mineral density.
Results: This study included 29 patients (62% male and 38% female) with a mean age of 12.26±4.74 years, mean pre-transfusion hemoglobin of 8.64±1.01 g/dL, and mean serum ferritin of 1158.6±556.8 ng/ mL. Vitamin D (72.4%), selenium (72.4%), and folate (37.9%) deficiencies were most frequent. Hypocalcemia was observed in 17.2%, hypomagnesemia in 3.5%, and decreased ceruloplasmin in 10.3% of patients. Folate was higher between 2 and 6 years old (p=0.028). Ceruloplasmin was higher between 6 and 10 years old (p=0.018). Selenium was significantly higher in patients with a ferritin of ≥1,500 (p=0.008). No significant ferritin-related differences were found in other micronutrients (p>0.05). Body mass index (BMI) were <5 percentile (p) in 31% of patient, whereas none was >95 p. Height in 24.5% and weight in 20.7% of patients were <3 p, whereas none with >97 p. BMI of patients aged 10-18 years was significantly higher (p=0.001). Anthropometric percentiles did not significantly differ in the mean serum ferritin and micronutrient levels. Hypoparathyroidism was observed in 13.8% and hypothyroidism in 3.5% of patients. Low bone density was detected in 14.8% (2 osteopenic and 2 osteoporotic) of patients. Bone mineral density did not significantly differ in the ferritin and micronutrient levels.
Conclusions: Nutritional support and deficiency prevention are important to minimize the burden of complications and increase the life expectancy and quality in patients with TM.

REVIEW
11.The Science of Disaster Medicine: From Response to Risk Reduction
Hüseyin Koçak, Kerem Kınık, Cüneyt Çalışkan, Kurtuluş Açıksarı
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.50375  Pages 333 - 342
Afet tıbbı kavramının bilimsel gelişimi dünyada yaklaşık 50 yıl önce başlamıştır. Halk sağlığı, acil sağlık hizmetleri, afet yönetimi, acil tıp ve askeri tıp gibi farklı disiplinlerin afet tıbbı kavramı çerçevesinde çalışmalar yaptığı görülmektedir. Afet tıbbının amacı, afet riskleri bulunan toplumun kötü sağlık şartlarını önlemek ve azaltmak için afet öncesi dönemde afet risk yönetimi ve afet sonrası dönemde sağlık hizmetleri ve tesislerini çalışır durumda olmasını sağlamaktır. Çok disiplinli yapısı ve halen net bir şekilde alt çalışma konularının sistematize edilememesi nedeniyle bilimsel ilerlemesi oldukça yavaş bir şekilde gelişen bir disiplindir. Ancak afet tıbbı alanına yönelik Birleşmiş Milletler tarafından 2015-2030 dönemi için yayınlanan Sendai Afet Risk Azaltımı Çerçeve Eylem Planı’nda önemli hedefler bulunmaktadır. Afet tıbbı açısından küresel hedefler arasında yer alan ölüm ve yaralanma sayılarının azaltılması, etkilenen insan sayısının azaltılması, kritik tesislerin alt yapılarının güçlendirilmesi ve afetlerde sürdürülebilir bir şekilde fonksiyonlarına devam edebilmesi yer almaktadır. Bu hedeflerin gerçekleştirilebilmesi için kurumsal ve akademik olarak afet tıbbının hızlı bir şekilde gelişmesi beklenmektedir. Afet tıbbı disiplini klinik çalışmaların ötesinde bir anlam ifade eden küresel, kitlesel, yönetimsel ve doktrinsel bir disiplindir. Özellikle 2015 yılında küresel olarak belirlenen Sendai Afet Risk Azaltımı Çerçeve Eylem Planı ile ilk defa afet tıbbı eğitiminin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması vurgulanmaktadır. 2030 yılına gelindiğine afet tıbbı disiplinin çok güçlü bir noktaya geleceği görülmektedir.
The scientific advancement of the disaster medicine concept started approximately five decades ago. Different disciplines, such as public health, emergency health services, emergency medicine, and military medicine, work within the disaster medicine framework. Disaster medicine aimed to ensure that health services and facilities are operational both in the pre- and post-disaster periods to prevent and reduce the negative health circumstances of the society facing disaster risks. It is a discipline with slow scientific progress due to unclearly systematized multidisciplinary structure and sub-study areas. However, important targets regarding the field of disaster medicine were indicated in the Sendai Framework for Disaster Risk Reduction 2015-2030 published by the United Nations. Among the global goals of disaster medicine, are to reduce the number of deaths and injuries, reduce the number of affected people, strengthen critical facility infrastructure, and ensure functional sustainably of these facilities during disasters. To achieve these goals, disaster medicine is expected to rapidly develop both institutionally and academically. Disaster medicine is a global, mass, administrative, and doctrinal discipline that means beyond clinical studies. Particularly, the development and dissemination of disaster medicine education were emphasized for the first time with the Sendai Framework for Disaster Risk Reduction, which was determined globally in 2015. The disaster medicine discipline is seen to reach a very strong point by 2030.

CASE REPORTS
12.Unilateral Tubarial Oncocytic Papillary Cystadenoma Presenting with Epistaxis
Nurul Syuhadah Hasny, Fatihatul Munirah Amiruddin, Faezahtul Arbaeyah Hussain, Baharudin Abdullah
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.40404  Pages 343 - 347
Onkositik papiller kistadenom (OPC), tükürük bezlerinin nispeten nadir görülen iyi huylu bir tümörüdür, sıklıkla minör tükürük bezlerinde ve bazen de parotis bezi gibi majör tükürük bezlerinde görülür. Hastalar ancak şişliğin ilerlemesiyle semptomatik hale gelir ve şişliğin konumuna bağlı olarak obstrüktif semptomlara neden olur. Bildiğimiz kadarıyla kanamalı tümör ile başvuru bildirilmemiştir. Biz burada, tekrarlayan epistaksis ile başvuran 54 yaşındaki erkek hastadaki sağ torus tubariusun OPC’sini sunduk.
Oncocytic papillary cystadenoma (OPC) is a relatively rare benign tumor of the salivary glands, frequently seen in minor salivary glands, and occasionally in major salivary glands, such as the parotid gland. Patients only become symptomatic upon progression of the swelling, causing obstructive symptoms depending on its location. To our knowledge, there are no reports of presentation with bleeding tumor. Herein, we report a case of an OPC of the right torus tubarius in a 54-year-old man who presented with recurrent epistaxis.

13.Umbilical Hernia as Forerunner of Primary Umbilical Endometriosis: A Case Report
Saunri Hansadah, Jasmina Begum, Pankaj Kumar, Sweta Singh, Deepthy Balakrishnan, Anirban Kundu
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.66990  Pages 348 - 351
Umbilikal endometriozis, genellikle umbilikus içeren laparoskopik veya cerrahi prosedürleri takip eden bir kutanöz endometriozis türüdür. Primer umbilikal endometriozis (PUE) son derece nadir bir durumdur ve PUE ile umblikal herni birlikteliği de aynı derecede nadir bir durumdur. Tıp literatüründe bugüne kadar umblikal herni ile ilişkili çok az sayıda primer umblikal endometriozis vakası bildirilmiştir. Biz burada, umbilikal nodülün klasik semptomları olan ve menstrüasyona bağlı döngüsel ağrı ve kanama ile başvuran umbilikal herni ile ilişkili bir PUE olgusunu sunuyoruz. Hastamıza, protez ağ kullanılarak karın duvarı defekt onarımı ile omfalektomi yapıldı. Eksize edilen umblikal nodülün histopatolojik incelemesi ile tanı doğrulandı. Bu olgu sunumu umbilikal nodül ile başvuran üreme çağındaki kadınlarda ayırıcı tanı olarak düşünülmesi gereken nadir bir durumu vurgulamaktadır.
Umbilical endometriosis is a type of cutaneous endometriosis that usually follows laparoscopic or surgical procedures that involve the umbilicus. Primary umbilical endometriosis (PUE) is an extremely rare condition and its association with an umbilical hernia is an equally rare condition. To date, only very few cases of PUE with umbilical hernia association have been reported in the medical literature. Report herein is a case of PUE associated with an umbilical hernia who presented with classical umbilical nodule symptoms with cyclical pain and bleeding due to menstruation. The patient underwent omphalectomy with abdominal wall defect repair using prosthetic mesh. The diagnosis was confirmed by histopathological examination of the excised umbilical nodule. This case report highlights a rare entity that should be considered as a differential diagnosis in females of the reproductive age group that presents with the umbilical nodule.

14.Hepatocyte Nuclear Factor 1 Beta Mutation-associated Newborn Onset of Glomerulocystic Kidney Disease: A Case Presentation
Nilüfer Göknar, Melda Ekici Avcı, Diana Üçkardeş, Emre Keleşoğlu, Kübra Tekkuş Ermiş, Cengiz Candan
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.02686  Pages 352 - 355
Hepatosit nükleer faktör 1B’yi kodlayan (HNF1B) genindeki mutasyonlar, renal malformasyonların en sık genetik nedenlerinden biridir. Bu gendeki heterozigot mutasyonlar renal kist ve diyabet sendromu ile ilişkilidir. Hastalar; farklı renal gelişimsel anomaliler ve gençlerde görülen erişkin tip diyabet ile başvurabilirler. Bu olgu sunumunda, yenidoğan döneminden itibaren her iki böbrekte kistlerin olması ve kronik böbrek hastalığı nedeniyle takip edilen ve DNA sekanslama yöntemi ile HNF1B ilişkili glomerülokistik hastalık tanısı alan on yaşında erkek hasta anlatılmıştır. Ayırıcı tanıda yer alan otozomal dominant polikistik böbrek hastalığı, genetik analiz ile dışlanmıştır. Aile taramasında annenin, kız kardeş ve erkek kardeşin aynı mutasyona sahip olduğu gösterilmiştir. Kistik böbrek hastalıklarında genetik inceleme ve danışmanlık, sadece erken tanı ve tedavi için değil, ayrıca ailedeki asemptomatik olguların da tanısı için önemlidir.
Mutations in hepatocyte nuclear factor-1 beta (HNF1B) are the most commonly identified genetic cause of renal malformations. Heterozygous mutations are associated with renal cysts and diabetes syndrome. Various renal developmental abnormalities and maturity-onset diabetes of the young could be the presenting factors of these mutations. A 10-year-old boy who was evaluated for bilateral cystic kidneys and chronic kidney disease from the newborn period was diagnosed with HNF1B-related glomerulocystic disease by DNA sequencing. The differential diagnosis of autosomal dominant polycystic kidney disease was a diagnostic pitfall. The genetic screening of the family revealed his mother, sister, and brother to have the same mutation. Therefore, genetic diagnosis and counseling are important for cystic kidney diseases not only for formulating the diagnosis and early management plan but also for the diagnosis of potential asymptomatic cases in the family.

INDEX
15.Author Index

Page E1
Abstract | Full Text PDF

16.Referee Index

Page E2
Abstract | Full Text PDF

17.Subject Index

Page E3
Abstract | Full Text PDF




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved