Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 35 Issue : 3 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 21 (1)
Volume: 21  Issue: 1 - 2006
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Percutan coroner approach versus thrombolytic approach in management of patients diagnosed with MI
Emine Çakçak, İsmail Erdem, Nurten Sayar
Pages 1 - 4
ST segment değişikliklerinin miyokardial doku perfüzyonunun derecesiyle yakın ilişkide olduğu gösterilmiştir. Akut miyokard infarktüsünde trombolitik sonrası komplet ST segment rezolüsyonu, düşük mortalite ve daha iyi sol ventriküler fonksiyonlarla birliktedir. Biz çalışmamızda, akut ST elevasyonlu Mİ tanısı alıp trombolitik (streptokinaz) veya birincil perkütan girişim tedavi yöntemlerinden biri uygulanan hastalarda, bu iki tedavi yönteminin, miyokardial doku reperfüzyonunun iyi bir göstergesi olan ST segment rezolüsyon derecesine etkilerini karşılaştırdık.
Çalışmaya ST elevasyonlu miyokard infarktüsü ile başvuran 113 hasta alındı. Birincil perkütan girişim veya trombolitik uygulanan hastaların işlem öncesi ve sonrası 180. dakikada çekilen EKG’lerinde toplam ST segmentleri her hasta için hesaplanarak farkları alındı (delta). Bu delta değerleri her iki grup için karşılaştırıldı.
Birincil PCİ grubunda ortalama delta değeri 5.44±2.2 mV iken, trombolitik grubunda bu değer 3.88±1.9 idi. İki değer arasındaki istatistiksel fark belirgin derecede anlamlı idi
(p<0.0001).
Akut miyokard infarktüslü hastaların tedavisinde perkütan koroner girişimin, miyokardiyal doku perfüzyonunun bir göstergesi olan ST segment rezolüsyonunu, trombolitik tedaviden
daha fazla sağladığını gördük.
ST-segment changes have been shown to correlate with myocardial tissue perfusion. Complete ST-segment resolution after thrombolysis in acute myocardial infarction is associated with lower mortality and better left ventricular function. The main
goal of this study was to determine whether PCI and thrombolytic therapy achieve comparable reperfusion rates, as evidenced by ST-segment resolution.
We were analyzed 113 patients diagnosed MI with ST segment elevation. Patients managed with both percutan intervention and thrombolytic approach were evaluated according to their EKG premanaged and EKG postmanaged 180. second. The difference of ST segment elevation on premanagement EKG and postmanagement 180. second EKG called “delta”.
Delta was compared in both managed group. Delta was 5.44±2.2 mV in managed with primer percutan approach, 3.88±1.9 mV in managed with thrombolytic approach. The
difference in these two groups was significant istatistically (p<0.0001).
We concluded that percutan coroner approach was better than thrombolytic approach in management of patients diagnosed with MI.

2.Retrospective overview of our cases with poisoning
Müferet Ergüven, Sinem Altunyuva, Merve Usta, Sevliya Öcal, Banu Bal, Nida Karyağar, Melih Erol
Pages 5 - 8
Hastanemiz Çocuk Kliniğinde Ocak 1997-Aralık 2003 tarihleri arasında yatırılarak izlenen, yaşları ortalama 4.67 olan 367 zehirlenme olgusu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların % 47.4’ü 2-6 yaş grubundaydı. Tüm olgularda zehirlenme etkeni belirlendi. En sık farmakolojik etken santral sinir sistemi ilaçları % 23.38 olarak saptanırken, farmakolojik
olmayan etkenlerde kostik-korozif madde alımı (% 70) ilk sırayı almaktaydı. Zehirlenmelerin % 89.9’u kaza, % 10.08’i intihar amaçlı gerçekleşmişti. Zehirlenme nedeniyle başvurular
en sık ilkbahar ve kış aylarında yapılmıştı. Olguların % 1.6’sı exitus ile sonuçlandı. Exitus olgularının hepsi mantar zehirlenmesiydi.
During the period of January1997-December 2003, 367 cases of poisoning, avarage age is 4.67, who were hospitalized in the department of pediatrics in our hospital were evaluated
retrospectively. 47.4 % of the cases were seen in the age group of 2-6 years. All the cases of poisonings were found. Most of the intoxications occured with central nervous system drugs (23.38 %) among the pharmaceutical products. Accidental corrosive ingestion (70 %) was the first among the nonpharmaceutical products. Accidental causes were 89.9 % of the cases. 10.08 % of the cases were exposed to the poisoning because of suicide. Most frequently, poisoning cases were taken to the emergency room on Spring and Winter. 1.6 %
of the cases were died. All the causes of the death were mushroom intoxications.

3.A comparison of desflurane and sevoflurane during out patient anaesthesia
Davut Güven, Gonca Tuncel, Serpil Şavlı, Erdal Eskiçırak, Özgür Canoler, Nihal Kadıoğulları
Pages 9 - 12
Bu çalışmada, günübirlik anestezi uygulanan hastalarda, desfluran ve sevofluranın anestezi idamesi ve erken derlenme dönemindeki özelliklerini karşılaştırmayı amaçladık.
Çalışmaya jinekolojik habaset nedeniyle intrakaviter radyoterapi uygulanacak 46 hasta alındı. Bir mg/kg fentanil, 0.05 mg/kg mivakuryum ve 2 mg/kg propofol ile anestezi indüksiyonu yapıldıktan sonra LMA yerleştirilerek, idamede Grup I’de % 3-6 desfluran, Grup II’de % 1-2 sevofluran kullanıldı. Yeterli anestezi derinliği, volatil ajan titrasyonu ve 0.5 mg/kg fentanil uygulamasıyla sağlandı. Anestezi sonrasında LMA çıkarılma zamanı, spontan soluma, sözel uyarılara yanıt, oryantasyon ve modifiye Aldrete skorunun 9 değerine ulaştığı süre kaydedildi. Hemodinamik parametreler anlamlı olmamakla beraber Grup I’de daha yüksekti. Göz açma, sözel uyarılara yanıt, oryantasyon ve modifiye Aldrete skorunun 9 olma zamanı Grup I’de daha kısa bulundu (p<0.05). Yan etkiler arasında anlamlı farklılık gözlenmedi.
Sonuç olarak, günübirlik anestezi uygulamalarında kullanılan desfluran ve sevofluranın, intraoperatif dönemdeki özelliklerinin benzer olduğu, ancak desfluran ile daha hızlı erken derlenme sağlandığı sonucuna varıldı.
The aim of this study was to compare the characteristics of desflurane and sevoflurane during maintenance of anaesthesia and early recovery.
Forty-six patients with gynaecologic malignancy scheduled for intracaviter radiotherapy were included in the study. After induction of anaesthesia with fentanyl 1 mg/kg, mivacurium 0.05 mg/kg and propofol 2 mg/kg, a laryngeal mask was placed. During maintenance, desfurane 3-6 % was used in Group I, and sevoflurane 1-2 % in Group II. The necessary level of anaesthesia was obtained by titration of the concentrations of
volatile agents used and fentanyl 0.5 mg/kg. Times to spontaneous respiration, response to verbal command, LMA removal, orientation and modified Aldrete score to be 9 were recorded. Although it was not significant, hemodynamic variables were higher in Group I. Times to spontaneous respiration, response to verbal command, orientation and Aldrete score to be 9 were shorter in Group I (p<0.05). There was not any statistically
significant difference between side effects.
We concluded that desflurane and sevoflurane have similar characteristics during intraoperative period of outpatient anaesthesia but desflurane provides more rapid early recovery.

4.Primary immune deficiency syndromes in childhood
Müferet Ergüven, Sevliya Öcal, Sibel Altunyuva, Arzu Akdağ, Atiye Fedakar, Nevin Aksu, Meltem Pelit
Pages 13 - 16
Birincil immün yetersizlik sendromları özellikle çocukluk döneminde karşılaşılan önemli bir hastalık grubudur. Klinikte tekrarlayan ve çoğu kez tedaviye güç yanıt veren infeksiyonlar şeklinde belirir.
Çalışmamızda, Ocak 1997-Ağustos 2004 tarihleri arasında kliniğimizde birincil immün yetersizlik tanısı alan 103 hasta semptomların başlangıç yaşı, cinsiyet dağılımı, başvuru şikayetleri, soygeçmiş, tespit edilen immün yetersizlik tipi, infeksiyon odakları, ek patolojiler ve komplikasyonlar yönünden retrospektif olarak değerlendirildi. Bu çalışmada amacımız özellikle hangi koşullarda veya hangi hastalarda PIYs düşünülmesi ve ileri tetkiklerin yapılması gerektiğini belirlemekti.
Takip edilen toplam 103 hastanın 37’si kız (% 35.9), 66’sı erkek (% 64.1), ortalama tanı yaşı 30.4 aydı. Olguların % 81.2’sinde humoral immün yetersizlik tespit edilirken, en sık gözlenen birincil immün yetersizlik sendromu % 42.7 ile IgA eksikliğiydi. Başvuru şikayetleri tekrarlayan öksürük atakları (% 59.2), ateş (% 45.6), tekrarlayan hırıltı atakları (% 36.9), sık orta kulak infeksiyonu (% 34.9), tekrarlayan veya kronik ishal (% 28.2) ve tekrarlayan cilt infeksiyonlarıydı (% 8.8). En sık tespit edilen infeksiyonlar pnömoni (% 48.5), üst solunum yolu infeksiyonu (% 46.6), bronşiolit (% 33.0), otit media (% 35.0), gastroenterit (% 28.2) ve sinüzitti (% 27.2).
Çalışma sonucunda tekrarlayan ve veya komplike sinopulmoner infeksiyonlarda; uzamış veya tekrarlayan gastroenteritlerde; etkeni belirlenemeyen tekrarlayan üriner sistem infeksiyonlarında; fırsatçı veya alışılmadık organizmalarla olan infeksiyonlarda; alışılmadık lokalizasyonlardaki infeksiyonlarda; tekrarlayan cilt veya organ derin abselerinde; aşı reaksiyonlarının veya döküntülü hastalıkların çok ağır seyretmesi durumunda; aile öyküsünde atopi, erken sütçocuğu ölümleri, otoimmün hastalık gibi bulguları olan çocuklarda immün yetersizlik yönünden araştırılmaya gidilmesi gerektiği sonucuna vardık.
Primary immunodeficiencies which is diagnosed especially in childhood period are important group of the disorders. Clinically they appear as recurrent infections. In our study, 103 patients with primary immunodeficiency syndromes followed in our clinic between January 1997-August 2004 are analyzed retrospectively in terms of age at diagnosis, gender, symptoms at admission, family history, type of immunodeficiency, origin of infections, type of infections, accompanying diseases and complications. The aim was to evaluate in which group of patients primary immunodeficiency syndromes should be suspected and more detailed investigations must be carried out.
In this study 37 of 103 patients with primary immunodeficiency were girls, while 66 of them were boys. The average age of patients at diagnosis was 30.4 months. While % 81.2 of all grup is humoral immune deficienc, most frequent diagnosed type of primary immüne deficiencies was selective IgA deficiency (% 42.7). The main observed complaints were: recurrent cough episodes (% 59.2), fever (% 45.6), recurrent wheezing attacks (% 36.9), frequent otitis media (% 34.9), prolonged diarrhea (% 28.2), and recurrent skin infections (8.8 %). Most frequently encountered infections were pneumonia (% 48.5), upper respiratory tract infections (% 46.6), bronchiolitis (% 33.0), otitis media (% 35.0), gastroenteritis (% 28.2) and sinüsitis (% 27.2).
In conclusion in a case with recurrent and or complicated sinopulmonary infections; urinary tract infections without an identified cause; chronic diarrhea or recurrent gastroenteritis; infections with unusual or opportunistic organisms; infections in unusual locations; recurrent deep skin or organ absess; extremely serious vaccine reactions; if there were atopy, early infant death or autoimmune disease present in family
history of child we should investigate for immune deficiencies.

5.The importance of the medial support in angled proximal femur nail
Koray Ünay, Erkan Güneri, Ömer Karatoprak, Nadir Şener
Pages 17 - 19
Çalışmamızın amacı, intertrokanterik femur kırıklarında medial desteği olan ve olmayan olgularda, 6 derece açılı proksimal femur çivilerinin sonuçlarını karşılaştırmaktır.
İntertrokanterik femur kırığı olan 33 olgu çalışmaya alındı. Medial desteği olan 15 olgu, medial desteği olmayan 18 olgu sonuçları istatistiksel olarak karşılaştırıldı.
Medial desteği olan grubun Sanders travmatik kalça skalası sonuçları, medial desteği olmayan gruba göre istatistiksel olarak ileri derecede anlamlı farklı bulundu.
Sonuç olarak, medial desteği olmayan intertrokanterik femur kırıklarında ağrı, yürüme, fonksiyon, kas kuvveti, günlük aktiviteler ve radyolojik sonuçları medial desteği olan kırıklara
göre daha kötüdür.
In this study our aim is to identify the results of the intertrocanteric femur fractures. We want to compare the facts which have medial support with the facts which have no medial support.
We receipt 33 intertrocanteric femur fracture patients. We compare the 15 medial supported patients with the 18 nonsupported, statistically.
There are statistical difference with the medial supported group and the non-supported group. In this comparison, we use Sanders traumatic hip scale.
In conclusion, the medial supported group’s results are better than the non-supported group. In this scale, comparison elements are pain, walking, function, muscle force, daily activity
and radiology results.

6.Subacute sclerosing panencephalitis
Müferet Ergüven, Atiye Fedakar, Sema Saltık, Mavuşen İşcan, Merve Usta, Sevliya Öcal, Fatma Keskin
Pages 20 - 22
Subakut sklerozan panensefalit (SSPE), kızamık infeksiyonu geçirildikten yıllar sonra gelişen, ilerleyici inflamasyon ve sklerozla karakterize yavaş seyirli bir viral infeksiyondur. Olguların çoğunda başlangıç yaşı 5-15 yaş arasındadır ve erkeklerde kızlardan 2 kat fazla görülür. Hastalık tipik olarak kişilik değişikliği, ilerleyici miyoklonik aktiviteyle başlayan ve yaygın nörolojik bozukluklara yol açan, nörodejeneratif bir bozukluktur. Hastalık hızlı seyirli olup, semptomlar ortaya çıktıktan sonra 6-24 ay içinde ölüm görülür.
Bu çalışmada, 1998-2003 yılları arasında kliniğimizde tanı konularak tedavileri düzenlenen toplam 19 SSPE olgusunu sunduk. Olgularımız 14 erkek, 5 kız olup, ortalama yaş 6.3± 2.5 yıl (2-10 yıl), kızamık infeksiyonunu geçirme yaşı 1.3±0.9 yıl (3 ay-2.5 yıl) olarak bulundu. Altı olguya aşı yapılmamıştı. İki olgunun ise aşı yapılıp yapılmadığı bilinmiyordu. Özellikle evre II’de gelen hastalarımızda; yürüyememe ve denge bozukluğu % 46, kişilik değişikliği ve konuşma bozukluğu % 38, unutkanlık ve başın öne düşmesi % 30, halsizlik, konvülziyon, baş ağrısı ve istemsiz hareket % 23, idrar kaçırma, sıçrama, bilinç kaybı % 15, yutma güçlüğü % 7.6 tesbit edildi. Oniki olguya isoprinosin ve interferon, 5 olguya isoprinosin, 2 olguya interferon tedavisi yapıldı. Dört olgu tanı aldıktan ortalama 7 ay sonra kaybedildi.
SSPE’li olgularımızı literatür bilgisi altında değerlendirmek için bu çalışmayı sunduk.
Subacute sclerosing panencephalitis(SSPE) is a slow infection with measles virus that causes progressive inflammation and sclerosis of the brain. It is the rarely seen late complication of measles, mostly occuring at 5-15 years of age. The incidence in males is twice as much as females. SSPE is neurodegenerative diseae which presents typically with changes in behaviour and progressive myoclonic activitiy followed by diffuse neurological
disorsers. The disease is rapidly progressive and the survival time is approximately 6-24 months after the occurence of firts symptoms.
In this study, 19 cases of SSPE, diagnosed and treated in our clinic between 1998-2003, are presented. 14 of the patients were male and 5 were female. Average was 6.3±2.5 years (2-10 years) and the mean age of measles infection was 1.3±0.9 years (3 months-2.5 years). 6 of the patients were unvaccinated. Most of the patients presented at stage 2. On admission, ataxia and gait disorder was seen in 46 %, behavioral changes and disarthria 38 %, amnesia and head-drop 30 %, weakness, convulsions, headache and involuntary movements 23 %, urinary incontinence, myoclonic jerks, loss of consciousness 15 % and dysphagia 7.6 %.12 of the patients were treated with Isoprinosin and Interferon, 5 patients only Isoprinosin and 2 patients Interferon. 4 of them died approximately 7 months after diagnosis.
This study is done to evaluate the clinical course of SSPE and to compare the results with literature knowledge.

7.The feature of cases with tuberkulous pleurisy
Nil Toker, Yasemin Bölümbaşı, Bülent Çelik, Bahadır Bıçakçı, Emine Uysal, Tülin Sevim
Pages 23 - 26
Tüberküloz plörezi, tüberküloz infeksiyonunun herhangi bir döneminde meydana gelebilmesine rağmen sıklıkla birincil infeksiyonun geç bir komplikasyonudur. Bu çalışmada, 2001-2004 yılları arasında SSK Süreyyapaşa Göğüs Kalp ve Damar Hastalıkları Eğitim Hastanesinde tedavi edilen 95 tüberküloz plörezi olgusunun klinik, radyolojik ve laboratuvar özellikleri retrospektif olarak incelendi
Tüberküloz plörezi tanısı almış hastaların 38 (% 40)’i kadın, 57 (% 60)’si erkekti. Yaşları 15-79 arasında değişmekte olup, yaş ortalaması 32.98±14.09 idi. Plevra sıvısı, 55 (% 53.7) hastada sağda, 39 (% 41.1) hastada solda yerleşmiş, 5 (% 5.3) hastada ise bilateral sıvı tespit edildi. En sık görülen semptom göğüs ağrısı, en az görülen semptom ise balgamdı. P-A grafisinde 37 (% 39.9) hastada parankim lezyonu mevcuttu ve bu hastaların üçünde kavite tespit edildi. Tanı, olguların % 50.5 (n=48)’inde plevra biyopsisi, % 3.2 (n=3)’sinde eksuda niteliğinde sıvı ve balgam yayma pozitifliği, % 4.2 (n=4)’sinde sıvıda basil saptanması ile ve % 42.1 (n=40)’inde de klinik radyolojik olarak konulmuştu.
Sonuç olarak, tüberküloz plörezi ülkemizde genç hastalarda görülmektedir ve plevra biyopsisi, tüberküloz plörezi tanısında en etkili metotdur. Ancak, plevral biyopsiyle tanı konulamayan hastalarda, plevral sıvıda lenfosit hakimiyeti, adenozindeaminaz (ADA) düzeyi yüksekliği ve balgam ARB pozitifliği tüberküloz plörezi tanısı için önemli parametrelerdir.
Although pleuritis can occur at any time after infection with M.tuberculosis, it is classically considered a relatively late manifestation of primary tuberculosis. In this study 95 cases with tuberculous pleurisy were determined clinical, radiological and laboratory features retrospectively in SSK Süreyyapaşa Center for Chest Disease and thoracic surgery between 2001 and 2004
38 (40 %) patients were female, 57 (60 %) were male. Agerange was between 15 and 79 years, the mean age of the patients was 32.98±14.09. The effusion on the right side was in 55 % (53.7) of patients, on the left side in 39 (41.1 %) of patients, and on both sides in 5 (5.3 %) of patients. The commonest symptom was chest pain, the least symptom was sputum. Parenchymal lesion was found 37 (39.9 %) by chest radiograph and cavity was found three of these patients. Tuberculous pleurisy was diagnosed in 50.5 % (n=48) cases by pleural biopsy, in 3.2 % (n=3) cases positive smear of sputum and exudative effusions, in 4.2 % (n=4) cases by positive smear of effusion and in 42.1 % (n=40) cases clinic and radiological.
As a conclusion, tuberculous pleurisy was seen in young patients in our country and pleural biopsy was the most effective method for the diagnosis. On the other hand, for the patients not diagnosed by the pleural biopsy, the presence of lymphocytic predominance, ADA levels and positive smear of sputum are significant parameters for the diagnosis of the tuberculous pleurisy.

8.Parapneumonic effusion and empyema
Müferet Ergüven, Atiye Fedakar, Meltem Pelit, Merve Usta, Nurcan Cebeci, Hamit Özkan, Nevin Aksu, Osman Saçar
Pages 27 - 31
Plevral alanda sıvı toplanmaları plevral efüzyon, parapnömonik efüzyon, ampiyem, transuda, eksüda, komplike ampiyem şeklinde olabilir. Akciğer infeksiyonuna ikincil oluşan plevral efüzyon, predispozan faktörlerle ya da yetersiz tedavi sonucu ampiyeme dönüşmektedir.
1998 ile 2003 yılları arasında SSK Göztepe Eğitim Hastanesi Çocuk Kliniği Dahiliye servisinden takipli parapnömonik plevral efüzyon ve ampiyem tanısı alan toplam 63 olgu klinik, labaratuvar ve radyolojik bulguları ile retroprospektif olarak değerlendirildi. Olguların yaş ortalaması 6.01 yıl olup, % 61.9’u erkek % 38.0’i kız cinsiyet oluşturmaktaydı. E/K = 39/24’dü. Olguların 39’unda ampiyem (% 61.9), 24’ünde plevral efüzyon (% 38.1) tespit edildi. Olgularımızın 17’sinde (% 26.9) daha önceden antibiyotik kullanım öyküsü mevcuttu.
Ponksiyon sıvısında 9 olguda Streptococcus pneumoniae, 3 olguda metisiline duyarlı Staphylococcus aureus, 1 olguda Haemophylus influenzae, 1 olguda Gram (+) kok üredi. Otuzbeş ampiyemli ve 10 plörezili olguya tüp drenajı+parenteral antibiyotik, 15 plörezili olguya parenteral antibiyotik, iki komplike ampiyemli olguya fibrinolitik tedavi, ankiste ampiyem gelişen 2 olguya cerrahi tedavi (dekortikayon) uygulandı. Hastanede ortalama kalış süresi 30.3±9.9 gün klinik iyileşme süresi 12.9±6.7 gün olarak bulundu.

Kliniğimizde parapnömonik olgulara yaklaşımda; erken tanı konulması, uygun antibiyoterapi, ponksiyon sıvısının analizi sonucu ampiyemi destekleyen olgularda etkin antibiyoterapi yanında erken tüp drenajı yapılması mortalite ve morbiditeyi azaltmaktadır. Etkin tedaviye rağmen yanıt alınamayan olgularda drenaj yetersizliği değerlendirilerek fibrinolitik tedavi ve dekortikasyon düşünülmelidir.
Collection of fluid in pleural space can be in the form of pleural effusion, parapneumonic effusion, ampyema, transudate, exudate and complicated empyema. Pleural effusion secondary to pneumonia can cause emyema as a result of predisposing factors or inadequate treatment.
63 cases with the diagnosis of parapneumonic effusion and empyema that have been followed up in our pediatrics clinic, between 1998-2003, are analyzed retrospectively with their laboratory and radiologic findings. Mean age of the patients was 6.01 years. 61.9 % of them were male and 38 % were female. 39 of the cases (61.9 %) had empyema and 24 of them (38.1 %) had pleural effusion. 17 of the cases (26.9 %) had history of antibiotherapy. In 9 of the cases S.pneumonia, in 3 cases Methisiline sensitive Staphylococcus Aureus, in 1 case Haemophilus influenza and in 1 case gram (+) coccus was detected in pleural fluid culture. 35 patients with empyema and 10 patients with pleural effusion were treated with chest tube drainage and parenteral antibiotics. 15 patients with pleuresia were treated only with parenteral antibiotics. Fibrinolytic therapy was performed in 2 patients with complicated empyema and 2 patients with empyema underwent decortication. The average duration of hospital stay was 30.3±9.9 days and
clinical improvement was seen in 12.94±6.7 days.
In conclusions; early diagnosis, appropriate antibiotherapy, early chest tube drainage together with effective antibiotherapy in cases with empyema decrease the morbidity and mortality. Fibrinolytic therapy and decortication must be considered if there is poor response to therapy.

9.Familial Mediterranean fever acute crisis prolongs Q-T interval
Ergün Demiralp, R. Eralp Ulusoy, Ata Kırılmaz, Ejder Kardeşoğlu, Namık Özmen, Özcan Keskin, M. Nezihi Küçükarslan, Aydoğan Aydoğdu, Mehmet Dinçtürk
Pages 32 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Ailesel Akdeniz atefli akut krizi esnasında Q-T segmenti ve Q-T dispersiyonunun incelenmesi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Ailesel Akdeniz ateşi (AAA) akut krizi tanısı konan 34 erkek hasta çalışma grubunu, 30 sağlıklı erkek de kontrol grubunu oluşturdu. Q-T mesafesini etkileyen herhangi bir ilaç alanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışma grubunda tedavi öncesi alınan EKG’de Q-T mesafesi ölçüldü. Ölçümlerde 12 derivasyonlu yüzey EKG kayıtları yüksek çözünürlükte taranarak bilgisayar ortamında elektronik cetvel kullanıldı. RR mesafesi, Bazett formülüne göre düzeltilmiş maksimal ve minimal Q-T mesafesi gruplar arasında t testi ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Gruplar arasında yaş dağılımı farklı değildi (çalışma grubu 21±1, kontrol grubu ise 21±2 yıl). Ortalama hastalık süresi 10±5 yıl ve hastalığın ailesel görülme oranı % 26 olarak saptandı. Kontrol ve çalışma gruplarında düzeltilmiş maksimum Q-T süresi sırasıyla 425±37 ms ve 447±27 ms (p=0.045), düzeltilmiş minimum Q-T ölçümleri 361±24 ms ve 396±17 ms (p<0.0005), düzeltilmiş Q-T dispersiyon süresi 65±33 ms ve 51±15 ms (p=0.09) olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ailesel Akdeniz ateşi akut krizi, Q-T değerlerinde uzamaya yol açmış, ancak Q-T dispersiyonunu anlamlı olarak etkilememiştir. Bu uzamanın klinik olarak önemi tam olarak bilinmemekle beraber, tedavide kullanılan ilaçların Q-T süresini uzatarak potansiyel aritmilere neden olabileceği ve Q-T mesafesini etkileyen ilaçların proaritmik özelliklerinin belirgin olarak ortaya çıkabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: To investigate the Q-T interval and Q-T dispersion in acute crisis of familial Mediterranean fever.
METHODS: Thirty-four patients during their acute crisis of familial Mediterranean fever (FMF) constituted the study group, while 30 healthy men were included in the control group. Any case taking medications known to effect Q-T interval was excluded from the study. Q-T interval was measured from the EKG before therapy in the study group. Electronic calipers were utilized after obtaining the 12-lead surface ECG recordings, which were scanned at a high resolution and transferred to computer. R-R intervals, maximum and minimum Q-T intervals, which were corrected according to Bazett formula were compared by t test.
RESULTS: The age distribution of FMF didn’t differ in both groups (study group 21±1, control group 21±2 years). The average duration of the illness were 10±5 years and the familial incidence of this disease was found 26 %. The corrected QTmax was measured as 425±37 msec and 447±27 msec (p=0.045), the corrected Q-Tmin was 361±24 msec and
396±17 msec (p<0.0005), corrected Q-T (Q-Tc) dispersion was 65±33 msec and 51±15 msec (p=0.09).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Acute FMF crisis prolongs Q-T interval but did not differ Q-T dispersion. Although we don’t know the clinical significance of this prolongation, the drugs using for the treatment
can prolong Q-T interval and cause potential arrhythmias and the proarrhytmic properties of these drugs become evident.

10.Quality of life in multiple sclerosis
Hilal Yıldız, Afitap İçağasıoğlu, Nesrin Canik, Yasemin Ağaoğlu, Nihal Işık, Ali Emrem, Zerrin Karataş
Pages 36 - 39
GİRİŞ ve AMAÇ: Multipl sklerozlu (MS) hastalarda tutulan sistemlerin ve hastalık seyrinin yaşam kalitesine etkilerini araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kesin MS tanısı almış 45 hasta (27 kadın, 18 erkek) çalışmaya alındı. Hastalar eğitim düzeylerine, çalışıp çalışmadıklarına, hastalık tipine (relapsing remitting, birincil progresif ve ikincil progresif), tutulan sisteme (piramidal, serebellar, vizüel, sensoriyel, sfinkter tutulumu) ve spastisite olup olmamasına göre gruplandırıldı. Nörolojik bozukluk düzeyleri Genişletilmiş Özürlülük Durum Skalası (EDSS=Expanded Disability Status Scale), yaşam kaliteleri Modifiye Farmer Yaşam Kalitesi (QOL=Quality of Life) ile, spastisite ise Modifiye Ashworth Skalası ile değerlendirildi.

BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 37.15±10.49 (22-37), ortalama hastalık süresi 6.00±3.34 yıl idi. Kadın ve erkek hastalar arasında EDSS ve QOL skorlarında farklılık bulunmadı. Düşük eğitim düzeyi olan hastalarda EDSS skoru daha yüksekti (p<0.01). Eğitim düzeyi ile toplam QOL arasında korelasyon bulunamadı, QOL-MP (MP=tıbbi sorunlar) alt skoru arasında ise pozitif korelasyon bulundu (p<0.05). Çalışmayan hastalarda toplam QOL, QOL-FE (FE=fonksiyonel ve ekonomik altölçeği) ve QOL-MP alt skorları çalışan gruba göre anlamlı olarak düşüktü. Spastisite olan grupta toplam QOL ve QOL-MP skorları spastisite olmayan gruba göre anlamlı düşük, EDSS ise yüksekti (p<0.05).
Hastalık tipine göre EDSS skoru ikincil progresif grupta (p<0.01), QOL-MP skoru ise relapsing remitting grupta daha yüksek (p<0.05) bulundu. Sistem tutulumlarına göre değerlendirildiğinde ise serebellar tutulum olan grupta toplam QOL, QOL-SR ve QOL-FE alt skala puanları serebellar tutulum olmayan gruba göre düşüktü, fark istatistiksel olarak anlamlı idi (p<0.05). Diğer sistemlerin tutulumu ise EDSS ve QOL skorlarında anlamlı farklılığa neden olmadı.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Serebellar tutulum ve spastisite hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilemektedir.

INTRODUCTION: To examine the effects of the disease course and involvement of functional systems to the quality of life in multiple sclerosis (MS).
METHODS: 45 patients (27 females, 18 males) with definite MS were included in the study. Patients were grouped according to their educational levels, employment status, disease course (primary progresive, secondary progressive and relepsing remitting), involvement of functional systems (pyramidal, sensorial, visual, sphincter, cerebellar) and spasticity (with/without spasticity). Neurological impairment, quality of life and spasticity were assessed by expanded Kurtzke disability status scale (EDSS), quality of life scale (QOL) and modified Ashworth scale, respectively.
RESULTS: The mean age of the patients was 37.15±10.49(22-37), and the mean disease duration was 6.00±3.34. No statistically significant diffference were found in EDSS and QOL scores between male and female patients. EDSS scores were higher in patients with lower educational levels (p<0.01). A positive correlation was noticed between higher educational
levels and QOL-MP(QOL-medical problems), but not with other QOL subscales and total QOL. Total QOL, QOL-FE (QOL- functional and economic) and QOL-MP (QOL-medical
problems) scores were significantly lower in unemployed patients compared to employed ones. In the spasticity group total QOL and QOL-MP scores were significantly lower and EDSS scores were significantly higher than the nonspasticity group (p<0.05). EDSS scores were higher in the secondary progressive group. QOL-MP scores were higher in relapsing remitting group. Assessment of patients due to disease course showed that total QOL, QOL-SR (QOL-social and recreational) and QOL-FE scores were significantly lower in cerebellar disease group (p<0.05). No other statistically significant difference was found between the other functional systems groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Cerebellar disease and spasticity effects quality of life in MS patients.

CASE REPORTS
11.Hypophysis hyperplasia and growth hormon deficiency that immitate hypophysis macro adenoma secondary to hypothyroidism
Teoman Akçay, Erdal Adal, Hasan Önal, Elif Doğangün, Meliha Arslan, Sevil Sarıkaya, Alper Güzeltaş
Pages 40 - 43
Prolonged hypothyroidism results in hiperplasia of the thyrotropin secreting cells of the hypophysis. The symptoms of the hypothyroidism may accompany the symptoms of hyperprolactinomia and visual loss. ‹t is not easy to distinguish hypophyseal hyperplasia from TSH secreting hypophsis adenomas.

12.Brucellosis associated with empyema of gallbladder
Aydın Mazlum, Bahadır Ceylan, Şule Ceylan
Pages 44 - 46
In 5 %-10 % of patients with acute cholecystitis, calculi obstructing the cystic duct are not found at surgery. Brucellosis is a rare cause of acute acalculous cholecystitis. We report a 52 year-old, previously healthy, man with brucellosis who presented with abdominal pain due to cholecystitis and empyema of gallbladder.
A 52 year-old man presented with fever and abdominal pain for 3 days. The fever ranged from 37.5°C to 39°C. The abdomen was tender in the right upper quadrant regions. Complete blood count revealed a white blood cell count of 6200/mm3. The other laboratory tests were normal. Sonography revealed enlargement of spleen, thickening of the gallbladder wall and empyema of gallbladder. The blood culture grew a Gram negative
rod, wich was subsequently identified as brucella. The standard tube agglutinin titer was 1: 160. After rifampin and doxycycline treatment started, symptoms and signs recovered
without surgical operation at the end of third day. Gall bladder empyema disappeared in control ultrasonographic examination at the end of the first week.

13.Postmenopausal ovarian cyst torsion
Recep Yıldızhan, Hilal Belber, Begüm Yıldızhan, Ertan Adalı, Aykut Coşkun, Necdet Süer
Pages 47 - 48
Ovarian cyst torsion is an emergent mostly seen in adolesance and reproductive period of life. It’s rarely seen in postmenopausal period and also in geriatric population. Color Doppler
Sonography is an excellent tool for the evaluation of ovarian torsion. Torsion results in disruption of the blood supply to the ovary. This should result in a devascularized structure. We report a case of torsioned ovarian cyst in a 84 years old woman.

14.A case of pulmonary tuberculosis presenting as multiple pulmonary nodules
Nil Toker, Hacer Okur, Yasemin Bölükbaşı, Feyza Çollak, Efsun Gonca Uğur, Emine Uysal
Pages 49 - 50
In this paper we presented a case with tuberculosis presenting as multiple pulmonary nodules. He was 30 years old. He had no symptom. His chest x-ray showed multiple pulmonary nodules on left lung fields. Physical examination was normal. VATS revealed diagnosis of pulmonary tuberculosis.

15.Post-traumatic superior sagittal sinus thrombosis
Özcan Keskin, İsmail Yıldırım, Murat Kalemoğlu, Cevdet Yavuz
Pages 51 - 52
We reported one patient who was have superior sagittal sinüs thrombosis immediately occurred after a minör head injury. This case raise the question, whether endothelial damage due to a sudden rise in intracranial pressure and acceleration trauma may be an under-recognized precipitating factor for cerebral venos sinus thrombosis.

16.Acute dystonic reaction
Volkan Hancı
Pages 53 - 56
By means of acute dystonic reaction associated with dehydrobenzperydol administration in one case and metoclopramid administration in other case, we discussed about the general
properties of the treatment protocol of acute dystonic reaction and the side effects of dehydrobenzperydol and metoclopramid.

17.Ectopic mediastinal mass
Mertol Gökçe, Volkan Baysungur, Mesut Demirel, Erdal Okur, Semih Halezeroğlu
Pages 57 - 58
Occurance of true primary mediastinal ectopic thyroid is extremely rare. It is seen in less than 1 % of all goiters. Mediastinal mass is typically asymptomatic. It can cause venous obstruction and and tracheal compression if enlarges enough. Ectopic mediastinal goiter generally locates in anterior or middle mediastinum. Occasional location in posterior mediastinum, paravertebrally, is rarely presented. We present this case because of very unusual location.

18.Bronchogenic carcinoid tumor secreting ectopic ACTH
Nadire Küçük, Murat Suher, Eyüp Koç
Pages 59 - 60
Ectopic ACTH production is one of the etiological causes of Cushing’s syndrome due to increased cortisol production. Bronchial carcinoid tumors can also secrete ACTH and cause
Cushing’s syndrome.
Cushing syndrome diagnosed in patient who admitted our clinic with high blood pressure, swelling and flushing on face and neck, weight gain, weakness. After investigations toward
etiology bronchial carcinoid tumor secreting ectopic ACTH was detected in patient. In this report, Cushing syndrome associated with bronchial carcinoid tumor was discussed accompained with literature.

19.Fahr disease
Teoman Akçay, Meliha Arslan, Elif Toros, Hasan Önal, Sevil Sarıkaya, Alper Güzeltaş, Erdal Adal
Pages 61 - 63
Fahr disease is a disorder that is characterised with the massive calcification in cerebral basal ganglions or cerebellum. Clinical findings vary from minimal motional disorders to
convulsions and may be sporadic, familial or idiopatic. Also this disease may be related with hypoparathyroidism or defect of free radical production or iron transportion.
13 year old boy patient who has unvoluntary contractions in his hands, feet and face during the last month attended to a private hospital. Bilateral symetric widespread calcification in subcortical area and basal ganglions has been seen in CCT and the patient has been sent to our unit. In physical examination; his coreatetoic motions has been seen. Laboratory findings; Ca: 7.2 mg/dl, P: 6.8 mg/dl, ALP: 499 U/l, Serum PTH: 381 pg/ml (N: 12-72 pg/ml).
In his cranial MRI investigation: T1 hyperintention in bilateral dental nucleus, putamen and caudat nucleus and symetric signal increase especially in basal ganglions has been seen.
The patient has been accepted as pseudohypoparathyroid and treated with calsitriol and calsium lactate. This case is presented in order to discuss the relationship between intracerebral calsifications and endocrinopathies.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved