Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 35 Issue : 3 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 33 (1)
Volume: 33  Issue: 1 - 2018
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Contents

Pages II - III

ORIGINAL ARTICLE
3.Complete blood count and neutrophil to lymphocyte ratio as predictors of surgical site infection after hysterectomy
İlker Kahramanoğlu, Olcay İlhan, Özge Kahramanoğlu, Fatma Ferda Verit
doi: 10.5222/MMJ.2018.22308  Pages 1 - 4
Cerrahi işlem sonrası gelişen yara yeri enfeksiyonları, günümüzde hala belirgin morbidite ve mortaliteye yol açmakta, aynı zamanda sağlık sistemi için ekonomik yük oluşturmaktadır. Bu sebeplerden dolayı, yara yeri enfeksiyonunun önlenmesi önem arz etmektedir. Bu çalışmada, tam kan sayımı parametrelerinin histerektomi sonrası yara yeri enfeksiyonu gelişimi ile ilişkisi araştırıldı. 2009-2013 arası abdominal histerektomi yapılan 270 hasta, retrospektif olarak değerlendirildi. Postoperatif yara yeri enfeksiyonu gelişen hastalar ile herhangi bir enfeksiyöz komplikasyon gelişmeyen hastalar karşılaştırıldı. Her iki grup arasında hasta yaş, komorbidite, preoperatif hemoglobin ve albümin seviyeleri, immünsupresif kullanımı ve sigara içen oranı açısından fark izlenmedi. Yara yeri enfeksiyonu gelişen olgularda, preoperatif nötrofil seviyeleri ve nötrofil-lenfosit oranı anlamlı olarak yüksek, preoperatif lenfosit seviyesi ise anlamlı olarak düşük bulundu. Trombosit seviyeleri iki grup arasında benzerdi. Çalışmanın sonucuna dayanarak, preoperatif yüksek nötrofil seviyesi ve yüksek nötrofil-lenfosit oranının ve düşük lenfosit seviyesinin, histerektomi sonrası yara yeri enfeksiyonu gelişimini öngörmede kullanılması önerilebilir.
Surgical site infections (SSI) represent a significant burden concerning morbidity, mortality and additional cost to health system. For these reasons, the prevention of SSI is important. In this study, the potential relationship betweenpreoperative blood count parameters and SSI after hysterectomy was investigated. A total of 270 patients who underwent abdominal hysterectomy between 2009 and 2013 were retrospectively analyzed. Patients with postoperative superficial SSI were compared to those without postoperative infectious complication. Patients’ age, BMI, comorbidity, preoperative serum hemoglobin and albumin levels, use of an immunsupressive medication and rate of current smoker were similar between groups. Patients with SSI had significantly elevated levels of neutrophil, neutrophil/lymphocyte ratio and decreased levels of lymphocyte compared to those without SSI. Serum platelet level did not differ between groups. Standing these data, one may suggest using preoperative high neutrophil and NLR levels and low lymphocyte levels as predictors of SSI after hysterectomy.

4.End-Stage Renal Disease Affect Mortality of Hip Fractures Treated with Hemiarthroplasty in the Elderly
Mesut Tahta, Eyup Cagatay Zengin, Cem Ozcan, Tahir Ozturk, Tugrul Bulut, Muhittin Sener
doi: 10.5222/MMJ.2018.31391  Pages 5 - 9
Yaşlılarda kalça kırıkları, önemli mortalite nedenlerinden biridir. Çeşitli komorbid faktörler bu sonuca katkıda bulunur. Son derece önemli bir komorbid faktör olan son-dönem böbrek yetmezliği (SDBY), ciddi komplikasyonlara neden olur. Bununla birlikte, diğer komorbid hastalıkların mevcudiyeti göz önünde bulundurulduğunda SDBY'nin tek başına mortaliteye etkisi halen netlik kazanmamıştır ve bu çalışmada bu ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kalça kırığı tanısı ile kliniğimize başvurup parsiyel kalça artroplastisi ile tedavi edilmiş olan 65 yaş ve üstü hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Tüm hastalarla temasa geçildi. Ölüm meydana gelmiş ise tarihi kaydedildi. Hastalar kırık oluşumundan önce tanı koyulmuş SDBY'si olan (Grup1, n=37) ve olmayan (Grup2, n=281) olmak üzere 2 grupta değerlendirildi. Her iki gruptaki hastalar ortalama yaş, cinsiyet, kardiyak ejeksiyon fraksiyonu (EF), toplam hastanede kalış süresi, hastaneye yatıştan ameliyata kadar geçen süre, ameliyat süresi, çimento kullanımı ve mortalite parametreleri açısından karşılaştırıldı. Ayrıca komorbid hastalıklar kategorize edilerek kardiyak, pulmoner, nörolojik komorbid hastalıklar ve diabetes mellitus (DM) gruplarına ayrıldı. Her iki grup ek hastalık kategorileri açısından karşılaştırıldı. Yaş ortalaması (p=0.782), cinsiyet (p=0.659), EF (p=0.285), çimento kullanımı (p=0.971) ve ameliyat süresi (p=0.758) açısından gruplar arasından anlamlı fark yoktu. Gruplar arasında toplam hastaneye yatış süresi (p<0.001), ameliyat olana dek geçen süre (p<0.001) ve mortalite (p=0.009) açısından anlamlı fark tespit edildi. Komorbid faktörlere göre grupların karşılaştırılması sonucunda kardiyak (p=0.570), pulmoner (p = 0.875) ve nörolojik (p=0.895) açıdan fark yoktu. DM açısından gruplar arasındaki fark bulundu (p=0.043). SDBY ile birlikte DM varlığı, yaşlı hastalarda kalça kırıklarının mortalitesini diğer komorbiditelerden bağımsız olarak artırmaktadır. Bu hastaların hastanede kalış süresi ve cerrahi hazırlık süresi daha uzun olmaktadır.
Hip fractures are associated with increased mortality. The relationship between mortality of hip fractures and end-stage renal disease was not well elucidated in the elderly population. The aim of this study was to determine the association between hip fracture mortality and end-stage renal disease. An evaluation was made of the data of patients with diagnosis of hip fracture. Current status of survival or date of death was determined. Patients were examined in 2 groups. Group 1: 37 patients who has end-stage renal disease and Group 2: 281 patients who do not have. Both groups were retrospectively compared on the age, female/male ratio, cardiac ejection fraction, bone cement usage, total hospitalization time, time from initial trauma to surgery for surgical preparation and mortality. There were additional co morbid diseases except renal disease. They were grouped as cardiac / pulmonary / neurologic and diabetes mellitus both study groups were compared on these co morbid disease groups. There were no significant differences in respect of age (p=0.782), female: male ratio (p=0.659), ejection fraction (p=0.285), bone cement usage (p=0.971), duration of surgery (p=0,758), cardiac co morbidity (p=0.570), pulmonary co morbidity (p=0.875), neurologic co morbidity (p=0.895) between two groups. A statistically significant relationship was found between the groups in respect of total hospitalization period (p<0.001), time from trauma to surgery (p<0.001), mortality (p=0.009) and diabetes mellitus (p=0.043) between two groups. End-stage renal disease with diabetes mellitus increases mortality of hip fractures in the elderly. These patients have a longer period of total hospitalization and surgical preparation time.

5.The evaluation of the relation among age, amputation levels and the revisions
Erhan Şükür, Ahmet Çağrı Uyar, Uğur Özdemir, Hüseyin Bahadır Gökçen, Özgür Çiçekli, Hüseyin Nevzat Topçu
doi: 10.5222/MMJ.2018.35002  Pages 10 - 16
Amputasyon revizyon cerrahisi ile ilgili risk faktörlerinin ortaya konması, etiyoloji ve seviyelerinin yaş grupları ile ilişkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmamızda Ocak 2012 ve Kasım 2017 tarihleri arasında kliniğimizde yapılan 410 (275 erkek, 135 kadın) hastanın 532 amputasyonu, 7 farklı yaş grubunda retrospektif olarak incelendi. Olguların cinsiyet, etiyoloji, amputasyon seviyesi ve seviye yükseltme amacıyla yapılan revizyon ameliyatlarının yaş grupları ile ilişkisi değerlendirildi. Toplamda 532 amputasyonun %20,2’si revizyon ameliyatlarıdır. Amputasyon nedenleri %57,3 diyabet, %20,2 periferik vaskuler hastalık, %16,4 travma ve %5,4 olguda ise diğer nedenler idi. Etiyolojide diyabet anlamlı oranda fazlaydı (p<0.001). Kırk yaş ve üstü, vasküler yetmezliğe bağlı amputasyonlar ve 40 yaş altı travmatik amputasyonlar anlamlı olarak fazla bulundu. Travmatik amputasyonlar %7,1 trafik kazası, %1 ateşli silah yaralanması, %8,3 olguda iş kazası sonucuydu. Alt ekstremite amputasyonları üst ekstremiteden fazlaydı. En sık diz altı seviyesinde amputasyon %38,3 yapıldığı görüldü. Üst ekstremite amputasyonları arasında en sık el-parmak amputasyonları %3,7 idi. Revizyon oranları; diyabet için %73,5, PAH için %22,9 ve travmatik sebepler için %3,6 olarak bulunmuştur. Revizyon amputasyonu ile en fazla ilişki faktörlerlerin; 56 yaş< ve diyabet olduğu görüldü. Amputasyon en sık vaskuler yetmezliğe bağlı olarak alt ekstremitede ve ileri yaşta yapılmaktadır. Bu hasta grubu revizyon amputasyonu için de yüksek risk taşımaktadır. Ameliyat öncesi ayrıntılı değerlendirme ile seviye tayini ve özellikle diyabetiklerde medikal tedavi etkinliğinin arttırılması amputasyon sayı ve revizyonlarının azalmasına yol açacaktır.
The aim of the study was the determination of the risk factors related with the revision of amputations and the evaluation of the etiologies with the relation among age groups and the amputation levels. Five hundred and thirty-two amputations in 410 patients (275 male, 135 female) which were performed between January 2012 and November 2017 were retrospectively evaluated in 7 separate age groups. The relation of the age groups with the sex, etiology, the level of the amputation, necessity of revision was evaluated. The revisions in which the level of the amputation have been increased have accounted for 20,2% of 532 amputations. The indication for amputation was diabetes in 57,3%; peripheral vascular disease (PVD) in 20,2%; trauma in 16,4% and other reasons in 5,4%. The indication due to diabetes was significantly more than the other indications (p<0.001). Diabetes and peripheral vascular disease were predominant after the 4th decade and trauma was predominant before the 4th decade. Traffic accidents have accounted for 7,1%, gunshots for 1% and labour accidents have accounted for 8,3% of traumatic amputations. The amputations were performed more in the lower limb. Below knee amputations were performed the most (38,3%). Hand digit amputations were performed the most in the upper extremity (3,7%). The revision rates were as following; 73,5% in diabetes, 22,9% for PVD and 3,6% in trauma. The factors which were most related with the revisions were 56 years age< and diabetes. Amputations are most commonly performed due to vascular insufficiency in the elderly. This patient group also carries the high risk for revision amputations. The accurate determination of the amputation level with detailed preoperative evaluation and the efficacy of medical treatment especially in the diabetics may decrease the number of the amputation and revision amputation cases.

6.The anesthetic management of emergency general surgery cases: A retrospective analysis
Ersin Köksal, Cengiz Kaya, Yunus Oktay Atalay, Yasemin Burcu Üstün, Uğur Adıgüzel, Sezgin Bilgin, Ender Çam, Kağan Karabulut
doi: 10.5222/MMJ.2018.77854  Pages 17 - 21
Amaç: Son beş yıl içerisinde acil operasyona alınan genel cerrahi hastaları için seçilen anestezi tekniğinin retrospektif olarak değerlendirilmesidir.
Gereç ve yöntem: Ocak 2011 - Aralık 2015 tarihleri arasında Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi ameliyathanesinde acil operasyona alınan genel cerrahi hastalarının anestezi kayıtları retrospektif olarak incelendi.
Bulgular: Toplam 762 hastanın verileri tarandı. Hastaların yaş ortalaması 55 yıl idi. Hastaların 712’sine (%93,4) genel anestezi uygulandı. Toplam 5 (% 0,7) hastada entübasyon güçlüğü ile karşılaşıldı. İndüksiyon ajanı olarak genelde propofol, anestezi idamesinde sevofluran veya desfluran, kas gevşetici olarak rokuronyum, intraoperatif analjezi amacı ile remifentanil tercih edildi. Geri döndürücü ajan olarak ise çoğunlukla neostigmin+atropin (%60,4) kombinasyonu tercih edildi. Postoperatif dönemde analjezi amacıyla opioid ajanlar kullanıldı.
Sonuç: Ameliyathanemizde son beş yıl içerisinde genel cerrahi tarafından acil cerrahiye alınan hastalara bakıldığında, açıkça görüldüki çoğunluğuna genel anestezi uygulandı. İndüksiyon ajanı olarak propofol, kas gevşetici olarak rokuronyum tercih edildi. Anestezi idamesinde inhalasyon ajanları ve opioidler uygulandı. Geri döndürücü ajan olarak ta asetilkolinesteraz inhibitörleri kullanıldı. Ayrıca hastanemizde postoperatif analjezi yönetiminde multimodal yaklaşımın dikkate alındığı bir protokol oluşturulması hedefi belirlendi.
Anahtar sözcükler: acil operasyon, genel cerrahi, anestezi yönetimi
Objective: The aim of the study is to evaluate retrospectively the anaesthesia techniques chosen for the patients in the department of general surgery who undergone emergency surgery in the last five years.
Materials and Methods: In between January 2011 and December 2015, anaesthesia records for the patients in the General Surgery department received emergency surgical operation in the Faculty of Medicine of Ondokuz Mayıs University have been evaluated retrospectively.
Results: The data of 762 patients were searched thoroughly. The mean age was 55. General anaesthesia was performed on 712 (93.4%) patients. Endotracheal intubation difficulties occured in 5 (0.5%) patients. Propofol as an induction agent, Sevofluran or Desfluran as an anaesthesia maintenance agent, rocuronium as a muscle relaxant agent and remifentanil as an intra-operative analgesic agent were chosen. Neostigmine+atropine combination (60.4%) was chosen as a recovery agent. During post-operative period, opioid agents were used for analgesic purposes.
Conclusion: In our operation theatre, following the patients who undergone emergency surgical operation in the last five years, it was clear that general anaesthesia was performed on most of the patients. And Propofol as an induction agent, Rocuronium as muscle relaxant agent were chosen. Inhalation agents and opioids were given to the patients in order to maintain anesthesia. Acetylcholine esterase inhibitors as recovery agents were used. At our hospital, as for postoperative analgesia method, a protocol in which multi-model approach was taken into account was aimed at.

7.A comparative study of anxiety levels and its relation with heart rate variability (HRV) indices in adolescents with type 1 diabetes mellitus.
Musharaf Bashir, Himani Ahluwalia, Sheikh Imran Sayeed, Raj Kapoor
doi: 10.5222/MMJ.2018.13334  Pages 22 - 27
Aim: The aim of this study was to see correlation between anxiety levels and heart rate variability (HRV) indices in adolescents with type1 diabetes mellitus (T1 DM).
Methods: Sixty four subjects were recruited for this study which included 33 patients with diagnosed T1 DM and 31 controls. All the anthropometric measurements such as height, weight, BMI and biochemical parameters were recorded. Subjects were invited to the autonomic function testing laboratory (AFT lab), in the department of Physiology, for HRV analysis and anxiety level determination using a simple questionnaire called Hamilton’s scale of anxiety (HAMA). Statistical tests like unpaired T test, Fischer’s exact test and Pearson’s correlation coefficient was employed where ever necessary.
Results: Anxiety levels were negatively correlated with percentage of Normal-Normal interval pNN 50 (r= -0.380,p< 0.05), Standard deviation of normal-normal interval SDNN(r= -0.349, p<0.05), root mean square of the squared deviation RMSSD(r= -0.384, p< 0.05), very low frequency VLF(r= -0.586, p< 0.01), low frequency LF(r= -0.048, p< 0.01), high frequency HF( r= -0.351,p < 0.05), total power (r= -0.468, p< 0.01). Anxiety level was positively correlated with LF/HF ratio (r= 0.349, p< 0.05). There was no correlation between anxiety levels and biochemical parameters such as fasting blood glucose and glycated hemoglobin (HbA1c).
Conclusion: Since HRV is a marker of parasympathetic activity, a negative correlation of anxiety levels with HRV parameters indicates reduced parasympathetic activity in patients with T1 DM. A positive correlation between anxiety levels and sympathovagal balance (LF/HF ratio) appears to be because of reduced parasympathetic activity which is attributed to reduced HF. It may be concluded that in this preliminary study anxiety appears to play an important role in reducing HRV in patients with T1 DM.

8.Predictors of poor outcome of deep neck infections
Sekib Umihanic, Sefika Umihanic, Nusret Ramic, Samir Kamenjakovic, Nijaz Tihic, Esad Mahmutovic
doi: 10.5222/MMJ.2018.49140  Pages 28 - 32
Deep neck infections remain a significant cause of morbidity, although their prevalence has been diminshed with modern antimicrobal therapy. The retrospective study shows that our experience in the treatment of serious cases of deep neck infections (phlegmons) and to inditify the predictors of a possibly poor outcome. This retrospective study comprised 44 patients with neck phlegmons, who were treated at the ENT Clinic, during 2000-2016. The study included the etiology, predisposing factors, causative microbiological organisms, and the clinical outcomes associated with the mortality. In the analised period, 44 patients with deep neck infections (phlegmons) were noted. The average age of the patients was 45.9 years (from 14-81), there were 26 males (59%). The patients were on average, in the hospital for 22.5 days (from 3-80 days). Staphillococus aureus was the most common isolated bacteria. Death was noted in 10 patients (22.7%). Conclusion: Diagnose made in the right time, aggresive surgical curing with using the aimed antibacterial therapy was the key to sucess in the treatment of the patients with deep neck infections. The predictors of poor prognosis in our patients were a association of conditions: tonsillar disease, diabetes mellitus, mediastinitis, age above 65 years.

9.The relationship between malnutrition-inflammation and cannulation pain in hemodialysis patients
Öznur Kal
doi: 10.5222/MMJ.2018.69345  Pages 33 - 40
Son dönem böbrek yetmezliği hastalarında malnutrisyon-inflamasyon ve ağrı komponenti yaşam kalitesini etkileyen en önemli faktörlerdendir. Biz bu çalışmada hemodiyaliz hastalarında malnutrisyon-inflamasyon ve ağrı algısı arasındaki ilişkiye baktık. Kronik böbrek yetmezliği hastalarında tedaviye ve hastalıklarına uyum bozukluğu sıklıkla mevcuttur. Bu hastalarda hasta uyumunu arttırarak tedavi ve yaşam kalitesini arttırabileceğimizi düşünüyoruz. 44 hemodiyaliz hastasında, malnutrisyon-inflamasyon skoru (MIS) ile ağrı algısı, MIS ile CRP, ağrı ile CRP arasında pozitif korelasyon, ağrı ile albumin arasında negatif bir korelasyon tespit ettik. Sonuçta daha önce yapılan çalışmalarla uyumlu olarak malnutrisyon ile inflamasyon arasında bir ilişki olduğunu gösterdik. İlaveten bu hastalarda ağrı algılarının inflamasyon ve malnutrisyonu olmayan HD hastalarına göre daha fazla olduğunu ve malnutrisyon ve inflamasyonun tedavi edilmesi ile birlikte hastalarda uyum problemlerinin azalacağını,mortalite oranlarının düşeceğini, ağrı eşiklerinin yükseleceğini ve yaşam kalitesinin artacağını umuyoruz.
Malnutrition-inflammation and pain in end-stage renal failure patients are the most important factors affecting quality of life. In this study we looked at the relationship between malnutrition-inflammation and pain perception in hemodialysis patients. Adherence to treatment and illnesses is often present in patients with chronic renal failure. We think that in these patients we can improve treatment quality and quality of life by increasing patient compliance. In 44 patients with hemodialysis, we found a positive correlation between pain and perception of pain with malnutrition-inflammation score (MIS), CRP with MIS, pain, and a negative correlation between pain and albumin. In conclusion, we showed that there is a relationship between malnutrition and inflammation, consistent with previous studies. In addition, we believe that the pain perception in these patients is greater than in HD patients without inflammation and malnutrition, so with the treatment of malnutrition and inflammation, the compliance problems will decrease in patients. We hope that in these patients mortality will decrease, pain thresholds will rise, and quality of life will increase.

10.Comparison of the Effects of Corticosteroid Therapy on Pulmonary and Extrapulmonary ARDS Patients
Tuğba Bingöl Tanrıverdi, Nursen Koltka, Hafize Gülşah Özcan, Esin Erdem, Melek Güra Çelik
doi: 10.5222/MMJ.2018.71602  Pages 41 - 46
Daha önceki çalışmalarda düşük doz ve uzun süreli kortikosteroid tedavisinin akut solunum sıkıntısı sendromlu (ARDS) hastalarda iyi klinik sonlanımlar ile ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ancak, bu hastalarda ARDS tiplerine göre kortikosteroidlerin etkinliğini inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızın amacı; konvansiyonel tedavilere ek olarak kortikosteroid tedavisi uygulanan pulmoner ve ekstrapulmoner kaynaklı ARDS hastalarının, klinik parametreleri ve hastane içi sonlanımlarını karşılaştırmaktır. Ocak 2008 – Aralık 2012 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesinde takip edilen, ARDS tanısı alan ve düşük doz-uzun süreli metilprednizolon tedavisi uygulanan 22 hastanın verileri geriye dönük olarak incelendi. Hastalar, pulmoner kaynaklı ARDS (14 hasta), ve ekstrapulmoner kaynaklı ARDS (8 hasta) olarak iki ana guruba ayrıldı ve karşılaştırmalar yapıldı. Tüm hastalara konvansiyonel tedavilere ek olarak metilprednizolon tedavisi uygulandı. Pulmoner ARDS ve ekstrapulmoner ARDS gurupları arasında yaş, cinsiyet, ağırlık, yoğun bakımda kalış süresi, ARDS gelişen gün ve mekanik ventilatörde (MV) kalma süresi açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Ancak, ekstrapulmoner kaynaklı ARDS gurubunda MV’den ayrılma oranı ve hastane içi sağkalım oranı anlamlı olarak daha az idi. Çok değişkenli analizde, ekstrapulmoner kaynaklı ARDS hastane içi ölümün bağımsız öngördürücüsü olarak tespit edildi. Sonuç olarak, önceki çalışmalarda metilprednizolon tedavisi uygulanan ARDS hastalarında sağkalım oranının artmış olduğu gösterilmiş olmasına rağmen, çalışmamızda extrapulmoner kaynaklı olgularda sağkalım oranının pulmoner kaynaklı olgulara oranla daha düşük olduğu gözlendi. Bu nedenle, ekstrapulmoner kaynaklı ARDS olgularında kortikosteroidlerin faydasını göstermek için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç olduğu sonucuna varıldı.
Previous studies have shown that low-dose and long-term corticosteroid therapy is associated with good clinical outcomes in patients with acute respiratory distress syndrome (ARDS). However, there is no study investigating the efficacy of corticosteroids according to ARDS types. The aim of our study is to compare the clinical parameters and in-hospital outcomes of pulmonary and extrapulmonary ARDS patients who treated with corticosteroids in addition to conventional treatments. Between January 2008 and December 2012, the data of 22 patients, who were followed in intensive care unit, were diagnosed with ARDS and underwent low-dose and long-term methylprednisolone treatment, were retrospectively investigated. Patients were divided into two groups as pulmonary ARDS (14 patients) and extrapulmonary ARDS (8 patients). There was no significant difference between pulmonary ARDS and extrapulmonary ARDS groups in terms of age, gender, weight, length of stay in intensive care unit, day ARDS development, and duration of mechanical ventilation (MV). However, the weaning from MV and in hospital survival rate was significantly lower in extrapulmonary ARDS group. In multivariate analysis, extrapulmonary ARDS was detected as an independent predictor of in-hospital mortality. In conclusion, although previous studies have shown an increased survival rate in ARDS patients who received methylprednisolone therapy, it was found that survival rate was lower in extrapulmonary origin ARDS compared to pulmonary origin ARDS in our study. Therefore, it is concluded that more detailed studies are required to demonstrate the benefit of corticosteroids in extrapulmonary ARDS cases.

REVIEW
11.Reflex Tests of Prostate Cancer Diagnosis
Yavuz Onur Danacıoğlu, Bülent Erol, Turhan Çaşkurlu
doi: 10.5222/MMJ.2018.56563  Pages 47 - 53
Erkeklerde en sık görülen solid tümör olan prostat kanserinin taramasında günümüzde halen en sık belirteç olarak prostat spesifik antijen (PSA) kullanılmaktadır. PSA, prostata spesifik olmasına rağmen prostat kanseri için spesifitesi düşüktür ve yanlış negatiflik oranı yüksektir. PSA bazlı taramalar ile hastalığa özgü mortalite son yıllarda azalmış ancak bu bazı hastaların fazladan tanı almasına, gereksiz biyopsilere ve tedaviye maruz kalmasına sebep olmuştur. Bu gibi sorunları giderilmesi amacıyla son yıllarda prostat kanserine spesifik ve erken tanı olanağı sunabilen biyomarkerler geliştirilmiştir. Bu derlemede prostat kanseri tanı ve taraması için kullanımda olan biyomarkerlar ve görüntüleme yöntemleri güncel literatür eşliğinde değerlendirilecektir.
Prostate-specific antigen (PSA) is the most commonly used marker in the screening of prostate cancer which is the most common solid tumor in men. Although PSA is specific for prostate, its specificity for prostate cancer is low and its false negative rate is high. With PSA-based screening, disease-specific mortality has declined in recent years, but this has led some patients to receive overdiagnosis, unnecessary biopsies and unnecessary treatment. In recent years, new biomarkers have been developed that can provide specific and early diagnosis of prostate cancer to resolve these problems. In this review, the biomarkers and imaging methods used for the diagnosis and screening of prostate cancer will be evaluated in the light of current literature.

CASE REPORTS
12.Rare Case: 70 Year Old Patient with Seronegative Lupus Nephritis
Tuncay Dağel, Ece Meram, Emine Meltem Önal, Damla Erbil, Mustafa Cem Bülbül, Sanem Pınar Uysal
doi: 10.5222/MMJ.2018.34467  Pages 54 - 56
Sistemik lupus eritematozus(SLE), antinükleer antikor(ANA) gibi çeşitli antikorlar ile ilişkili olduğu bilinen otoimmun bir hastalıktır. SLE hastalarının çoğunda ANA pozitif olarak bulunmaktadır. Aslında ANA pozitifliği SLE'nin tanı kriterlerinden biridir. Fakat, SLE hastalarının çok az bir kısmı ANA negatifliği gösterebilir. Masif ödemi ve 10 gr/gün proteinürisi olan 70 yaşındaki kadın hastayı yayınladık. Hastanın SLE serum antikorlarının hepsi negatifti ve böbrek biyopsisi lupus nefriti sınıf 5 olduğunu gösterdi. Bu olgu, birden fazla nedenden dolayı SLE'nin alışılmadık bir şeklidir: hasta yaşlı bir kadın olup izole lupus nefriti ve ANA negatifliğini de içeren negatif seroloji ile beraberdi.
Systemic lupus erythematosus (SLE) is an autoimmune disease known to be associated with various kinds of autoantibodies such as Antinuclear antibodies (ANA). ANA is found to be positive in most of the SLE patients. In fact, ANA positivity in serum is defined as one of the diagnostic criteria of SLE. However, a minority of SLE patients may present with ANA negativity. We report a 70-year-old female who presented with massive edema and 10-gram/day proteinuria. Her serum antibodies for SLE were all negative and the renal biopsy showed a class V lupus nephritis. This case was unusual of SLE due to multiple reasons: the patient was an elderly woman, with isolated lupus nephritis and negative serology including ANA negativity.

13.A rare reason of dysphagia and halitosis: Zenker's diverticulum
Serhat Yaslıkaya, Ahmet Kızılay
doi: 10.5222/MMJ.2018.43403  Pages 57 - 60
Çalışmamızda nadir görülen Zenker divertikülü tanısı alan ve tedavide eksternal yaklaşımla krikofarengeal miyotomi ve divertikülektomi yapılan olguyu sunuyoruz. Zenker divertikülü, özofagus üst sfinkterindeki spazma bağlı yükselen basınç nedeniyle, inferiyor konstrüktör kas ile krikofarengeus kası arasındaki zayıf noktadan farenks mukoza ve submukozasının dışarıya herniasyonuyla oluşur. Genellikle 7. ve 8. dekatlarda ve erkeklerde daha sık görülür. Hastalar sıklıkla disfaji, odinofaji, regürjitasyon, halitozis ve kronik öksürük şikayetleri ile başvururlar. Günümüzde Zenker divertikülü tedavisi büyük oranda belirlenmiş, ancak kesinlik kazanmamıştır. Tedavideki amaç divertikülü rezervuar olmaktan kurtararak, lümende düzgün bir akım oluşturmaktır. Günümüzde operasyon ve hastanede kalış sürelerinin ve komplikasyon oranlarının daha az olması nedeniyle endoskopik yaklaşım sıklıkla tercih edilmektedir. Bunun yanında başarı oranlarının daha fazla olduğunu, endoskopi yapılamayacak ve büyük divertikülü olan hastalarda eksternal yaklaşımın uygulanması gerektiğini savunanlar da vardır. Tedavinin belirlenmesinde doktorun tercihi, hastanın beklentisi, genel şartlar ve imkanlar dikkate alınmalıdır.
In this article, we present a rare case which was diagnosed with Zenker's diverticulum and that treated with external approach by performing cricopharyngeal myotomy and diverticulectomy. Zenker’s diverticulum occurs by herniation of the pharynx mucosa and submucosa from the weakened area between the cricopharyngeus and the inferior constructor muscles, because of the increased pressure created by the spasm of the upper esophageal sphincter. It is usually seen in 7-8th decades of life and more common among men. Patients usually present with complaints of dysphagia, odynophagia, regurgitation, halitosis, and chronic cough. Currently, Zenker’s diverticulum therapy has been generally defined, however it has not exactly determined. The purpose of the treatment is to create a uniform flow in the lumen by preventing the diverticulum storage function. Today, endoscopic approach is frequently preferred for low complication rates and operation times and short hospital stay. However, there are also advocates that external approach should be applied for large diverticulum and in patients who can not undergo endoscopy and that the success of the external approach is greater. In determining the treatment, the preference of the doctor, the patient's expectation, general conditions and possibilities should be considered.

14.A Possible Variant of PANDAS: Dystonic Subtype
Hüseyin Bayazit, Fethiye Kılıcaslan
doi: 10.5222/MMJ.2018.48753  Pages 61 - 63
Streptekok Enfeksiyonu ile ilişkili pediatric otoimmun nöropsikiyatrik bozukluk (PANDAS) streptekok enfeksiyonu sonrası alevlenen obsesif kompulsif bozukluk ve/veya tik bozukluğudur. Güncel biriken bilgiler PANDAS’ın bazı varyasyonları olduğunu söylemektedir; infantile başlangıçlı tip, yetişkin başlangıçlı tip, myoklonik tip ve distonik tip. Bu yazıda, 17 yaşında olup antidepresan ve antipsikotik ile uzun sure tedavi edildikten sonra geç başlangıçlı PANDAS distonik tip tanısı konulan bir vakayı sunacağız.
Pediatric Autoimmune Neuropsychiatric Disorders Associated with Streptococcal Infections (PANDAS) is defined as exacerbation of obsessive-compulsive disorder and/or tic disorder after streptococcal infections. New accumulating evidence suggests that PANDAS have some variants such as infantile-onset type, adult onset type, myoclonic type, and dystonic type. In this report, we present a case of 17 years old who was treated with antidepressant and antipsychotic medicine for a long time until the diagnose of late onset PANDAS dystonic variant was established.

15.Thoracic wall reconstruction and pectus bars
Sami Karapolat, Fatos Kozanli
doi: 10.5222/MMJ.2018.71324  Pages 64 - 66
Kondrosarkom göğüs duvarının en sık görülen malign tümörüdür ve tedavide göğüs duvarı rezeksiyon ve rekonstrüksiyonu en sık uygulanan cerrahi yöntemdir.
78 yaşında erkek olgu sağ yan ağrısı şikâyetiyle kliniğimize başvurdu. Fizik muayenede göğüs sağ anterolaterinde 3 x 3 cm ebatlarında kitle tespit edildi. Posteroanterior akciğer grafisinde sağ kostodiyafragmatik sinüs bölgesinde opasite görüldü. Toraks tomografisinde sağ 5. kostayı destrükte eden yumuşak doku kitlesi mevcuttu. Genel anestezi altında sağ anterolateral torakotomi yapıldı. Ekspansil kemik kitlesi palpe edildi ve 4, 5 ve 6. kaburgalar çevrede 4 cm. lik cerrahi marjin bırakılarak rezeke edildi. Oluşan defektin kapatılmasında prolene mesh ve pektus barı birlikte kullanıldı. Histopatolojik inceleme ile kondrosarkom tanısı konulan olgu 1 yıllık takibin sonunda asemptomatiktir.
Göğüs duvarı tümörlerinin rezeksiyonu sonrası oluşan defektlerin rekonstrüksiyonunda konjenital göğüs duvarı deformitelerinde kullanılan pektus barları; temin edilmesinde zorluk çekilmeyen bir malzeme olması, kolay kullanımı ve doku uyumu nedenleriyle uygun olgularda tercih edilebilecek prostetik materyallerdir.
Chondrosarcoma is the most frequently seen malign tumor of the thoracic wall and resection and reconstruction of the thoracic wall is the most widely used surgical method for its treatment.
A 78-year-old male patient consulted our clinic with a right side pain complaint. In his physical examination, a mass 3 x 3 cm in size was found in his right anterolateral thorax. His posteroanterior chest x-ray showed opacity in right costodiaphragmatic sinus. There was a soft tissue mass destructing the right 5th rib in his thoracic computed tomography. The patient underwent right anterolateral thoracotomy under general anesthesia. The expansile bone mass was palpated and the mass was resected together with the 4th, 5th and 6th ribs leaving a 4-cm surgical margin around it. The resulting defect was repaired using prolene meshes in combination with pectus bar. The patient who was diagnosed with chondrosarcoma upon the histopathological examination was still asymptomatic at the end of his 1-year follow-up.
The pectus bars used in congenital chest wall deformities is a appropriate prosthetic material that may be preferred in selected cases for reconstruction of the defects which occurred the resection of chest wall tumors for the reason of easy to provide, easy to use and have good tissue compatibility.

LETTERS TO THE EDITOR
16.DNA mismatch repair deficiency and melanoma immunotherapy at immunohistochemical glance
Luca Roncati
doi: 10.5222/MMJ.2018.47887  Pages 67 - 68
Abstract | Full Text PDF




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved