Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 37 Issue : 2 Year : 2022



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 28 (4)
Volume: 28  Issue: 4 - 2013
Hide Abstracts | << Back
REVIEW
1.Evidence based symptoms management in menopause
Handan Özcan, Ümran Oskay
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.157  Pages 157 - 163
Menapoz, kadınların üreme çağından, over fonksiyonlarındaki gerilemeye bağlı üreme yeteneğinin kaybolduğu çağa geçtiği bir yaşam dönemidir. Dünya çapında ortalama menopoz yaşı 51 iken, bu oran 45-55 arasında değişmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde menopoz yaşı gelişmiş ülkelere göre daha erkendir. Menopoz dönemde, östrojen hormonunun azalmasına bağlı olarak kadınlarda hormonal, fiziksel ve duygusal değişimler meydana gelmektedir. Menopoz dönemde alternatif tedavi arayışında olan kadınlar genellikle kültürel yapılarıyla bağdaşan tedavi yöntemlerini tercih ederler. Bu yöntemler arasında akupunktur, yoga, rahatlama hareketleri, manipülasyon teknikleri, meditasyon, egzersiz, homeopati, geleneksel Çin ilaçları, doğal östrojen kaynakları, diyet, vitaminler ve minareller yer almaktadır.
Menopause, is woman’s transition from women’s reproductive age to the lost of her reproductive ability due to the regression of ovarian functions. Average age of menopause is 51 years worldwide, and its rate ranged from 45 to 55 years. Early Menopausal age in developing countries comes earlier than in developed countries. During menopause, hormonal, physical and emotional changes occur due to decrease in estrogenic hormone. During menopause, women seeking alternative treatment methods usually prefer treatment modalities compatible with their cultural backgrounds. These methods include acupuncture, yoga, relaxation movements, manipulation techniques, meditation, exercise, homeopathy, traditional Chinese medicine, natural sources of estrogen, diet, vitamins and minerals.

2.Herbs and drug interactions
Makbule Gezmen Karadağ, Duygu Türközü, Didem Topağaç Kapucu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.164  Pages 164 - 170
Bitkiler ve bitkisel tıp, sık rastlanan birçok hastalığın tedavisinde özellikle Doğu ülkelerinde çok eski dönemlerden beri kullanılmaktadır. Genellikle insanlar, terapatik ve koruyucu amaçlar ile bitkileri “doğal kaynaklı” olması nedeni ile güvenilir görmekte ve bitkisel ürünleri bu nedenle kullanmaktadır, ancak bitkisel ürünlerin toksikolojik ve farmakolojik etkileri ile ilgili bilimsel kanıtlar yetersizdir. Bazı çalışmalarda, Ginkgo Biloba, Ginseng, Kava, Sarımsak, Ekinezya, Valerian, St. John’s worth gibi bitkilerin terapatik ilaçlar ile etkileştiğine dair kanıtlar bulunmaktadır. Genel olarak bitkisel ürünler faz 1 ve faz 2 yolları ile metabolize olur ve çeşitli taşıyıcılar için substrat görevi yaparlar. P-glikoprotein ve sitokrom P450 3A4 enzimleri oral olarak emilen ilaçlar üzerinde bariyer etki yaparlar. Yapılan in vitro çalışmalar, bitkisel bileşiklerin, ilaçları metabolize eden enzim ve taşıyıcıları indükleyebildiğini ve inhibe edebildiğini göstermektedir. Taşıyıcı ve enzimlerle etkileşim nedeniyle bitkisel besinlerin varlığında ilaçları metabolize eden enzim ve taşıyıcıların aktivitesi değişmektedir. Yapılan literatür çalışmaları, klinik raporlar ve in vitro çalışmalar, birçok ilacın ve bitkisel aktif bileşenlerin hem P-glikoproteinin hem de sitokrom P450 3A4 enziminin substratı olduğunu göstermektedir.
Herbal medicines have been frequently used for thousands of years in the East in the hope of treatment of some diseases. Patients who self-medicate with herbs for preventive and therapeutic purposes may assume that these products are safe because they are “natural” but some products cause adverse effects or have the potential to interact with prescription medications despite their mechanisms of action being generally unknown, the lack of evidence of efficacy, and inadequate toxicological data.There are some evidence that herbs such as ginkgo biloba, ginseng, kava, garlic, echinacea,valerian, st. john’s worth have been reported to interact with drugs leading to clinically relevant adverse drug reactions. Herbal products contain several chemicals that are metabolized by phase 1 and phase 2 pathways and also serve as substrates for certain transporters. P-glycoprotein and cytochrome P450 3A4 together constitute a highly efficient barrier for many orally absorbed drugs. Induction and inhibition of drug metabolizing enzymes and transporters by herbal component has been documented in several in vitro studies. Due to their interaction with these enzymes and transporters there is a potential for alteration in the activity of drug metabolizing enzymes and transporters the presence of herbal components Available literature studies, clinical reports and in vitro studies indicate that many drugs and active herbal constituents are substrates for both P-glycoprotein and cytochrome P450 3A4.

CLINICAL RESEARCH
3.Evaluation of frequency and regularity of application of routine, and other vaccines in children consulted to the outpatient clinics of healthy child
Mehmet Bülbül, Müferet Ergüven, Olcay Yasa, Neşe Akcan Tombalak
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.171  Pages 171 - 178
Aşılar halk sağlığı alanında yaşanan en büyük ilerleme araçlarıdır. Her çocuğun ulusal bir programa göre aşılanması gerekmektedir. Bu çalışmada da amaç Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi (GEAH) Sağlam Çocuk Polikliniğine başvuran çocuklardaki Sağlık Bakanlığı ulusal aşı takvimine göre yapılan rutin aşılar ile ulusal aşı takvimi uygulamaları dışında yapılan özel aşı uygulamalarını değerlendirmek, aşı düzen ve uyumunu araştırmak, özel aşı uygulamalarındaki genel eğilimi belirlemektir. Sağlam Çocuk Polikliniğine başvuran 1.115 olgunun yaş dağılımları, cinsiyet dağılımları, aşıların çeşidi, doz sayıları ve düzen durumları tek tek retrospektif olarak incelenmiştir. Veriler GEAH Çocuk Hastalıkları Sağlam Çocuk Polikliniği’nde Eylül 2008-Eylül 2010 tarihleri arasında aşı yaptıran çocukların kayıt formlarından elde edilmiştir. Bu çalışmada Sağlık Bakanlığı rutin aşıları (hepatit B, karma, pnömokok, OPV, KKK) ve özel aşıların (hepatit A, suçiçeği, rotavirus, grip) oran ve düzenli uygulama durumları ve aralarındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Özel aşıların durumları incelediğinde; hepatit A aşısı % 34.1, suçiçeği aşısı % 23, rotavirus aşısı % 0.007 ve grip aşısı % 0,016 oranlarında uygulanmış olarak saptanmıştır. Aşı oranları ve düzenli uygulamanın araştırıldığı bu çalışmanın sonucuna göre; devlet tarafından sağlanan aşılar ücretli aşılara göre daha yüksek oranda ve daha düzenli olarak yaptırılmaktadır. Bu durum bağışıklama hizmetlerinde hizmetin ücretsiz sağlanmasının önemini göstermektedir.
The great progress in the field of public health is the use of vaccines. Every child should be vaccinated in compliance with a national vaccination protocol. In this study, our aim is to evaluate vaccinations performed in compliance with Ministry of Health`s national vaccination calendar, and vaccinations applied outside this protocol, to investigate regularity, and patient compliance to vaccinations, and top determine general tendency in the application of vaccines. children (n=1115) who were were admitted to Healthy Child Outpatient Clinics of Göztepe Education and Research Hospital` were examined retrospectively one by one with respect to their age and sex, type of the vaccine applied, number of doses and chronological order of their applications. Data were obtained from vaccinated children`s registration forms who were admitted to Göztepe Educational and Research Hospital`s Healthy Child Outpatient Clinic between September 2008, and September 2010. Regular application status of both routine and paid vaccines were assessed. (This study is consisted of 47% girls and 53% boys. Age distribution was seen as 10.2% 0-6 months, 8.4% 6-12 months, 21.4% 12-18 months, 22.9% 18-24 months, 29.7% 24-72 months, 7,4% >72 months. According to Ministry of Health Immunisation of children calendar 2010, 57,3% (n = 640) of children had immunization in the full number of doses and accurate timing of vaccines on a regular basis Bu bilgiler Türkçe özette yok). When we examined the status of paid vaccines, it was determined that rates of vaccination varied for hepatitis A ( 34.1%), chicken pox ( 23%), rotavirus ( 0.007%) and influenza (0.016%). According to the result of this study which investigated rates, and regularity of vaccinations vaccines provided by the Ministry of Health are applied at a higher rate and at a more regular basis compared to the paid vaccines. This situation shows the importance of providing free immunization services by Ministry of Health.

4.Evaluation of the relationship between isolated hyperlipidemia and QT dispersion
Umut Kasapoğlu, Hilmi Çiftçi
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.179  Pages 179 - 185
GİRİŞ ve AMAÇ: QT disperisyonunun (QTd), iskemik kalp hastalığı olan hastalarda ventriküler aritmiyi ve ani ölümü predikte ettiği, ayrıca, sigara, diyabet, hipertansiyon gibi major koroner risk faktörlerinin QTd’nu uzattığı bilinmektedir. Bu çalışmada, izole hiperlipidemi ve QT dispersiyonu arasındaki olası ilişki araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya, izole hiperlipidemili 76 hasta (39 kadın, 37 erkek, yaş ortalaması 46.22±9.89) ve 62 sağlıklı birey (30 kadın, 32 erkek, yaş ortalaması 43.56±9.96) dâhil edildi. Tüm hasta ve bireylerin istirahat halinde 25 mm/sn hızında çekilen 12 derivasyonlu EKG kayıtları alındı. Düzeltilmiş QT değeri (QTc) Bazett formülüne göre hesaplandıktan sonra, en uzun ve en kısa QT değerleri arası fark düzeltilmiş QT dispersiyonu (QTcd) olarak kabul edildi.
BULGULAR: Çalışma grubunun QTcmax ve QTcd değerleri, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.001). Buna ek olarak, izole yüksek LDL kolesterol ve trigliserid alt gruplarının QTcd değerleri, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: İzole hiperlipideminin, QT intervalleri ve ventriküler miyokardın repolarizasyon fazına, doğrudan etkisi olabilir.
INTRODUCTION: It is known that in patients with ischemic heart disease, QT dispersion (QTd), predicts ventricular arrhytmia and sudden cardiac death. It is also acknowledged that major coronary risk factors such as smoking, diabetes mellitus, hypertension prolong QTd. In this study, possible relationship between isolated hyperlipidemia and QT dispersion was investigated.
METHODS: 76 patients (39 females, 37 males; mean age 46±9.89) with isolated hyperlipidemia and 62 healthy subjects (30 females, 32 males, mean age 43.56±9.96) were included in the study. Resting 12 derivation ECGs recorded at 25 mm/sec. of all patients and subjects were recorded. Corrected QTd (QTcd) values were obtained according to Bazett’s Formula and then corrected QT dispersion (QTcd) was accepted as the difference between the longest and shortest QT values.
RESULTS: QTcmax and QTcd values of the study group were significantly higher than those of the control group (p<0.001). In addition, QTcd values of isolated high LDL cholesterol and triglyceride subgroups were significantly higher than those of the control group (p<0.001).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Isolated hyperlipidemia may have a direct effect on the QT intervals and repolarization phase of the ventricular myocardium.

5.Reliability of long cannula usage in patients under home oxygen therapy with concentrator
Elif Tanrıverdi, Hatice Canan Hasanoğlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.186  Pages 186 - 193
GİRİŞ ve AMAÇ: Solunum yetmezliği ile takip edilen hastalara uzun süreli oksijen tedavisi (USOT) gerekmektedir. USOT alması gereken hastaların kısa kanüller nedeniyle hareketleri kısıtlanmaktadır. Uzun kanüller ile hasta hem odası içinde daha rahat hareket edebilmekte hem de gerekli ihtiyaçlarını yine oksijen alırken giderebilmektedir. Çalışmamızda, evde oksijen konsantratörü ile USOT alan hastalarda uzun kanülün etkinliği araştırıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde solunum yetmezliğiyle takip edilen ve evde oksijen konsantratörü ile USOT alan 30 hasta çalışmaya alındı. Hastaların 1. gün oksijensiz pulse oksimetre ve Arter Kan Gazları (AKG) analizi ile oksijen saturasyonları değerlendirildi. Daha sonra 1 saat 2 m kanülle 2 lt/dk oksijen alan hastanın yine pulse oksimetre ve AKG ile O2 saturasyonlarına bakıldı. Aynı uygulama 2. gün 7.6 m oksijen kanülü ile yinelendi.
BULGULAR: AKG ile 2m kanülle O2 verilmeden önceki O2 saturasyonları ortalama %76.33±11.22 iken, 7.6 m kanülle ortalama 76.94±10.7 idi. Aralarında anlamlı fark yoktu. Bir saat 2 m kanülle 2 lt/dk O2 aldıktan sonra AKG’ye göre O2 saturasyonları ortalama % 88.12±5.12 ve 7.6m kanülle % 88±5.25 olup, aralarındaki fark anlamsızdı. Benzer çalışma pulse oksimetre ile de eşzamanlı olarak yapıldı. Oksijen tedavisi alırken O2 saturasyonu ortalaması 2 m kanülle % 88.7±4.33 iken, 7.6 m kanülle % 88.83±4.51 olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Oksijen konsantratörü ile oksijen verilen hastalarda 2 m kanül ile 7.6 m kanül arasında AKG ve pulse oksimetre takipleri ile belirlenen O2 saturasyon değerleri arasında anlamlı fark olmadığı gösterildi. Uzun kanül kullanımının hastalara getirdiği hareket serbestliği ve hastaların cihaz gürültüsü ile ilgili yakınmalarının çözümlenmesi de göz önüne alındığında gerekli hastalarda kullanımının uygun ve emniyetli olduğu düşünüldü.
INTRODUCTION: Patients with chronic respiratory failure (CRF) need long-term oxygen therapy (LTOT). Due to short cannulas, they have limited mobility during sessions. With long cannulas, they can move more freely within the room and meet their own needs while LTOT. The effectiveness of long cannula among patients receiving LTOT using an oxygen condensator.
METHODS: Thirty patients who were receiving LTOT with oxygen concentrator, and followed up with the indication of respiratory failure in our clinic were enrolled in the study. First day, O2 saturations (SO2) of the patients were evaluated using pulse oxymetre, and analysis of arterial blood gasses (ABG). Then, ACG, and O2 concentrations of the patients who were receiving O2 therapy (2 L/min) with 2 m cannula for one hour were assessed. Same procedures were repeated with 7.6 m oxygen cannula on the 2nd day.
RESULTS: By ABG analysis, the mean SO2 prior to the therapy with 2 m cannula was found to be 76.33±11.22 %, whereas it was 76.94±10.7 % with 7.6 m cannula (p>0.05). The mean SO2 after therapy with 2 m cannula for one hour (2 L/min) was 88.12±5.12 %, and it was 88±5.25 % with 7.6 m cannula (p>0.05). By pulse oxymeter, the mean SO2 were found to be 88.7±4.33 % with 2 m cannula and 88.83±4.51 % with 7.6 m cannula.
DISCUSSION AND CONCLUSION: This study demonstrated that there was no significant difference between 2 m and 7.6 m cannulas in terms of SO2 measured by ABG and pulse oximeter. When considering the ease of patient movement provided and patients’ complaints about concentrator resolved by the long cannula, we thought that it could be appropriate and reliable when necessary.

6.Pure tone audiometry and otoacoustic emissions in hypertensive subjects
Deniz Korkmaz, Mehmet Habeşoğlu, Aslı Şahin Yılmaz, Ahmet Karaaslan, Ahmet Tosun, Çağatay Oysu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.194  Pages 194 - 197
GİRİŞ ve AMAÇ: Sistemik hipertansiyonun saf ses odyometri ve distorsiyon product otoakustik emisyon (D.P.O.A.E.) üzerine etkisinin araştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu prospektif, kontrollü klinik çalışma Ocak 2011 ve Aralık 2012 yılları arasında Ümraniye Eğitim ve Araştırma Hastanesi-K.B.B. Kliniğinde değerlendirilen, 60 hasta ile yapılmıştır. Çalışmaya katılan 60 hastanın 30’unda sistemik hipertansiyon mevcutken, sistemik hipertansiyonu olmayan 30 hasta da kontrol grubu olarak belirlendi. Tüm hastaların hipertansiyon öyküsü alındı ve sistemik hipertansiyonun objektif olarak değerlendirilebilmesi için göz dibi muayenesi yapıldı. Tüm katılımcıların işitme anamnezleri sorgulandı, saf ses odyometri ve otoakustik emisyon ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: Hipertansiyonu olan grupta tinnitus görülme oranı % 90 olarak tespit edilirken, kontrol grubunda % 40 olarak tespit edildi (p=0.001). Yapılan saf ses odyometri sonuçlarına göre; hipertansiyonu olan hastalarda, kontrol grubuna göre 500 Hz ve üstü tüm frekanslardaki işitme kayıplarında anlamlı bir artış mevcuttu (p<0.05). Sağ kulak, 4000 Hz D.P.O.A.E. değerlendirmelerinde, hipertansiyonu olan hasta grubunun % 80’inde yanıt alınırken, kontrol grubunun % 96.7’sinde yanıt alınmıştır (p=0.103). Bununla beraber, 6000 Hz incelemelerde, hipertansiyonu olan hasta grubunun % 20’sinde yanıt alınırken, kontrol grubunun % 96.7’sinde yanıt alınmıştır (p=0.001). Sol kulak, 4000 Hz D.P.O.A.E. değerlendirmelerinde ise; hipertansiyonlu hasta grubunun % 73.3’ünde yanıt alınırken, kontrol grubunun % 96.7’sinde yanıt alınmıştır (p=0.026). 6000 Hz incelemelerinde ise sırasıyla hipertansiyon grubunun % 26.7’sinde yanıt alınırken, kontrol grubunun % 93.3’ünde yanıt alınmıştır (p=0.001).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sistemik hipertansiyon, saf ses odyometride 500 Hz’den itibaren işitme kaybına neden olmaktadır. Bu kayıp 4000 Hz’den itibarende anlamlılık göstermektedir. Aynı zamanda 4000 ve 6000 Hz’deki otoakustik emisyon yanıtlarını da anlamlı bir oranda azaltmaktadır.
INTRODUCTION: To find out the effect of systemic hypertension on 1) pure tone audiometry (PTA) 2) distortion product emissions (DPOAE) in adults.
METHODS: This clinical controlled prospective study was conducted -with 60 patients evaluated between January 2011-December 2011 at Umraniye Education and Research Hospital Otolaryngology Clinic. Thirty subjects with systemic hypertension and 30 controls were included in the study. The patients were interrogated as for past history of hypertension, and all subjects underwent a physical exam including fundus examination, PTA and DPOAE for objective evaluation of systemic hypertension.
RESULTS: Percentage of tinnitus in subjects with hypertension and in controls was 90 % and 40 %, respectively (p=0.001). Pure tone audiometry results revealed a significantly higher sensorineural hearing loss in all frequencies above 500 Hz in the hypertensive patients (p<0.05). In the right ear DPOAE assessments responses were elicited at 4000 in 80 % of hypertensive patients and 96.7 % of controls (p=0.103) and at 6000 Hz in 20 % of hypertensive patients and 96,7 % of controls (p=0.001), respectively. In the left ear, DPOAE assessments revealed responses at 4000 in 73.3 % of the hypertensive patients and 96,7 % of controls (p=0.026) and at 6000 Hz in 26.7 % of hypertensive patients and 93.3 % of controls (p=0.001), respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Systemic hypertension induces hearing loss from 500 Hz on. This hearing loss wgtains significance from 4000 Hz. It also significantly decreases otoacoustic emissions at 4000 to 6000 Hz.

7.Evaluation of thoracic manifestations of breast cancer
İpek Özmen, Tülay Törün, Güliz Ataç, Emine Aksoy, Gülbanu Horzum, Yasemin Bölükbaşı, Haluk Çalışır, Kemal Tahaoğlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.198  Pages 198 - 203
GİRİŞ ve AMAÇ: Hastanemizde iki göğüs hastalıkları kliniğinde tetkik edilen 36 meme kanserli hastanın klinik ve radyolojik özellikleri retrospektif olarak değerlendirildi.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Onkoloji takipleri sırasında solunumsal yakınmaları olan ve radyolojik bulgular saptanan, hastaneye yatırılarak tetkik edilmiş olan meme kanserli hastalar değerlendirildi. Hastaların pulmoner lezyonları 2 grupta değerlendirildi; Grup I: meme kanseri metastazına bağlı malign lezyonlar, Grup II: malignite dışı lezyonlar.
BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 52,4±14,8 (28-93) yıl olarak saptandı. Otuz dört hastada tek taraflı, 2 olguda çift taraflı duktal meme kanseri öyküsü mevcuttu. Hastaların % 27’si (n=10) sigara kullanmaktaydı, (ortalama 10,7±6,81 paketyıl). Meme kanseri saptanması ve solunumsal yakınmaların başlaması arasında geçen ortalama süre 57,02±53,83 (3-180) ay, en sık rastlanan radyolojik bulgu plevral efüzyon olarak saptandı (n=23). Pulmoner lezyonlar hastaların 27’inde (% 75) malign (Grup I), 9 (% 25) hastada ise malignite dışı (Grup II) nedenlere bağlı saptandı. Malign histopatoloji saptanan hastalarda (n=27) tanı yöntemleri sırasıyla; plevral sıvı sitolojisi 13 (% 48.1), plevra biyopsisi 4 (% 14.8), Fiberoptik bronkoskopi 8 (% 29.6), transtorakal biyopsi 1 (% 3.7), torakotomi 1 (% 3.7). Malign plevral efüzyon saptanan hastalarda meme kanseri tanısı ile malign efüzyon saptanması arasında geçen süre 69,91±64,21 (3-180) ay olarak saptandı. Dokuz (% 25) hastada pulmoner lezyonlar malignite dışı nedenlere bağlı olarak değerlendirildi: pnömoni 3 (% 33.3), pulmoner emboli ve derin ven trombozu 3 (% 33.3), tüberküloz 2 (% 2.22), pulmoner fibrozis 1 (% 11.1).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Meme kanserli hastalarda pulmoner bulgular sıklıkla metastazlar nedeniyle ortaya çıkmaktadır ve meme kanseri tanısından uzun süre sonra ortaya çıkabilirler diğer taraftan malignite dışı pulmoner nedenler de unutulmamalı, histopatolojik doğrulama yapılmalıdır.
INTRODUCTION: Clinical and radiological features of 36 patients with breast cancer were investigated retrospectively.
METHODS: Patients with breast cancer who had pulmonary complaints and radiologic abnormalities observed during oncology follow-ups were hospitalized, and investigated in clinics of chest disease. Pulmonary lesions were classified into 2 groups; Group I: malignant lesions due to metastasis of breast cancer, and Group II: nonmalignant lesions.
RESULTS: The mean age of the patients was 52.4±14.8 (28-93) years. Thirty-four patients were previously diagnosed with unilateral and 2 patients with bilateral ductal breast carcinoma. Twenty seven percent (n=10) of the patients were smokers (mean 10.7±6.81 pack-years). The mean time between the detection of breast cancer and the manifestations of pulmonary symptoms was 57.02±53.83 (3-180) months). The most common radiological abnormality was pleural effusion (n=23;63.9 %). Twenty-seven (75 %) patients had malignant (Group I), and 9 (25 %) patients had nonmalignant (Group II) pulmonary lesions. Malignant histopathology (n=27) was established by pleural fluid cytology in 13 (48.1 %), fiber optic bronchoscopy in 8 (29.6 %), pleural biopsy in 4 (14.8 %), CT guided transthoracic needle aspiration biopsy in 1 (3.7 %) and thoracotomy in 1 (3.7 %) patient, respectively. Mean time interval between the diagnosis of breast cancer and the detection of malignant pleural effusion was 69.91±64.21 (3-180) months. Nine (25 %) patients had nonmalignant pulmonary lesions including pneumonia in 3 (33.3 %), pulmonary thromboembolism and DVT in 3 (33,3 %), tuberculosis in 2 (22.2 %) and pulmonary fibrosis in 1 (11,1 %) patient.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Pulmonary manifestations of breast cancer are most commonly related to metastases and can be observed in long time after the diagnosis of breast cancer. Besides, these nonmalignant reasons should be kept in mind and histopathologic confirmation should me made.

8.Evaluation of rutine radiographical necessity according to Ottawa rules in patients with ankle trauma
Umut Yavuz, Sami Sökücü, Bilal Demir, Merter Yalçınkaya, Engin Çetinkaya, Mehmet Coşkun, Yavuz Kabukçuoğlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.204  Pages 204 - 208
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızın amacı ayak bileği yaralanmasıyla acil servise başvuran hastalarda gereksiz radyografi istemini azaltma açısından Ottawa ayak bileği kurallarının (OAK) yararlılığını değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kasım 2012-Şubat 2013 tarihleri arasında acil servisimize ayak bileği travması öyküsü ile başvuran 150 hasta çalışmaya alındı. Hastaların radyografi istemine OAK uygulanarak karar verildi. Kırık saptanan hastaların travma mekanizmasını değerlendirmek amacı ile Lauge-Hansen sınıflaması yapıldı. Ottawa ayak bileği kurallarının duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif ve negatif prediktif değerleri saptandı ve kullanılabilirliği değerlendirildi.
BULGULAR: Ortalama yaş 32 (dağılım 16-68 yıl) yıldı. Seksen iki (% 55) hasta erkek ve 68 (% 45) hasta kadındı. Otuz Sekiz (% 25.3) hastada kırık vardı ve bu hastaların 33’ü (% 22) malleolar bölge ve distal tibia kırığı iken, beş (% 3.3) hastanın kırığı ayak bölgesindeydi. Lauge-Hansen sınıflamasına göre altı hastanın supinasyon-addüksiyon, 21 hastanın supinasyon-dış rotasyon, sekiz hastanın pronasyon-abdüksiyon ve üç hastanın pronasyon-dış rotasyon yaralanması vardı. OAK’nın duyarlılığı % 94.7 ve özgüllüğü % 69.6 bulundu. Pozitif prediktif değer % 51.4 ve negatif prediktif değer % 97,5 bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Ottawa ayak bileği kuralları uygulanabilirliği kolay ve etkin sonuçlara ulaşılabilen bir karar verme aracıdır. Bunun yanında kurallar uygulanırken, gelişebilecek yasal sorunların elemine edilmesinin kuralların uygulanabilirliğini ve getireceği ayakları artıracağına inanıyoruz.
INTRODUCTION: The aim of this study is to evaluate the effectiveness of Ottawa ankle rules (OAR) by means of reducing the unnecessary radiographic examinations demanded in the emergency service patients.
METHODS: One hundred and fifty patients who were admitted to the emergency service, between November 2012 and February 2013, due to ankle injury, were included in the study. The demanded radiographical evaluations were decided according to OAR. Lauge-Hansen classification was made to evaluate the trauma mechanism in the patients.The sensitivity, the specificity, positive and negative predictive values of OAR were defined and the feasibility was evaluated.
RESULTS: The mean age was 32 (range 16-68) years. Eighty two (55 %) of the patients were male and 68 (45 %) of the patients were female. There were fractures in 38 (25,3) patients. Of these fractures 33 of them were in the malleolar and distal tibial region, whereas 5 of them were in the foot. Six of the fractures were classified as supination-adduction type, 21 of the fractures were supination- external rotation type, 8 of the fractures were pronation-abduction type and 3 of the fractures were pronation-external rotation type.the sensitivity of OAK was found as 94,7 % and specificity was found as 69,6%. The positive predictive value was 51,4 % and the negative predictive value was 97,5 %.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Ottawa ankle rules are easy to apply and effective in decision making. Also we suggest that the elimination of the legal issues while the rules are applied may increase the feasibility and usefulness.

CASE REPORTS
9.Pancoast tumor in an operated patient with the diagnosis of the ulnar nerve entrapment: Case report
Selin Turan Turgut, Bekir Turgut, Özge Ünal Bayraktar, Afitap İçağasıoğlu, Tülin Kuyucu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.209  Pages 209 - 212
Pancoast tümörü brakiyal pleksus alt trunkusunun ve vertebra corpusunun invazyonu sonucu üst ekstremitede, boyunda ağrıya, el ve parmak kaslarında motor ve duyusal kayıplara neden olabilen bronkojenik karsinomadır. Tümörün periferik yerleşiminden dolayı akciğer semptomları hastalığın geç dönemlerinde görülmektedir. Bu nedenle hastalar yanlış tanılarla takip edilmektedir. Biz ulnar tuzak nöropatisi nedeniyle opere edilip yakınmaları geçmeyen ve akciğere yönelik radyolojik incelemelerde sağ akciğer apeksinde tümör saptanan 53 yaşında bir erkek hasta sunduk. Bu olgu ile tuzak nöropatinin ayırıcı tanısında iğne EMG ile brakiyal pleksopati ve radikülopatinin dışlanması gerektiğini, boyun-kol ağrısı olan, sigara kullanım öyküsü olan erkek hastalarda ayırıcı tanıda akciğer patolojilerinin de düşünülmesi gerektiğini vurgulamayı amaçladık.
Pancoast tumor is a bronchial carcinoma which can cause neck and upper extremity pain, motor and sensory defisits in the hand due to infiltration of the lower trunk of the brachial plexus, and corpus of vertebra. The pulmonary symptoms occur later because of tumor’s peripheral localisation. Therefore patients can be followed up with inaccurate diagnosis. Here, we describe a case of A 53- year- old man with a Pancoast tumor, presenting with ulnar nerve entrapment and operated with this indication. However, his complaints were not relieved, and his pulmonary radiograms revealed the presence of a tumor at the apex of his right lung. This case is reported to emphasize the importance of needle EMG for the exclusion of radiculopathy and brachial plexopathy in the differential diagnosis of nerve entrapments and necessity of considering pulmonary diseases in smokers with cervicobrachialgia.

10.A rare foreign body in the stomach: A case report
Barış Gültürk, Ahmet Bozdağ, Burhan Hakan Kanat, Mustafa Girgin, Umut Gülaçtı
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.213  Pages 213 - 215
Yabancı cisim yutulması nedeniyle endişeli bir şekilde acil merkezlere başvuran erişkin hastaların birçoğunda yutulan cisim toplu iğne gibi küçük cisimler olduğu bilinmektedir. Bu tür yabancı cisimlerin yutulması durumunda gastrointestinal traktusun dışına çıkmamış, peritonitin eşlik etmediği hastalarda genel kabul görmüş yaklaşım non-cerrahi yaklaşım ve takiptir. Yuttuğu yabancı cismin farkında olmayan, kendiliğinden gastrointestinal traktusu terk etmesinin olası olmadığı cismin midesine yerleştiği olgu üzerinden mide yabancı cisimleri irdelenmeye çalışıldı.
In many anxious adult patients admitted to the emergency centers because of intake of foreign bodies, small items, such as a needle is known to be ingested. In patients who swallowed foreign bodies, which are not penetrated outside of the gastrointestinal tract, and thus not accompanied by peritonitis, generally accepted approach is non-surgical approach and follow-up of the patient. We tried to analyze gastric foreign bodies in consideration of the patient who was not aware of a swallowed foreign body which could not possibly pass out of the gastrointestinal tract spontaneously.

11.Bronchogenic cysts: A report of two cases
Esra Akkütük Öngel, Gülbanu Horzum Ekinci, Ece Çelik, Osman Hacıömeroğlu, Güven Bektemur, Murat Kavas, Adnan Yılmaz
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.216  Pages 216 - 219
Bronkojenik kistler, trakeobronşiyal ağacın ender görülen konjenital lezyonlarıdır. Genellikle mediastinum ve akciğerde lokalize olurlar. Bu makalede intratorasik bronkojenik kist tanılı iki erişkin olgu sunulmuştur. Bronkojenik kist bir olguda mediastende, diğer olguda akciğerde lokalize idi. Bir hasta eşzamanlı karaciğer hidatik kistine sahipti. Her iki olgu da semptomatik idi. Hastalara cerrahi tedavi uygulandı.
Bronchogenic cysts are rarely seen congenital malformations of tracheobronchial tree. They are usually located in the mediastinum and intrapulmonary regions. In this paper two adult cases of intrathoracic bronchogenic cyst were presented. Bronchogenic cyst was located in the mediastinum (n=1) or in a intrapulmonary region. One patient had a synchronous hydatid cyst disease of the liver. The patients were symptomatic. The patients were treated by surgery.

12.Aplasia cutis congenita and limb anomaly: A case of non-scalp lesion
Ali Karaman, Hasan Kahveci, Ebru Kaçmaz, Sebahattin Ataoğlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.220  Pages 220 - 223
Aplazia kutis kongenita ender görülen deri tabakalarının, subkutan dokunun daha ender olarak da kemiğin olmadığı bir hastalıktır. Olguların önemli bir kısmı infeksiyonlar, elektrolit kaybı ve masif hemoraji nedeniyle kaybedilir. Biz bu çalışmada sağ bacağında geniş deri aplazisi alanına sahip 2 günlük bir yenidoğanı sunduk.
Aplasia cutis congenita is a rarely seen disease in which dermis, subdermal tissue and extremely rarely bone are absent. Significant number of cases are lost due to infections, electrolyte imbalance, and massive hemorrhage. In this report, we present a 2-day-old infant who had a wide aplasia cutis area on the right lower limb.

13.Adult acute disseminated encephalomyelitis: Case report
Fatma Sarı Doğan, Onur İncealtın, Aykut Yüksel, Behçet Varışlı, Münevver Okay, İlknur Cantürk Aydın, Nihal Işık
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.224  Pages 224 - 227
Akut dissemine ensefalomiyelit, merkezi sinir sisteminin enflamatuvar, demiyelinizan bir hastalığıdır. Tipik olarak yaygın nörolojik bulgularla birlikte, beyin ve spinal kordda multifokal lezyonlarla karakterizedir. Etiyolojide viral, bakteriyel etkenlerin yanı sıra bazı aşılar sorumlu tutulmaktadır. Erkeklerde daha çok bildirilen bu hastalık genellikle çocukluk çağında görülmektedir. Tanı klinik ve radyolojik bulgulara dayanılarak konulmaktadır. Bu makalede, genel durum bozukluğu ve bilinç değişikliği ile başvuran, klinik ve radyolojik değerlendirme sonrası akut dissemine ensefalomiyelit tanısı alan 40 yaşında bir kadın olgu sunulmuş; erken tanı ve uygun tedavi ile % 80’i nörolojik sekel kalmadan iyileşebilen bu hastalığın daha çok çocuklarda görülse de erişkin yaş grubunda da hatırlanması gerektiği vurgulanmak istenmiştir.
Acute disseminated encephalomyelitis (ADEM), is an inflammatory and demyelinization disorder of central neurvous system (CNS). This disease is characterized by common neurologic findings with multifocal lesion at spinal cord. As etiological factors of ADEM, viral and bacterial infections and also some vaccines have been held responsible. Men are affected more than women, and the disease is generally seen in childhood. Diagnoses have been made based on clinic and radiologic findings. In this article a 40 year- old woman who presented with worsened general condition, and alteration of consciousness who was diagnosed as ADEM after clinical and radiological evaluations. In this article we wanted to emphasize that ADEM which can be cured without any sequelae in % 80 of the patients with early diagnosis and appropriate treatment is mostly seen in childhood, but it must be remembered as a diagnostic entity in adults.

14.Abdominal wall endometriosis after cesarean section: Case report
Semra Kayataş, Ebru Çöğendez, Sevcan Arzu Arınkan, Hasan Yavuz, Ecmel Kaygusuz
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.228  Pages 228 - 232
Endometriozis; overin hormonal uyarısına yanıt veren fonksiyonel endometrial gland ve stromal dokunun uterus dışında bulunması olarak tanımlanmaktadır. Üreme çağındaki kadınlarda sıklıkla pelvik organ ve peritoneumda bulunmakla birlikte abdominal duvar endometrozisi başta olmak üzere pelvis dışı endometriozis olguları da görülmektedir. Abdominal duvarda gelişen endometriozis genellikle sezaryen veya diğer jinekolojik ameliyatlar sonrası oluşmaktadır. Bu olgu sunumunda; sezaryen insizyonunda ve sezaryen insizyonundan ilişkisiz rektus abdominalis kasında bulunan iki ayrı abdominal duvar endometriozis olgusu sunulmuştur.
Endometriosis is defined as the presence of a functional endometrial gland and stromal tissue outside the uterus as a response to ovarian stimuli. Although, it is frequently found in the pelvic organs, and peritoneum in women of the productive age, cases of endometriosis are also seen outside of pelvis predominantly abdominal wall endometriosis. Endometriosis develops in the layers of the abdominal wall after cesarean section or other gynecological operations. We presented cases with two abdominal wall endometriosis which both occured after cesarean sections. One of them was located on the cesarean incision and the other was situated in the rectus abdominis muscle which is unrelated to cesarean incision.

15.Laparoscopic removal of extrauterine intrauterine device found in the broad ligament: A case report
Berna Dilbaz, Özlem Şengül
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.233  Pages 233 - 235
Uterus perforasyonu rahim içi araçların ender görülen komplikasyonlarından biridir. Bu olgu sunumunda rahim içi araç takılması sırasında oluşan uterus perforasyonu sonucunda broad ligamentin iki yaprağı arasında bulunan rahim içi aracın laparoskopik olarak çıkarılması sunulmuştur. Yirmi yedi yaşındaki bir hastaya rahim içi araç takılması sırasında uterin perforasyon oluşmuş ve ultrasonografik olarak rahim içi araç uterus dışında saptanmış ve bu nedenle laparoskopi planlanmıştır. Laparoskopi sırasında rahim içi araç broad ligamentin her iki yaprağı arasında, sol round ligament posteriorunda saptanmış ve laparoskopik olarak çıkarılmıştır. Operasyon sonrasında herhangi bir komplikasyon saptanmamıştır. Uterus dışındaki rahim içi araçların laparoskopik olarak çıkarılması ilk tedavi seçeneği olarak düşünülmelidir.
Uterine perforation is one of the rare complications of intrauterine device (IUD). This case report is about laparoscopic removal of a dislocated IUD found between the two layers of the broad ligament due to perforation during insertion. During insertion of an IUD to a 27 year old patient, uterine perforation occurred. Ultrasonographic examination revealed an IUD outside the uterus. Laparoscopy was planned for the removal of the IUD. During laparoscopic examination, a copper IUD was detected between the two layers of the broad ligament on the posterior of the left round ligament and the tip of one of the arms of the IUD was seen. The IUD was removed, and any complications were not observed after the operation. Laparoscopic management of the extrauterine IUDs should be the first choice of treatment in these cases.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved