Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 37 Issue : 2 Year : 2022



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 29 (1)
Volume: 29  Issue: 1 - 2014
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Our thoracoscophic thoracal sympathectomy experiences
Kerim Tülüce, Miktat Arif Haberal
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.001  Pages 1 - 3
Torakoskopik torakal sempatektomi (TTS) üst ekstremite ve baş bölgesinin sempatik sistem ile ilişkili hastalıklarının tedavisinde kullanılan bir yöntemdir. Günümüzde en sık kullanım alanı primer hiperhidrozistir. Bunun yanında daha az efektif olmasına rağmen Raynaud’s sendromu, Buerger hastalığı, refraktör anjina ve uzamış QT sendromundada uygulanmaktadır. Bölümümüzde 2012 Mart ile 2013 Mart ayları arasında 15 olguya 29 torakal sempatektomi uygulanmıştır. Olgular retrospektif olarak incelendi ve uygulanan cerrahi metot, yatış süresi, komplikasyonlar ve cerrahi başarı açısından değerlendirildi.
Thoracoscopic thoracal sympathectomy (TTS) is a surgical procedure that have been used in the treatment of upper extremity and head diseases which is associated with sympathetic system. Nowadays it is mostly used in the treatment of primary hyperhidrosis. Nonetheless, though it is less effective, it is also used in Raynaud’s syndrome, Buerger disease, refractor angina and long QT syndrome In our department, between March 2012, and March 2013, 29 TTS operations were performed on 15 patients. The patients were analyzed retrospectively and evaluated with respect to surgical procedure, complications, length of hospital stay and surgical success.

2.Our surgical results in the management of type 1 capitellum fracture
Yaşar Mahsut Dinçel, Sever Çağlar, Mehmet Ali Baran, Ozan Beytemur, Oktay Adanır, Mehmet Akif Güleç
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.004  Pages 4 - 11
GİRİŞ ve AMAÇ: Kapalı tip 1 kapitellum kırıklarında akut rack vida ile açık redüksiyon internal fiksasyon ile tedavi sonuçlarımızı değerlendirmek istedik.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya kapalı kapitellum kırığı nedeni ile cerrahi uyguladığımız 13 hasta alındı. Sekizi erkek, 5’i kadındı. Hastalarımızın yaşları (12-25) ortalama 18,5’ti. Hastalarımızın tamamı tip 1 kırık. Hastalarımızdan birinde kapitellum kırığı ile beraber ipsilateral subtrokanterik femur şaft kırığı diğerinde ipsilateral kollum femoris kırığı mevcuttu. Bir hastamız bilateral kapitellum kırığı idi. Bilateral kapitellum kırığı olan hastamızın sağ dirsekte lateral kondil kırığıda mevcuttu. Hastalarımızın hepsine kapitellum kırığına yönelik acut track vida kullanıldı. Radyolojik değerlendirmelere Mayo Clinic Performance Index fort he Elbow (MCPIE) de eklendi. Hastalar ortalama 26 ay (6 ay-48 ay) takip edildi.
BULGULAR: MCPIE sonuçlarımız % 99.1 kusursuz, % 0.1 iyi olarak bulundu. Hastalarımızın yalnızca birinde rezidül agrı sıkıntısı oldu. Hastalarımızın hiçbirinde artrit, avasküler nekroz, infeksiyon, heterofik ossifikasyon, eklem hareket açıklığı kaybı olmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kapitellum kırıklarında dirsek biyomekaniğini sağlamak için anatomik redüksiyon sağlamak zorunluluğu vardır.
INTRODUCTION: We wanted to evaluate the clinical results about the closed type 1 capitellum fractures with open reduction and internal fixation of acute rack screws.
METHODS: Our study population consisted of 13 patients (8 men, and 5 women) with a median age of 18.5 years (range, 12-25 years) on whom we performed surgery with the indication of closed capitelluım fracture. All of our patients with type 1 capitellum fracture. In one of our patients capitellum fracture was associated with ipsilateral subtrochanteric femoral shaft fracture, and in the other patient with ipsilateral collum femoris fracture. One of our patients had bilateral capitellum fractures. The patient with bilateral fractures also had capitellum fracture of the lateral condyle of his right elbow. Acute track screws were used in all patients for capitellum fractures. Mayo Clinic Performance Index for the Elbow (MCPIE) was also added to the radiological examinations. Patients were also followed for an average of 26 months (6 months -48 months).
RESULTS: ccording to MCPIE criteria, our results were excellent, and good in 99. 1, and 0.1 % of the patients respectively. Only one patient had resudial pain. None of our patients had arthritis, avascular necrosis, infection, heterotopic ossification, and loss of range of motion.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In capitellum fractures, anatomical reduction should be ensured so as to provide elbow biomechanics.

3.Relation of chronic atrophic gastritis and intestinal metaplasia with Helicobacter pylori and tumor necrosis factor-α and macrophage migration inhibitory factor polymorphisms in a population of Easten Anatolia
Ali Karaman, Hatip Aydın, Bilge Geçkinli, Doğan Nasır Binici, İbrahim Pirim
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.012  Pages 12 - 19
GİRİŞ ve AMAÇ: Kronik atrofik gastrit (KAG) ve intestinal metaplazi (İM) gelişme riskinde tümör nekrozis faktör-α (TNF-α), makrofaj migrasyon inhibitör faktör (MIF) gen polimorfizmleri ve Helikobakteri pilori (H. pilori)’nin etkisini tespit etmek amaçlandı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: TNF-α-308G/A ve MIF-173G/C tek nükleotid polimorfizmi Türkiyenin doğusunda bir bölgede 84 hastada (43 KAG ve 41 IM) ve 40 sağlıklı kontrolde polimeraz zincir reaksiyon-restriksiyon fragman uzunluk polimorfizim (PZR-RRUP) analizi kullanılarak genotiplendirildi.
BULGULAR: H. pilori infeksiyonu negatif ve TNF-α-308G/A genotipli olgularda ya da H. pilori infeksiyonu negatif ve TNF-α-308 AA taşıyıcı olgularda KAG riskinde bir artış bulundu. H. pilori infeksiyonu negatif ve TNF-α-308G/A genotipli olgularda yada H. pilori infeksiyonu negatif ve TNF-α-308AA taşıyıcı olgularda IM riskinde bir artış bulundu. H. pilori infeksiyonu pozitif ve TNF-α-308G/A genotipli olgularda KAG riskinde bir artış bulundu. H. pilori infeksiyonu negatif ve MIF-173GC genotipli olgularda ya da H. pilori infeksiyonu negatif ve MIF-173CC taşıyıcı olgularda KAG riskinde bir artış bulundu. H. pilori infeksiyonu negatif ve MIF-173GC genotipli olgularda IM riskinde bir artış bulundu. H. pilori infeksiyonu pozitif ve MIF-173GC genotipli olgularda IM riskinde bir artış bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Böylece, TNF-α-308G/A ve MIF-173G/C genotipleri erken evre gastrik kanserde biyomarkır olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: We aimed to determine the effects of tumour-necrosis factor-α (TNF-α) and macrophage migration inhibitory factor (MIF) gene polymorphisms, Helicobacter pylori (H. pylori) infection, on the risk of developing chronic atrophic gastritis (CAG) and intestinal metaplasia (IM).
METHODS: The TNF-α-308G/A and MIF-173G/C single nucleotide polymorphisms (SNPs) were genotyped using polymerase-chain reaction-restriction fragment length polymorphism (PCR-RFLP) analysis, in 84 patients (43 CAG and 41 IM) and 40 healthy controls in a region of Eastern Anatolia.
RESULTS: An increased risk of CAG was found in subjects with TNF-α-308 GA genotype, negative for H. pylori infection or TNF-α-308 AA genotype carriers and negative for H. pylori infection. An elevated risk of IM was found in subjects with TNF-α-308 GA genotype and negative for H. pylori infection or TNF-α-308 AA genotype and negative for H. pylori infection. An increased risk of CAG was found in subjects with TNF-α-308GA genotype, and positive for H. pylori infection. An increased risk of CAG was found in subjects with MIF-173GC genotype and negative for H. pylori infection or MIF-173CC genotype carriers and negative for H. pylori infection. An elevated risk of IM was found in subjects with MIF-173GC genotype and negative for H. pylori infection. An elevated risk of IM was found in subjects with MIF-173GC genotype and positive for H. pylori infection.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Therefore, the TNF-α-308G/A and MIF-173G/C genotyping may be used as biomarkers at the early stage of the gastric cancer.

4.Evaluation of antibiotic susceptibilities of Pseudomonas aeruginosa isolates
Engin Karakeçe, Hüseyin Agah Terzi, İhsan Hakkı Çiftci
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.020  Pages 20 - 23
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada; hastanemiz mikrobiyoloji laboratuvarına gelen çeşitli klinik örneklerden izole edilen 140 Pseudomo-nas aeruginosa izolatının antibiyotik duyarlılıkları araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İdentifikasyon ve antibiyogram çalışmalarında Vitek 2 (bioMérieux, Fransa) otomatize sistemi kullanılmış, duyarlılık sonuçları CLSI kriterleri esas alınarak belirlenmiştir.
BULGULAR: Suşların 45’i (% 32) trakeal aspirat, 36’sı (% 26) idrar, 38’i (% 27) yara, 9’u (% 7) kan, 7’si (% 5) balgam, 3’ü (% 2) plevra ve 2’si (% 1) katater örneğinden izole edilmiştir. Çalışma kapsamında değerlendirilen suşların siprofloksasin, seftazidim, piperasilin, meropenem ve amikasine direnç oranlarının sırasıyla % 39, % 44, % 45, % 37 ve % 13 olduğu gözlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız ile P. aeruginosa suşları için ilk bölgesel veriler sunulmakta olup, bu verilerin P. aeruginosa infeksiyonlarında yerel yaklaşımların belirlenmesinde ve antibiyotik kullanım politikalarının oluşturulmasında yardımcı olacağı düşünülmektedir
INTRODUCTION: In this study; antimicrobial susceptibilities of 140 Pseudomonas aeruginosa strains isolated from various clinical samples were investigated in our hospital.
METHODS: Vitek 2 (bioMérieux, France) automatised system was used for the identification and antibiotic susceptibility tests, and susceptibility results were determined according to the guidelines of CLSI.
RESULTS: Forty five (32 %) of the strains were isolated from tracheal aspirate, thirty six (26 %) from urine, thirty eight (27 %) from wound, nine (7 %) from blood, seven (5 %) from sputum, three (2 %) from pleura, two (1 %) from catheter samples. Resistance rates of the strains for ciprofloxacin, ceftazidime, piperacillin, meropenem and amikacin were found as 39, 44, 45, 37, and 13 % respectively.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study represents the first regional data for P. aeruginosa strains that would help to determine local approaches to P. aeruginosa infections and to develop policy for antibiotherapy.

5.Increase in the incidence of Cesarean operations in Bağcılar district of İstanbul
Hikmet Koçer, M. Üner Karacaoğlu, Tolga Karacan, Dilek Sağlam, Hüseyin Dayan, M. Murat Naki
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.024  Pages 24 - 26
GİRİŞ ve AMAÇ: Son yıllarda hem gelişmekte olan hem de gelişmiş ülkelerde sezaryen oranlarında ciddi artışlar gözlenmektedir. Bunun nedenleri arasında eski sezaryenlerin artmış olması, elektronik fetal monitörizasyonun yaygın kullanılması, isteğe bağlı sezaryenlerin daha sık yapılıyor olması sayılabilir. Biz de bu çalışmamızla Bağcılar bölgesindeki doğumlar içinde sezaryen endikasyonlarını ortaya koymayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bağcılar EAH Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğinde 1 Ocak 2011 - 31 Aralık 2011 tarihleri arasında doğum için başvuran olgular değerlendirmeye alındı. Sezaryen yapılan olgularda; eski sezaryen, fetal distres, uzamış eylem, iri bebek, prezentasyon anomalisi, gestasyonel hipertansif durumlar, plasenta anomalisi, kordon sarkması ve diğer endikasyonlar (aktif genital herpes vb.) incelendi.
BULGULAR: Bu periyotta toplam 3996 doğum gerçekleştirilirken, bunların 2497’si (% 62,5) normal doğum ile 1499’u (% 37,5) sezaryen ile gerçekleştirilmiştir. Sezaryenler endikasyonlarına göre incelendiğinde ağırlıklı grubun 955 olgu ile (% 63.7) eskiden sezaryenli olduğu saptanmıştır. Fetal distres 152 olgu (% 10.1), uzamış eylem 126 olgu (% 8.4), iri bebek 103 olgu (% 6.8), prezentasyon anomalisi 85 olgu (% 5.6), hipertansif durumlar 30 olgu (% 2), plasenta anomalisi 11 olgu (% 0.7), kordon sarkması 1 olgu (% 0.06) ve diğer nedenlerden kaynaklanan 35 olgu (% 2.3) olduğu gözlenmiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sezaryen reprodüktif kadınlar arasında en sık uygulanan cerrahi girişimdir ve infeksiyon, kanama, tromboembolik olaylar, transfüzyon gereksinimi, hastanede uzun kalış süresi, iyileşmenin daha geç olması gibi riskler hâlen devam etmektedir. Maternal ve perinatal sonuçlar açısından sezaryen yalnızca medikal endikasyon varsa uygulanmalıdır. Kliniğimizde toplam doğumlara göre sezeryan oranı % 38’lere ulaşmışken, primer sezeryan oranımız % 13.6 düzeyindedir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) tarafından önerilen primer sezaryen oranı % 5-15 arasında olup, kliniğimiz bu oranları tutturmuştur.
INTRODUCTION: Recently in both developing and developed countries considerable increase in cesarean section rates have been observed. Among the reasons for this trend, increase in the incidence of prior C/Ss, widespread use of electronic fetal monitorization, and cesarean sections done by patient requests. In this study we have aimed to present cesarean indications in Bagcılar district of İstanbul.
METHODS: Women consulted to Clinics of Obstetrics, and Gynecology, Bağcılar Training and Research Hospital for childbirth between January 1, 2011-December 31, 2011 were included in the study. In women who had previously delivered by cesarean section, prior and/or current presence of fetal distress, prolonged labor, fetal macrosomia, presentation anomalies, gestational hypertension, placental abnormalities, cord prolapse and other indications (active genital herpes; etc) were interrogated.
RESULTS: During this period 3996 deliveries [vaginal deliveries, n=2497;62.5 %, and cesarean sections, n=1499İ 37.5 %) were realized.. The indications for C/S included mainly prior cesarean sections (n=955; 36.7 %), followed by fetal distress (n=152; 10.1 %), prolonged labor (n=126; 8.4 %), fetal macrosomia (n=103; 6.8 %), presentation anomalies (n=85; 5.6 %), hypertensive disorders (n=30; 2 %), placental anomalies (n=11; 0.7 %), cord prolapse (n=1; 0.06 %), and other causes (n=35;2.3 %).
DISCUSSION AND CONCLUSION: The most frequently performed surgical procedure in reproductive women is cesarean section. The risks for the procedure are infection, bleeding, thromboembolic events, requirements for transfusion, and longer hospital stay. Cesarean section should be performed, only if there are medical indications. In our clinic cesarean section rate is 38 % for all indications, but the primary cesarean rate is 13,6 % which is in the normal range (5 -15 %) recommended by WHO.

6.Clinical results of intraarticular distal radius fractures treated by us with external fixators
Olcay Güler, Serhat Mutlu, Esat Uygur, Harun Mutlu, Burcu Mutlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.027  Pages 27 - 31
Radius distal kırıklarının kapalı redüksiyon eksternal fiksasyon yöntemi ile tedavi sonuçlarının klinik ve radyolojik olarak değerlendirilmesini amaçladığımız bu çalışmada Şubat 2008- Ekim 2011 tarihleri arasında tedavi edilen 17 radius distal kırığı değerlendirildi. AO sınıflamasına göre 6 kırık tip C, 11 kırık ise tip B idi. Tüm kırıklar kapalı redüksiyon eksternal fiksatör ile tedavi edildi ve ortalama 25 ay (12-46 ay) takip edildi. Fonksiyonel değerlendirmede Gartland ve Werley skorlamasının Sarmiento modifikasyonu, radyolojik değerlendirmelerde ise Modifiye Sarmiento skorlaması kullanıldı. Güncel yaşam aktivite değerlendirilmesinde DASH skorlama sistemi kullanıldı.
Radyolojik ölçümlerin sonucuna göre yapılan anatomik değerlendirmede 11 kırık (% 64) kusursuz, 4 kırık (% 24) iyi, 2 kırık (% 12) orta-kötü olarak tespit edildi. Radyolojik değerlendirmede orta-kötü sonuçları olan 2 olgunun biri C1 diğeri de C2 tipi kırıklar idi. Gartland ve Wesley skorlaması Sarmiento modifikasyonuna göre 9 olgu çok iyi, 5 olgu iyi, 2 olgu orta, 1 olgu kötü olarak değerlendirildi. Güncel yaşam aktivite değerlendirmelerinde DASH skorlama sistemine göre ortalama değer 8.57 idi. Toplam 4 (% 23) olguda Refleks Sempatik Distrofi ve 8 (% 47) olguda yüzeyel çivi dibi infeksiyonu gelişti.
Radius distal uç kırıklarının tedavisinde eksternal fiksatör yöntemi, klinik ve radyolojik sonuçları açısından uygun olgularda iyi bir tedavi seçeneğidir.
Evaluation of clinical and radiological results of distal radius fractures treated with closed reduction and external fixation was aimed in this study. Seventeen cases of distal radius fractures managed between February 2008 and October 2011 were evaluated. According to AO classification, six of these fractures were type C and eleven of them were type B fractures. All of the cases were treated with closed reduction and external fixation. The average length of follow up was 25 (12-46) months. Sarmiento modification of Gartland and Werley scoring system was used for functional evaluation, and DASH scoring system for the evaluation of daily life activities.
In anatomical evaluation based on the results of radiological measurements, 11 cases (64 %) had perfect, 4 (24 %) had good, 2 (12 %) had moderate- poor results. These two bad results were obtained in the treatment of AO-C1 and C2 fractures. According to Sarmiento modification of Gartland and Werley scoring system, 9 cases had perfect, 5 had good, 2 had moderate and one had bad results. According to DASH scoring system, the mean score was 8.57 points. Four patients (23 %) suffered from reflex sympathetic dystrophy, and eight (47 %) cases had superficial pin tract infection.
External fixator is a good treatment option in terms of clinical and radiological results in selected cases with distal radius fractures

7.A similar analgesic protocol may be use after total hip and knee arthroplasty
Koray Ünay, Abdullah Bilge, Ferah Alay Ünay, Kaya Akan, Oğuz Poyanlı
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.032  Pages 32 - 37
Total diz artroplastisi uygulanan hastaların total kalça artroplastisi uygulanan hastalarla karşılaştırıldığında postoperatif dönemde daha fazla analjezik ihtiyacı olduğu düşünülmektedir.
Çalışmamızın amacı genel kanının aksine aynı analjezi protokolünün total kalça artroplastisi ve total diz artroplastisinde kullanılabileceğini göstermektir.
Randomize, prospektif ve kontrollü olarak planlanan çalışmaya total diz artroplastisi uygulanan 20 hasta, total kalça artroplastisi uygulanan 20 hasta dâhil edildi. Her iki gruba postoperatif dönemde 4x5 mg morfin sülfat intramusküler olarak uygulandı. Ağrı vizüel anolog skala ile değerlendirildi. İlk gece uyku kalitesi ve morfin sülfatın yan etkileri sorgulandı. Her iki grup arasında 6. ve 24. saatte yapılan değerlendir-melerde ağrı skoru, ilk gece kalitesi, morfin sülfatın yan etkileri açısından istatiksel fark saptanmadı.
Sonuç olarak, aynı analjezi protokolü total diz artroplastisi ve total kalça artroplastisi uygulanan hatalarda kullanılabilir.
It is said that patients undergoing total knee arthroplasty need more analgesics postoperatively than those undergoing total hip arthroplasty. In this study, we hypothesized that the same intramuscular morphine protocol may be used in both total hip and knee arthroplasties. This was a randomized, prospective, controlled trial. Twenty patients who were hospitalized for total hip arthroplasty and 20 patients for total knee arthroplasty consisted the study groups. Using visual analog scale for pain, the patients responded to questions regarding their first night’s sleep and the side effects of morphine sulfate. On the first postoperative day, 20 mg/day (4x5 mg) intramuscular morphine sulfate were administered. The patients were questioned at the 6th and 24th postoperative hours. There were no statistical differences between the total hip arthroplasty and total knee arthroplasty groups in terms of pain, first night’s sleep or the side effects of morphine sulfate at the 6th or 24th postoperative hours. After administration of the same intramuscular morphine sulfate protocol, early postoperative pain and the side effects of morphine sulfate were comparable between the total hip and knee arthroplasty groups, so the same intramuscular morphine protocol may be used in total hip and knee arthroplasties.

REVIEW
8.Pheochromocytoma
Hasan Büyükaslan, Halil Kaya, Mehmet Tahir Gökdemir
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.038  Pages 38 - 40
Feokromasitoma nöral krestin kromaffin hücrelerinden köken alan katekolamin üreten, salgılayan ve depolayan ender görülen bir tümördür. Hastalar baş ağrısı, terleme, çarpıntı, nöbet atağı şeklinde başvururabilir. Hastalar bazen tamamen asemptomatik olup, hastalık rastlantısal olarak tespit edilir. Uzak metastaz olması, atakların tekrarlaması ve çevre dokulara invazyon olması hastalığın malign olduğunu düşündürür. Feokromasitomada oluşan hipertansiyon uygun tedavi ile ortadan kaldırılabilmektedir. Tanı konulmadığı ya da yanlış tedavi edildiğinde öldürücü olabilmektedir.
Pheochromocytoma is a rarely seen neoplasm, and orginating from neural crest chromoffin cells which are responsible from producing, storing and secretion of catecholamines. Patients may refers to hospitals(or emergency services) with headache, sweating, palpitations and seizure attacks. Sometime the patients may be asemtomatic and the diagnose is esteblished incidentally. It is thought that if there are having distant metastasis, recurrent attacks and invasion to peripheral tissues, the disease is malign. The hypertension induced from pheochromocytoma can be treated effectively by some drugs. It may leads to mortality, if the patient’s diagnosis is not made timely or given treatment is inaccurate.

9.Bone marrow edema of femoral head in MRI: Is it a transient bone marrow edema sydrome or avascular necrosis?
Fatma Nur Soylu Boy, Feyza Ünlü Özkan, İlknur Aktaş, Duygu Şilte, Hakkı Muammer Karakaş
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.041  Pages 41 - 47
Manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kalça ağrısı olan hastalarda kemik iliği ödemi paternini kesin bir şekilde göstermektedir. MRG aynı zamanda altta yatan lezyonların doğasını göstermekte oldukça değerlidir. Femur başının geçici kemik iliği ödemi sendromu ve avasküler nekrozu (AVN), MRG’de kemik iliği ödemi paterni ile seyreden, klinik olarak ayırıcı tanıları güç olan, tedavi yöntemleri ve prognozları belirgin farklılık gösteren iki hastalık grubudur. Bu derlemenin amacı femur başı kemik iliği ödemi paterninin MRG bulgularının tanımlanması, geçici kemik iliği ödemi sendromu ve avasküler nekroz için tanısal yaklaşımda MRG’nin teknik detayları, avantajları ve sınırlılıklarının tartışılması ve tanıda MRG’nin rolünün gözden geçirilmesidir.
Magnetic resonance imaging (MRI) can precisely demonstrate bone marrow edema of the femoral head in patients with hip pain. MRI is also valuable for the demonstration of the nature of underlying lesions. Transient bone marrow edema and avascular necrosis (AVN) which pose difficulties in differential diagnosis with distictly different treatment modalities, and prognoses demonstrate bone marrow edema patterns on MRI. The purpose of this review article is to describe MRI features of the bone marrow edema pattern in transient bone marrow edema and avascular necrosis of the femoral head, and to discuss the technical aspects, advantages and limitations of MRI in the diagnosis of these diseases and to review the diagnostic role of MRI.

CASE REPORTS
10.Abdominal sacrocolpopexy and Moschcowitz operation support for vaginal cuff prolapse
Kadir Güzin, Fulya Gökdağlı, Erol Arslan
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.048  Pages 48 - 49
Günümüzde kadın yaşam süresi uzamaktadır ve kadınlarımız daha aktif yaşam sürdürmektedir. Artan yaşlanmaya bağlı doku zaafı ve yaşlanmaya sekonder sayısı artan histerektomi sonrası vaginal cuff prolapsusu görülme sıklığı da artmaktadır ve bu nedenle yapılan düzeltici operasyon gereksinimi artmaktadır.
Biz kliniğimize başvuran 60 yaşındaki alt genital organlarının ele gelmesi ve idrar kaçırma yakınması olan hastamızı vaginal cuff prolapsusu tanısıyla takip edip abdominal sakrokolpopeksi tekniğini ve Moschowitz sütürünü uyguladık. Operasyonda rektus fasciasından elde edilen otolog greft aracılığıyla vaginal cuff sakruma asıldı, cul de sac oblitere edildi. Postop ilk iki aydaki takiplerde komplikasyon izlenmedi.
Nowadays, life expectancies of women have increased, and elderly women enjoy more active lives. Aging and inadequate support of the vaginal vault after hysterectomy are two important factors that have led to an increased frequency of vaginal vault prolapsus and the need for reconstructive pelvic surgery to correct this long-term complication of abdominal and vaginal hysterectomies.
Our case was 60 years old, who had urinary incontinence, and a palpable lower genital organs. We have followed up our patient with diagnosis of vaginal cuff prolapsus, and performed abdominal sacral colpopexy with an autologous fascial graft using Moschowitz suturing technique. An autologous fascial graft harvested from the aponeurosis of the anterior abdominal wall was used to fixate vaginal cuff on the sacrum, and obliterate cul-de-sac. No complication was fobserved after the first 2 months of the operation.

11.Mucosal melanoma of the mandibular gingiva
M. Güven Güvenç, Gül Özbilen Acar, Hüseyin Işıldak, Şahin Öğreden, İrfan Devranoğlu, Cüyan Demirkesen
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.050  Pages 50 - 55
Mukozal malign melanom (MMM) baş boyun bölgesinde ender görülen bir tümördür. MMM’ler deri malign melanomlarına (MM) göre çok daha agresiftirler. Diğer taraftan baş boyun bölgesinin kompleks bir anatomiye sahip olması tümörün cerrahi olarak tam eksizyonunu güçleştirir. Bu yüzden erken tanı ve erken tedavi ayrı bir önem kazanır. Oral kavite MMM’leri tüm oral malignitelerin % 0.5’ini oluştururlar. Mandibular gingivanın MMM’si de oldukça enderdir. Deri MM’lerinin değişik formları açık bir şekilde tanımlanmış olmasına karşın, MMM’lerle ilgili geniş seriler bulunmaması nedeniyle bu konudaki bilgi birikimi sınırlıdır.
Bu makalede, mandibular gingivada yerleşen MMM nedeniyle daha önce opere olmuş ve lokorejyonel nüks ile kliniğimize refere edilen 29 yaşındaki bir kadın hasta sunulmuş ve MMM’lerin klinik, histopatolojik özellikleri ile tedavi modaliteleri tartışılarak literatürle birlikte gözden geçirilmiştir.
Mucosal malignant melanoma (MMM) is an uncommon tumour of the head and neck region. MMMs are much more agressive than cutaneous malignant melanomas (MM). Complete surgical excision of the tumour is difficult due to complex anatomy of the head and neck region. Therefore early diagnosis and early treatment deserve a special significance. Oral cavity MMMs account for 0.5 % of the oral malignancies. MMM of the mandibular gingiva is also very rare. Although various types of cutaneous MMs have been clearly described, data on MMMs is quite limited due to the lack of large series.
In this article, we report a 29 year-old female patient who was previously operated for MMM of the mandibular gingiva. She was referred to our institution with locoregional recurrent disease. We discuss clinical and histopathological features of MMMs and therapeutic modalities in line with the literature.

12.A rare cause of radiculopathy: Ligamentum flavum cyst
Olcay Eser, Ergün Karavelioğlu, Çiğdem Tokyol, Gazi Boyacı
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.056  Pages 56 - 59
Ligamentum flavum kistleri nörolojik semptom ve bulguların ender bir nedeni olup, genellikle 45 yaş üstü insanlarda görülmektedir. Altmış yaşında bayan hastada L5-S1 seviyesinde sağ tarafta yerleşen bir ligamentum flavum kist olgusunu rapor ettik. Kist cerrahi yöntemle çıkartıldı ve sonuç kusursuzdu. Ameliyat sonrası hastanın semptomları geriledi. Lomber magnetik rezonans görüntülemede; L5-S1 intervertebral yerleşimli kistik kitle ve L4-5 seviyesinde disk hernisiyle birlikte dar kanal görüntülendi. Sağ L4-5 ve L5-S1 hemilaminektomi yapıldı ve kistik kitle sekestre diskle birlikte çıkartıldı. Çıkartılan materyalin histolojik incelemesi ligamentum flavum kistiyle uyumluydu. Cerrahi sonrası hastanın kladikasyo ve radikülopati yakınmaları tamamen düzeldi.
Ligamentum flavum cysts are rare causes of neurological signs and symptoms and usually seen in persons over 45 years of age. We report the case of a right-sided ligamentum flavum cyst occurring at L5–S1 level in a 60 year-old woman, which was surgically removed with excellent postoperative results, and complete resolution of symptoms. Lumbar magnetic resonance imaging demonstrated an extradural cystic mass at the L5-S1 intervertebral space and disc hernia with canal stenosis at the L4-5 intervertebral space. Right hemilaminectomy and flavectomy at the L4-5 and L5-S1 space were performed, and cystic mass with sequestered disc was excised. Histological examination of the resected material showed findings consistent with the ligamentum flavum cyst. After surgery, claudication and radiculopaty completely disappeared and the patient made a good recovery.

13.Fraser syndrome: A new case
Ali Karaman, Bilge Geçkinli, Hatip Aydın
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.060  Pages 60 - 61
Fraser sendromu kriptoftalmus, kutanöz sindaktili, larinks ve genitouriner bölge malformasyonları, kraniyofasiyal dismorfizm, orofasiyal yarık, mental gerilik ve kas-iskelet sistemi anomalileri ile karakterizedir. Fraser sendromu nadir, otozomal resesif bir durumdur. Bu belgede, Fraser sendromlu iki günlük bir yeni doğanı rapor ettik.
Fraser syndrome is characterized by cryptophthalmos, cutaneous syndactyly, malformations of the larynx and genitourinary tract, craniofacial dysmorphism, orofacial clefting, mental retardation, and musculoskeletal anomalies. Fraser syndrome is a rare, autosomal recessive condition. Herein, we report a case of a two day old infant with Fraser syndrome.

14.A case with pituitary insufficiency associated with Hashimoto thyroiditis
Muhammet Emin Erdem, Seydahmet Akın, Ersin Çetin, Mustafa Tekçe, Mehmet Aliustaoğlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.062  Pages 62 - 65
Hipopituitarizm ön hipofiz bezinde üretilen bir veya birden fazla hormonun ya da tüm hormonların yetersizliği sonucu gelişen klinik sendromlara verilen isimdir. Hipopituitarizm intrinsik veya primer hipofiz hastalığı, intrinsik hipotalamik veya sekonder hipofiz hastalığı ve ekstrinsik ekstrasellar veya parasellar hastalığa bağlı oluşabilir. Hipofizer yetmezlikde TSH düzeyi düşük gözlenir. Fakat hastamızda TSH düzeyi yüksek bulundu. Yapılan ek tetkikler sonucunda beraberinde hashimoto tiroiditi saptadık. Hipofizde hemorajik sekeli olan, yalnız TSH yüksekliği (hashimoto tiroiditi saptanan) nedeniyle parsiyel hipopitüitarizm tanısı alan olguyu ender görülmesi nedeniyle sunuyoruz.
Hypopituitarism is the clinical syndrome which results from failure of the anterior pituitary gland to produce one, more than one or all of its hormones. Hypopituitarism can result from intrinsic or primary pituitary disease, intrinsic hypothalamic or secondary pituitary disease, and extrinsic extrasellar or parasellar disease. Low levels of TSH are observed in pituitary deficiencies, but TSH levels were higher in our patient. We diagnosed concomitant Hashimoto thyroiditis as a result of further evaluation. We present this case which is very rarely cited in the literature.

15.Natal teeth in a newborn
Mustafa Aydın, Nilay Hakan, Ayşegül Zenciroğlu, Nurullah Okumuş
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.066  Pages 66 - 68
Doğumda yenidoğan bebeklerin oral kavitesinde görülen dişler “natal diş”, doğumdan sonraki ilk bir ay içinde görülen dişler ise “neonatal diş” olarak adlandırılmaktadır. Bu dişlerin sıklığı 2000 ile 3500 canlı doğumda birdir. Natal ve neonatal dişler, emme sırasında anneyi rahatsız etmesi ve/veya bebekte aspirasyon ve yutma riski oluşturması durumlarında çıkartılmalıdır. Bu makalede mandibular santral kesici natal dişleri olan bir yenidoğan sunuldu.
Teeth which are present in the oral cavity of newborn infant at the time of the birth are called “natal teeth” and those which erupt in first month of the postnatal life are called “neonatal teeth”. The incidence of these teeth is 1 in 2000 to 1 in 3500 live births. Natal and neonatal teeth may be uncomfortable for a nursing mother and/or present a risk of aspiration and swallowing of the tooth by the infant. Under these circumstances, natal and neonatal teeth need to be extracted. In this article, a case of natal teeth with mandibular central incisors has been presented.

16.Split-hand, and split-foot malformations: A family
Ali Karaman, Tülay Tos, Bilge Geçkinli, Hatip Aydın, Sebahattin Ataoğlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2014.069  Pages 69 - 72
Yarık el ve ayak deformiteleri bulunan olgularda el ve ayak fonksiyonları genellikle iyidir. Ailesinde yarık el ve ayak bulunan durumlarda sıklıkla otozomal resesif geçiş mevcuttur. Ancak, olgularımız otozomal dominant geçişe sahipti. Biz burada doğuştan yarık el ve ayak deformitesi olan bir aileyi sunduk.
Hand and foot functions of the cases with cleft hand and foot deformities are usually good. Autosomal recessive inheritance is frequently seen in a patient with a family history of cleft hand and foot. However, our cases had autosomal dominant inheritance trait. Herein we have presented the family that had congenital cleft hand and foot deformity.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved