Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 37 Issue : 2 Year : 2022



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 37 (2)
Volume: 37  Issue: 2 - 2022
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XII

ORIGINAL ARTICLE
2.Genetic Etiology of Ichthyosis in Turkish Patients: Next-generation Sequencing Identified Seven Novel Mutations
Hanife SAAT, Ibrahim SAHIN, Neslihan DUZKALE, Muzeyyen GONUL, Taha BAHSI
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.39924  Pages 126 - 130
Amaç: İktiyozis, deride pullanma ve yaygın kuruma ile karakterize klinik olarak heterojen bir genodermatoz grubudur. Aynı zamanda genetik olarak heterojen bir hastalıktır ve bugüne kadar hastalıkla ilişkili 67 farklı gen tanımlanmıştır. Bununla birlikte, hastalığa neden olan hala keşfedilmemiş genler de bulunmaktadır.
Yöntemler: Klinik ekzom dizileme veya çoklu gen paneli kullanarak, akraba olmayan 17 aileden 19 Türk hastayı araştırdık.
Bulgular: Aralarında akrabalık bulunmayan 13 hastada 16 olası patojenik veya patojenik değişim tespit edildi. Sadece bir hastada “klinik önemi bilinmeyen” değişim saptadık. ABCA12, ALOX12B ve ALOXE3 genlerinde yedi yeni varyant tanımlandı. En yaygın mutasyona uğramış gen TGM1 olup, bunu ABCA12 ve ALOX12B genleri izlemektedir.
Sonuçlar: İktiyozisin geniş genetik değişkenlik göstermesi nedeniyle, hastalığı hızlı ve kesin olarak teşhis etmek zordur. Yeni nesil dizi analizi (NGS) metodolojilerinin klinik kullanımı, iktiyozisin genetik danışmanlığı ve tanısal yaklaşımında faydalıdır. Bu araştırma, 19 hastadan oluşan bir kohortta mutasyon spektrumunu belirleyerek iktiyozisin altta yatan moleküler nedenlerini açıklamaktadır. Bu çalışma, NGS yöntemi ile tüm iktiyozis alt tiplerini araştıran, Türkiye’deki ilk ve en büyük araştırmadır.
Objective: Ichthyosis is a clinically heterogeneous group of genodermatoses characterized by widespread drying and scaling of the skin. It is also a genetically heterogeneous disorder, and 67 genes associated with the disease have been identified to date. However, there are still undiscovered genes causing the disease.
Methods: We investigated 19 Turkish patients from 17 unrelated families using clinical exome sequencing or multigene panel screening.
Results: Sixteen likely pathogenic or pathogenic variants were detected in 13 unrelated patients. We identified “variant of unknown significance” alteration in only one patient. Seven novel variants were identified in ABCA12, ALOX12B, and ALOXE3. The most commonly mutated gene was TGM1, followed by ABCA12 and ALOX12B.
Conclusions: Because of the wide genetic variability of ichthyosis, it is difficult to diagnose the disease quickly and definitively. The clinical use of next-generation sequencing (NGS) methodologies is beneficial in the diagnostic approach to ichthyosis and genetic counseling. This study highlights the underlying molecular cause of ichthyosis by determining the mutational spectrum in a cohort of 19 patients. This study is the first and largest research from Turkey using NGS that highlights all ichthyosis subtypes.

3.Association of Epicardial Adipose Tissue Thickness with Cardiovascular Risk in Acromegaly
Bulent CAN, Fatma OLCAY COSKUN, Sercin OZKOK, Mumtaz TAKIR
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.42492  Pages 131 - 137
Amaç: Akromegali, mortalitede artış ile seyreden nadir bir hastalıktır. Akromegalide koroner arter hastalığı görülmesi ile ilgili birbiriyle tezat yayınlar mevcuttur. Bu çalışmada, akromegali hastalarında epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ile kardiyovasküler risk arasındaki olası ilişkiyi araştırdık.
Yöntemler: Çalışmaya akromegali tanısı ile takip edilen 38 hasta ve 29 sağlıklı kontrol olgu grubu dahil edildi. Akromegali hastaları, insülin benzeri büyüme faktörü-1 seviyelerine göre kontrollü ve kontrolsüz akromegali olmak üzere iki gruba ayrıldı. Epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ölçümleri bilgisayarlı toraks tomografisinden yararlanılarak yapıldı, laboratuvar verilerine hasta dosyalarından ulaşıldı.
Bulgular: Yirmi dokuz hasta (%76,3) kontrollü akromegali idi. Akromegali hastalarının 11’inde diabetes mellitus (%28,9) ve 18’inde (%47,4) hipertansiyon mevcuttu. Eşlik eden kronik hastalığı olan 27 (%71) hasta vardı. Akromegali grubunda epikardiyal yağ dokusu kalınlığı anlamlı olarak artmıştı (p<0,001). Kontrollü ve kontrolsüz akromegali grupları arasında epikardiyal yağ dokusu kalınlığı açısından anlamlı fark gözlenmedi. Yaş, epikardiyal yağ dokusu kalınlığı ile anlamlı korelasyon gösteren tek parametreydi. Framingham risk skoru hesaplandığında akromegali hastalarının 10 yıllık kardiyovasküler riski %5,63 olarak bulundu.
Sonuçlar: Akromegalide epikardiyal yağ dokusu kalınlığı artmaktadır. Ancak bu artışın kardiyovasküler risk açısından klinik bir önemi olmayabilir.
Objective: Acromegaly is a rare disease associated with increased mortality. Reports on coronary artery disease in acromegaly are controversial. This study aimed to investigate the possible association of epicardial adipose tissue thickness with cardiovascular risk in patients with acromegaly.
Methods: The study included 38 patients followed up with the diagnosis of acromegaly and 29 healthy controls. Patients with acromegaly were divided into controlled and uncontrolled acromegaly groups based on insulin-like growth factor-1 levels. Epicardial adipose tissue thickness measurements were obtained from chest computed tomography, and laboratory data were extracted from patient files.
Results: Twenty-nine patients (76.3%) had controlled acromegaly. Eleven patients with acromegaly had diabetes mellitus (28.9%), 18 (47.4%) had hypertension, and 27 (71%) had a concomitant chronic disease. Epicardial adipose tissue thickness was significantly increased in the acromegaly group (p<0.001). No significant difference was observed between the controlled and uncontrolled acromegaly groups in terms of the epicardial adipose tissue thickness. Age was the only parameter that was significantly correlated with the epicardial adipose tissue thickness. When the Framingham risk score was calculated, the 10-year cardiovascular risk of patients with acromegaly was 5.63%.
Conclusions: The epicardial adipose tissue thickness is increased in acromegaly. However, this increase may not have clinical relevance in terms of cardiovascular risk.

4.Gastrointestinal Tract Duplications in Children: A Tertiary Referral Center Experience
Meltem CAGLAR OSKAYLI, Furkan ERSOY, Neslihan GULCIN, Ahmet PIRIM, Seyhmus Kerem OZEL, Seyma OZKANLI, Cigdem ULUKAYA DURAKBASA
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.46383  Pages 137 - 144
Amaç: Sindirim sistemi duplikasyonları nadir görülen anomalilerdir. Çocuk sindirim sistemi duplikasyonlarına yönelik tek merkez deneyiminin sunulması amaçlanmıştır.
Yöntemler: 2014-2019 yıllarına ait hasta kayıtları demografik veri, klinik başvuru, tanı yöntemleri, cerrahi bulgular ve patoloji raporları açısından değerlendirildi.
Bulgular: Onu erkek ve dokuzu kadın olan 19 hasta vardı. Ortanca yaş 30 (21 gün-15,5 yıl) aydı. Tanı üç hastada doğum öncesinde ve diğer üçünde tesadüfi olarak konmuştu. En sık görülen başvuru yakınmaları karın ağrısı, kusma, kabızlık ve perianal aksesuar açıklıktı. Ameliyat öncesi tanısal yöntem olarak ultrasonografi (n=13), kesitsel inceleme (n=8) ve nükleer sintigrafi (n=1) kullanılmıştı. Hastaların 14’ünde (%74) ameliyat öncesinde tanı konabilmişti. Duplikasyonların yedisi (%37) önbarsaktan, yedisi (%37) ortabarsaktan ve beşi (%26) arkabarsaktan köken alıyordu. On dördü (%74) kistik ve beşi (%26) tübüler tipteydi. Hastaların 18’inde komşu organ rezeksiyonu yapılarak (n=8) veya yapılmadan (n=10) duplikasyon kistinin tamamı çıkartılabildi. Bir hastada kısmi kist eksizyonuna ek olarak, döşeyici mukozanın tam olarak sıyrılması işlemi yapıldı. Heterotopik mukoza varlığı altı (%32) örnekte gösterildi. İki para-özofageal duplikasyon kistinde heterotopik mukozada tiroid transkripsiyon faktörü-1 pozitifliği ile birlikte solunum yolu kökeni tespit edildi. Heterotopik mide mukozası olan beş hastanın birisi perforasyon ile ve bir diğeri kanama ile başvurmuştu.
Sonuçlar: Duplikasyonlar sindirim sisteminin her seviyesinde görülebilir. Tutulan segmente ek olarak, boyut ve heterotopik mukoza varlığı gibi değişkenlik gösteren nedenlerle klinik başvuru yakınmaları da çok farklı olabilir. Cerrahi girişimde kistin tam olarak çıkartılması veya en azından iç yüzeyi döşeyen mukozanın tamamen çıkartılması hedeflenir.
Objective: Gastrointestinal duplications are rare congenital anomalies. Herein, we present a single institutional experience in pediatric gastrointestinal tract duplications.
Methods: Patient records from 2014 to 2019 were retrospectively evaluated for demographic data, clinical presentation, diagnostic methods, surgical findings, and pathological reports.
Results: This study included 19 patients, of whom 10 were males and nine were females, with a median age of 30 (21 days-15.5 years) months. Three patients were antenatally and three were incidentally diagnosed. Abdominal pain, vomiting, constipation, and perianal accessory orifice were the most common presenting symptoms. Preoperative diagnostic workup included ultrasonography (n=13), cross-sectional imaging (n=8), and nuclear scintigraphy (n=1). A preoperative diagnosis was possible in 14 (74%) patients. The duplications originated from the foregut in seven (37%) patients, midgut in seven (37%), and hindgut in five (26%). Cystic duplications were observed in 14 (74%) patients and tubular in five (26%). The total surgical excision with (n=8) or without (n=10) associated organ resection was possible in 18 patients. Partial cyst excision with a complete mucosal removal was done in 1 patient. Heterotopic mucosa was present in six (32%) specimens. The respiratory origin with thyroid transcription factor-1 positivity was contained in two para-esophageal duplications. Among five patients with heterotopic gastric mucosa, 1 had presented with perforation and the others with hemorrhage.
Conclusions: Duplications may involve any gastrointestinal segment. The clinical presentation is highly variable because of the wide variation in the involved segment and sizes and the possibility of bearing heterotopic mucosa. The surgery aims to totally excise the cyst or at least totally remove the inner mucosal lining.

5.Effect of General Anesthesia on Auditory Brainstem Response Testing
Ogulcan GUNDOGDU, Handan YAMAN, Pelin KARAASLAN, Mustafa Bulent SERBETCIOGLU
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.25741  Pages 145 - 149
Amaç: İşitsel beyinsapı cevap (ABR) testi genellikle doğal uyku sırasında uygulansa da anestezi altında da yapılabilir. Bu retrospektif çalışmanın amacı, genel anestezi grubu ile doğal uykuda ABR testi uygulanan kontrol grubunu ABR test bulguları açısından karşılaştırmaktır.
Yöntemler: Anestezi grubu 42 (yaş ortalaması 44,5±20,3 ay) ve kontrol grubu 58 (yaş ortalaması 36,1±16,1 ay) çocuktan oluşmaktaydı. İki grubun klik ABR test sonuçları amplitüd, latans, dalgalar arası latans ve işitme eşikleri açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Genel anestezi grubunda, III ve V. dalganın amplitüdü kontrol grubuna göre anlamlı olarak azaldı. Genel anestezi grubunda, I. ve V. dalgaların latansları, I-V ve III-V dalgalar arası latanslarında kontrol grubuna göre uzama gözlendi. Ayrıca genel anestezi grubunda elde edilen klik eşiği kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek elde edildi.
Sonuçlar: Klinisyenler ve odyologlar, ailelere genel anestezinin ABR üzerindeki etkilerini bilmesini tavsiye etmeli ve anestezi ABR ile elde edilen sonuçları yorumlarken dikkatli olmalıdır.
Objective: The auditory brainstem response (ABR) test is usually applied during natural sleep, but it can also be conducted under anesthesia. This retrospective study aimed to compare the ABR findings of a general anesthesia group and a control group that underwent ABR test during natural sleep.
Methods: The anesthesia group consisted of 42 (mean age 44.5±20.3 months) children, and the control group included 58 children (36.1±16.1 months). The results of the click ABR test of the two groups were compared in terms of amplitude, latency, interpeak latencies, and hearing thresholds.
Results: The amplitudes of waves III and V were significantly decreased in the general anesthesia group compared with that in the control group. The ABR latencies of waves I and V and the interpeak latencies for I-V and III-V were prolonged in the anesthesia group compared with that in the control group. Moreover, the click threshold obtained in the anesthesia group was significantly higher than those of the control group.
Conclusions: Clinicians and audiologists should advise families to know the effects of general anesthesia on ABR and be cautious in interpreting the results obtained in ABR test performed under anesthesia.

6.Multigene Panel Testing in Turkish Hereditary Cancer Syndrome Patients
Esra ARSLAN ATES, Ayberk TURKYILMAZ, Ceren ALAVANDA, Ozlem YILDIRIM, Ahmet Ilter GUNEY
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.22556  Pages 150 - 158
Amaç: Herediter kanser sendromları (HCS) hücre büyümesi ve proliferasyonunda görevli genlerde saptanan germline mutasyonlardan kaynaklanan heterojen bir grup hastalıktır. Bu çalışmada kalıtımsal kanser sendrom ön tanısıyla değerlendirilen olgularda çoklu gen paneli ile germ hattı varyasyonlarının değerlendirilmesi planlanmıştır.
Yöntemler: Kalıtımsal kanser sendromu düşünülen 218 olgudan periferik kandan DNA izolasyonu sonrası HCS ile ilişkili 25 gen multigen panel kullanılarak dizilendi ve varyasyonlar American College of Medical Genetics and Genomics (ACMG) kriterlerine göre değerlendirildi.
Bulgular: Meme, kolorektal, over, gastrik ve endometriyum kanseri başta olmak üzere toplam 218 herediter kanser sendromlu olgu değerlendirildi. Tüm çalışma grubu incelendiğinde en sık ATM gen varyasyonları (8/218, %3,6) tespit edildi ve bunu sıklık sırasına göre CHEK2 (%3,2), MUTYH (%3,2), BRIP1 (%1,8), BARD1 (%0,9), TP53 (%0,9), PALB2 (%0,4), MLH1 (%0,4), MSH2 (%0,4), PMS2 (%0,4), RAD50 (%0,4), RAD51C (%0,4) varyasyonları takip etmekteydi.
Sonuçlar: Bu çalışmada farklı kanser türlerinde kalıtımsal kansere yol açan genler analiz edilmiş ve fenotiple ilişkisi değerlendirilmiştir. Ayrıca bu çalışmada ilk kez saptanan üç yeni varyasyon ile literatüre katkı sağlanmaktadır. Patojenik varyasyon tespit edilen genlerin geniş dağılımı ve aynı hastada birden fazla genetik varyasyonun varlığı düşünüldüğünde, uygun genetik danışma ve aileye özgü tarama planlaması yapmak için çoklu gen taraması kalıtımsal kanser hastalarının değerlendirilmesinde hızlı ve etkin bir yöntem olarak görünmektedir.
Objective: Hereditary cancer syndromes (HCSs) are a heterogenous
group of disorders caused by germline pathogenic variations in various
genes that function in cell growth and proliferation. This study aimed to describe the germline variations in patients with hereditary cancer using multigene panels.
Methods: The molecular and clinical findings of 218 patients with HCS were evaluated. In addition, 25 HCS-related genes were sequenced using a multigene panel, and variations were classified according to the American College of Medical Genetics and Genomics (ACMG) criteria. In total, 218 HCS patients predominantly with breast, colorectal, ovarian, gastric, and endometrium cancers were included.
Results: Pathogenic variations in 12 distinct genes were detected in 36 of 218 (16.5%) cases. In this study, the most affected gene was the ATM gene, in which pathogenic variations were detected in 8 of 218 cases, followed by CHEK2 (3.2%), MUTYH (3.2%), BRIP1 (1.8%), BARD1 (0.9%), TP53 (0.9%), PALB2 (0.4%), MLH1 (0.4%), MSH2 (0.4%), PMS2 (0.4%), RAD50 (0.4%), and RAD51C (0.4%).
Conclusions: This study contributes to genotype-phenotype correlation in HCSs and expands the variation spectrum by introducing three novel pathogenic variations. The wide spectrum of the gene pathogenic variations detected and the presence of multiple gene defects in the same patient make the multigene panel testing a valuable tool in detecting the hereditary forms of cancer and providing effective genetic counseling and family specific screening strategies.

7.Long-term Results in Children with Henoch-Schönlein Nephritis
Caner ASLAN, Nilufer GOKNAR, Emre KELESOGLU, Diana UCKARDES, Cengiz CANDAN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.92331  Pages 159 - 164
Amaç: Henoch-Schönlein purpurası (HSP) küçük damarları tutan bir vaskülit olup palpabl purpura, artrit, karın ağrısının belirgin olduğu gastrointestinal tutulum ve renal hastalık en sık görülen klinik bulgularıdır. Bu çalışmada HSP nefriti olan çocuklarda klinik, laboratuvar ve histopatolojik bulguların uzun dönem renal prognoz ile ilişkisini irdeledik.
Yöntemler: Bu retrospektif çalışmaya Ocak 2010 ile Aralık 2019 tarihleri arasında HSP nefriti tanısı alan çocuk hastalar dahil edildi. Başlangıçtaki klinik bulgular, laboratuvar sonuçları, yapıldıysa böbrek biyopsi sonuçlar kaydedildi ve tüm hastalar Meadow sınıflamasına göre hafif ve ağır olarak gruplandırıldı. Ayrıca son kontroldeki klinik ve laboratuvar durumları değerlendirildi ve sınıflandırıldı.
Bulgular: Yaş ortalaması 8,8±3,2 yıl olan 90 çocuk (59 erkek) dahil edildi. Başlangıç bulgularına göre 18 çocuk Meadow ağır gruptaydı. Hafif gruptaki on beş çocuğa (15/72) ve ağır gruptaki tüm çocuklara böbrek biyopsisi yapıldı. Ağır grupta yer alanların böbrek biyopsilerinin histopatolojik evrelemesi hafif gruba göre daha yüksekti (p=0,022). İmmünosüpresif tedavi hafif gruptakilerin %44,4’üne, ağır gruptakilerin ise %100’üne uygulanmıştı (p<0,01). Persistan proteinüri uzun dönem izlemde ikisi hafif ikisi ağır grupta olan toplam dört çocukta vardı.
Sonuçlar: Başvurudaki klinik bulguların şiddetinin daha yoğun immünosüpresif tedavi ile ilişkili olduğu ve ağır klinik bulguları olanların renal histopatolojik değerlendirmede daha ileri evrede olduğu gösterilmiştir. HSP nefriti geçiren çocuklar başlangıç klinik bulguları hafif olsa dahi proteinüri açısından uzun dönem izlenmelidir.
Objective: Henoch-Schönlein purpura (HSP) is a small vessel vasculitis and palpable purpura, with arthritis, gastrointestinal as abdominal pain, and renal involvement as typical clinical findings. The most important prognostic factor for HSP vasculitis is renal involvement. This study aimed to investigate the relationship between clinical, laboratory, and histopathologic findings of children with HSP nephritis with long-term renal prognosis.
Methods: This retrospective study included children with HSP nephritis between January 2010 and December 2019. Initial clinical presentation, laboratory findings, and kidney biopsy results were obtained, and treatment modalities were recorded and classified using the Meadow classification and grouped into mild and severe cases. Additionally, data at the last follow-up were analyzed and classified.
Results: A total of 90 children (59 male) with a mean age of 8.8±3.2 years were included. According to initial clinical findings, 18 children were in the Meadow’s severe group. Fifteen (15/72) children in the mild group and all children in the severe group had undergone kidney biopsy. The severe group had higher histopathologic stages compared to the mild group (p=0.022). Immunosuppressive treatments were used in 44.4% of mild cases and 100% of severe cases (p<0.01). On follow-up, only four children (two in the mild group) had persistent proteinuria.
Conclusions: Severe clinical findings in the initial presentation were related to more intensive immunosuppressive treatment. Additionally, renal histopathological stages were higher in the severe group. Long-term follow-up for proteinuria is mandatory for all children with HSP nephritis, even with mild initial clinical findings.

8.Validity and Reliability of the Anxiety Assessment Scale: A New Three-dimensional Perspective
Cem MALAKCIOGLU
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.75318  Pages 165 - 172
Amaç: Kaygı, hayatta kalma değeri nedeniyle yaşamın ayrılmaz bir parçasıdır. Aşırı kaygı ile başa çıkmada etkili müdahaleler geliştirmek için kaygının güncel literatüre uygun ve çok boyutlu değerlendirilmesi gereklidir. Bu çalışma Kaygı Değerlendirme Ölçeği’nin (KDÖ) psikometrik özelliklerini incelemek amacıyla yürütülmüştür.
Yöntemler: Veriler 2021 yılının Ocak ve Nisan ayları arasında İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nde tıp okuyan 756 (%42,9 erkek ve %57,1 kadın) öğrenciden toplanmıştır. Yedi alan uzmanı, son uygulama formunda yer alacak maddelerin kapsam geçerliğini tespit için maddeleri değerlendirmiştir. Yapı geçerliğinde hem açıklayıcı hem de doğrulayıcı faktör analizlerinden (AFA ve DFA) yararlanılmıştır. Benzer ölçekler geçerliği için Beck Anksiyete Envanteri de katılımcılara uygulanmıştır. Test-tekrar test güvenirlikleri dört hafta içerisinde hesaplanmıştır. İstatistiksel analizler için IBM SPSS 25 ve AMOS 24 yazılımları kullanılmıştır.
Bulgular: Veriler faktör analizine uygundur (Kaiser-Meyer-Olkin=0,800; ki-kare=3018,854, df=45). AFA’da 10 maddeden oluşan üç faktörlü yapı varyansın %70,1’ini açıklanmıştır. DFA’ya göre faktör yükleri 0,61-0,87 arasında değişmektedir ve uyum indekslerinden verinin ölçme modeliyle uyumu anlaşılmaktadır (CFI=0,92, TLI=0,93, RMSEA=0,059, SRMR=0,046, ki-kare/sd=1,556). Benzer ölçekler geçerliği Pearson korelasyonu ile doğrulanmıştır (r=0,167, p<0,01). Test-tekrar test güvenilirliklerinin hepsi (r) 0,5’in üzerinde çıkmıştır (p<0,001). Cronbach α iç tutarlılık katsayıları 0,845 (KDÖ), 0,770 (Fizyolojik Gerginlik=FG), 0,822 (Endişelenme=E) ve 0,838 (Güvensiz Hissetme=GH) olarak hesaplanmıştır.
Sonuçlar: KDÖ, kişilerin kaygı düzeylerini üç boyutta güvenilir ve geçerli olarak değerlendirebilen bir ölçüm aracıdır; araştırma, psikolojik değerlendirme ve uygun olan diğer uygulama amaçlarıyla kullanılabilir.
Objective: Anxiety is inseparable from life due to its survival value. Up-to-date and multidimensional assessment of anxiety is necessary to develop effective interventions to cope with high anxiety levels. This study was conducted to examine the psychometrics of the Anxiety Assessment Scale (AAS).
Methods: Data were collected between January and April 2021 from 756 students (42.9% males and 57.1% females) studying medicine at Istanbul Medeniyet University. Seven experts evaluated the items to detect content validity in the final application form. Both exploratory and confirmatory factor analyses (EFA and CFA) were used for construct validity. The Beck Anxiety Inventory was also applied for concurrent validity. Test-retest reliabilities were calculated within four weeks. IBM SPSS 25 and AMOS 24 were used for statistical analyses.
Results: Data were suitable for factor analyses (Kaiser-Meyer-Olkin=0.800, chi-square=3018.854, df=45). The EFA showed the three-factor structure with 10 items, and 70.1% of the variance was explained. Factor loads of the items varied between 0.61 and 0.87; data-model fit was suitable (CFI=0.92, TLI=0.93, RMSEA=0.059, SRMR=0.046, chi-square/df=1.556) according to CFA. Concurrent scale validity was also confirmed by the Pearson correlation (r=0.167, p<0.01). The test-retest reliabilities (r) were all >0.5 (p<0.001). The Cronbach a coefficients were 0.845 (AAS), 0.770 (Physiological Tension=PT), 0.822 (Worrying=W), and 0.838 (Feeling Unsafe=FU).
Conclusions: AAS is a reliable and valid measurement instrument to assess anxiety levels in three dimensions. AAS can be applied for research, psychological assessment, and other appropriate application purposes.

9.How to Utilize CAT and mMRC Scores to Assess Symptom Status of Patients with COPD in Clinical Practice?
Esra ERTAN YAZAR, Elif Yelda NIKSARLIOGLU, Burcu YIGITBAS, Mesut BAYRAKTAROGLU
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.06787  Pages 173 - 179
Amaç: Bu çalışmada kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) hastalarının semptom durumlarını değerlendirme bakımından, modifiye Tıbbi Araştırma Konseyi (mMRC) ve KOAH değerlendirme testi (CAT) skorlarının uyumluluğunu araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Tek merkezli kesitsel bir çalışma olarak planlandı. İstatistiksel olarak birden dörde kadar olan mMRC skorları için dört ayrı CAT skorlaması alıcı işlem karakteristikleri (ROC) eğrisi üretildi.
Bulgular: Çalışmaya ortalama yaşı 64,2±8,2 yıl olan ve %88,6’sı erkek 228 stabil KOAH hastası dahil edildi. CAT ve mMRc skorları arasında güçlü pozitif bir ilişki saptandı (r=0,60, p<0,001). Ancak 32 hastada mMRC<2 iken CAT≥10 ve 21 hastada CAT<10 iken mMRC≥2 olduğu gözlemlendi. Böylece 53 hastada CAT ve mMRC skorları semptom durumlarını değerlendirmek bakımından benzer değildi. ROC analizine göre 1’den 4’e kadar olan mMRC skorları sırasıyla en çok CAT 10, 10, 15 ve 20 ile uyumlu bulundu.
Sonuçlar: Artmakta olan veriler CAT skorundaki 10 değeri ile mMRC skorundaki bir değerinin daha uyumlu olabileceğine işaret etmektedir. Ayrıca semptom skoru yüksek olan hastaları belirlemek için mMRC veya CAT skorlarından birinin yüksek olması yeterli iken hastayı düşük semptom skoru olan gruba atamak için mMRC ve CAT’nin birlikte değerlendirilmesi gerektiği düşüncesindeyiz. Böylece semptomlarının yetersiz değerlendirilmesi nedeniyle yüksek semptom skoruna sahip hastaların, düşük semptom skorlu olarak yanlış gruplandırılması önlenebilir.
Objective: In this study, we aimed to investigate the compatibility of modified Medical Research Council (mMRC) and COPD assessment test (CAT) scores of chronic obstructive pulmonary disease (COPD) patients in terms of evaluation of their symptom status.
Methods: The study was planned as a single-center, cross-sectional study. Statistically four separate receiver operating characteristic (ROC) curves of CAT scoring were generated for mMRC scores of 1 to 4.
Results: Two hundred twenty eight patients with stable COPD, mean age 64.2±8.2 and 88.6% male were included. A strong positive correlation was detected between CAT and mMRC (r=0.60, p<0.001). However, it was observed that 32 patients had mMRC<2 but CAT≥10, while 21 patients had CAT<10 but mMRC≥2. Thus, in 53 patients CAT and mMRC scores were not identical in terms of assessed symptom status. According to the ROC analysis, the mMRC scores of 1 to 4 were most compatible with the CAT scores of 10, 10, 15, and 20, respectively.
Conclusions: Expanding current data represents that CAT score of 10 could be more compatible with mMRC score of 1. Moreover we think although a high mMRC or CAT score may be sufficient to assign patients to high symptom groups, it is needed to evaluate mMRC and CAT together to assign a patient to a low symptom group. In this way misclassification of the patients with high symptoms due to insufficient symptom evaluation as if they have low symptoms can be prevented.

10.Diagnostic Value of Microarray Method in Autism Spectrum Disorder, Intellectual Disability, and Multiple Congenital Anomalies and Some Candidate Genes for Autism: Experience of Two Centers
Akif AYAZ, Alper GEZDIRICI, Elif YILMAZ GULEC, Özge OZALP, Abdullah Huseyin KOSEOGLU, Zeynep DOGRU, Sinem YALCINTEPE
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.70962  Pages 180 - 193
Amaç: Otizm spektrum bozukluğu, zihinsel yetersizlik ve etiyolojisi bilinmeyen çoklu konjenital anomalilerde mikroarray testinin tanısal değerini göstermek ve otizm için bazı potansiyel aday genleri bildirmektir.
Yöntemler: Türkiye’deki iki Genetik Tanı Merkezi Kanuni Sultan Süleyman ve Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin Ocak 2016 ile Aralık 2017 tarihleri arasında mikroarray analiz kayıtları derlendi. Tespit edilen kopya sayısı değişimleri (CNV), Amerikan Tıbbi Genetik ve Genomik Koleji kriterlerine göre iyi huylu, olası iyi huylu, klinik önemi belirsiz, olası patojenik ve patojenik olarak sınıflandırıldı. Bazı hastaların klinik bulguları ile literatür verileri karşılaştırıldı.
Bulgular: Dört yüz kırk beş hastanın 109’unda (%24,5) raporlama kriteri özelliğine sahip toplam 163 CNV tespit edildi. Bunların 69’u (%42) ve 8’i (%5) sırasıyla patojenik ve olası patojenik olarak değerlendirildi. On beş (%9) CNV de klinik önemi belirsiz varyant olarak değerlendirildi. Dört yüz kırk beş hastanın 61’inde (%13,6) patojenik veya olası patojenik CNV tespit edildi.
Sonuçlar: Otizm spektrum bozukluğu, zihinsel yetersizlik ve çoklu doğumsal anomalilerde mikroarray yönteminin etiyolojisini aydınlatma olasılığının literatüre benzer bir yüzdeyle %13,6 olduğunu gösterdik. MYT1L, PXDN, TPO ve AUTS2 genlerinin bir kez daha otizm spektrum bozuklukları için güçlü bir aday gen olduğunu öneriyoruz. Olguların klinik bulgularını detaylandırarak genomda otizm ile ilişkili olabilecek bazı CNV bölgelerini bildirdik.
Objective: This study aimed to demonstrate the diagnostic value of microarray testing in autism spectrum disorder, intellectual disability, and multiple congenital anomalies of unknown etiology, as well as to report some potential candidate genes for autism.
Methods: Microarray analysis records between January 2016 and December 2017 from two Genetic Diagnostic Centers in Turkey, Kanuni Sultan Suleyman and Adana Numune Training and Research Hospital, were compiled. Detected copy number variations (CNVs) were classified as benign, likely benign, variants of uncertain significance (VUS), likely pathogenic, and pathogenic according to American College of Medical Genetics and Genomics guidelines. The clinical findings of the some patients and the literature data were compared. Results: In 109 (24.5%) of 445 patients, a total of 163 CNVs with reporting criterion feature were detected. Sixty-nine (42%) and 8 (5%) of these were evaluated as pathogenic and likely pathogenic, respectively. Fifteen (9%) CNVs were also evaluated as VUS. Pathogenic or likely pathogenic CNVs were detected in 61 (13.6%) of 445 patients.
Conclusions: We found that the probability of elucidating the etiology of microarray method in autism spectrum disorder, intellectual disability, and multiple congenital anomalies is 13.6% with a percentage similar to the literature. We suggest that the MYT1L, PXDN, TPO, and AUTS2 genes are all strong candidate genes for autism spectrum disorders. We detailed the clinical findings of the cases and reported that some CNV regions in the genome may be associated with autism.

REVIEW
11.Heterogeneity of Genetic Landscapes in Salivary Gland Tumors and Their Critical Roles in Current Management
Anam YOUSAF, Sarina SULONG, Baharudin ABDULLAH, Norhafiza Mat LAZIM
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.63139  Pages 194 - 202
Tükürük bezi neoplazmaları (SGN’ler) baş ve boyun bölgesindeki nadir ve heterojen tümörlerdir. Tükürük bezi tümörlerinin moleküler yapısını ortaya çıkarmada son zamanlarda ilerleme kaydedilmiş olsa da, bu sınırlıdır ve buzdağının görünen kısmı gibi görünmektedir. Bazı genetik anormallikler, mukoepidermoid karsinomdaki CRTC1/3- MAML2, adenoid kistik karsinomdaki g MYB-NFIB gen füzyonları ve pleomorfik adenom ve karsinom eks pleomorfik adenomdaki PLAG1- HMGA2 gen değişiklikleri gibi kromozomal translokasyonları içerir. Bu kromozomal translokasyonlar, çeşitli SGN’lerin moleküler etiyolojisi hakkında yeni bilgiler sağlamaktadırlar ve sınıflandırılmalarına ve tedaviye yaklaşımlara yardımcı olmaktadırlar. Gelecekte, bu genetik varyasyonlar, tükürük bezi tümörlerinin teşhisinde ve hastaların prognozunun yanı sıra yönetimin optimize edilmesinde kritik araçlar olabilirler. Bu derleme, mevcut hasta yönetimini optimize etmek için kullanılabilecek moleküler özellikleri ayırt etmeye vurgu yaparak, tükürük bezi kanserlerinin moleküler patolojisindeki en son gelişmeleri sunmaktadır.
Salivary gland neoplasms (SGNs) are rare and heterogeneous tumors in the head and neck region. Although progress has been recently made in revealing the molecular landscape of salivary glands tumors, it is limited and appears to be the tip of the iceberg. Some genetic aberrations include chromosomal translocations, such as CRTC1/3-MAML2 in mucoepidermoid carcinoma, g MYB-NFIB gene fusions in adenoid cystic carcinoma, and PLAG1-HMGA2 gene changes in pleomorphic adenoma and carcinoma ex pleomorphic adenoma. These chromosomal translocations provide fresh insights into the molecular etiology of diverse SGNs and aid in their classification and in approaching treatment. In future, these genetic variations may serve as critical tools for diagnosing salivary gland tumors and optimizing the management as well as prognosis of patients. This review presents the most recent advances in the molecular pathology of salivary gland cancers, with an emphasis on distinguishing molecular features that can be used for optimizing current patient management.

12.Optimal Dose and Concentration of Hypertonic Saline in Traumatic Brain Injury: A Systematic Review
Martin USANTO, Ika RIANTRI
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.75725  Pages 203 - 211
Management of increased intracranial pressure in traumatic brain injury remains challenging in neurosurgical emergencies. The mainstay of medical management for increased intracranial pressure is hyperosmolar therapy with mannitol or hypertonic saline. Mannitol has been the “gold standard” osmotic agent for almost a century. Given its wide usage, there has been a dilemma of concern because of its adverse effects. Over the past few decades, hypertonic saline has become an increasingly better alternative. To date, there is no consensus on the optimal therapeutic dose and concentration of hypertonic saline for treating increased intracranial pressure. This systematic review aimed to compare the efficacy of hypertonic saline and mannitol in the management of traumatic brain injury and investigate the optimal dose and concentration of hypertonic saline for the treatment. Extensive research was conducted on PubMed, DOAJ, and Cochrane databases. Studies published within the last 20 years were included. Research articles in the form of meta-analyses, clinical trials, and randomized controlled trials were preferred. Those with ambiguous remarks, irrelevant correlations to the main issue, or a focus on other disorders were excluded. Nineteen studies were included in the systematic review. Eleven studies have stated that hypertonic saline and mannitol were equally efficacious, whereas eight studies have reported that hypertonic saline was superior. Moreover, 3% hypertonic saline was the main concentration most discussed in research. Improvements in increased intracranial pressure, cerebral perfusion pressure, survival rate, brain relaxation, and systemic hemodynamics were observed. Hypertonic saline is worthy of consideration as an excellent alternative to mannitol. This study suggests 3% hypertonic saline as the optimal concentration, with the therapeutic dose from 1.4 to 2.5 mL/kg, given as a bolus.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved