Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 38 Issue : 1 Year : 2022



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index





















Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 38 (1)
Volume: 38  Issue: 1 - 2023
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XII

ORIGINAL ARTICLE
2.Does Apoptotic Index Predict the Response to Neoadjuvant Chemotherapy in Patients with Breast Carcinoma?
Gokce ASKAN, Oguzhan OKCU, Cigdem OZTURK, Seda DUMAN OZTURK, Bayram SEN, Recep BEDIR
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.59196  Pages 1 - 7
Amaç: Neoadjuvan kemoterapi (NAKT) lokal ileri meme karsinomu olan hastaların tedavisinde önemli rol oynamaktadır. Çoğu hasta NAKT’den fayda sağlasa da tedaviden sonra hala yüksek oranda tümör kalan bazı hastalar mevcuttur. NAKT mekanizması apopitozu indüklediğinden, tedavi sırasında veya sonrasında tru-cut biyopside (TKB) apopitozda bir artış görülmesi beklenir. TKB’den apoptotik indeksin (Aİ) değerlendirilmesinin tedavi öncesi (TÖ) yanıtı tahmin edip edemeyeceğini ve Aİ ile klinikopatolojik parametreler arasında herhangi bir korelasyon olup olmadığını araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Çalışmamıza 70 meme kanseri dahil edildi. Aİ, TÖ ve sonrası apopitoz sayılarak değerlendirildi. Alıcı işletim karakteristik analizi, genel sağkalım (GS) verileriyle yapıldı ve düşük ve yüksek Aİ eşik değerleri elde edildi. Aİ ile yanıt ve klinikopatolojik parametreler arasındaki ilişki değerlendirildi.
Bulgular: T֒de düşük Aİ ile kısmi yanıt (p=0,025), daha uzun GS (p=0,01) ve hastalıksız sağkalım (p=0,01), progesteron reseptör pozitif tümörler (p=0,03) arasında anlamlı ilişki görüldü. Her2-negatif tümörler, düşük Aİ’ye sahip olmaya daha yatkındı. Tedavi sonrası rezeksiyonlarda Aİ (p=0,001) ve Ki67 proliferasyon indeksinde (p<0,001) anlamlı düşüş gözlendi.
Sonuçlar: Bu verilerle, Aİ’nin tek başına yanıtın belirlenmesinde önemli bir rol oynayabilecek basit ve uygun maliyetli bir teknik olduğunu ve T֒deki düşük Aİ’nin meme karsinomlarında öngörücü bir belirteç olarak bir değeri olabileceğini düşündürmüştür.
Objective: Neoadjuvant chemotherapy (NACT) plays a major role in the treatment of patients with locally advanced breast carcinoma. Although most patients have benefited from NACT, the rate of residual tumors is still high after treatment (AT). An increase in apoptosis is expected in tru-cut biopsy (TCB) during treatment or AT as the mechanism of NACT is inducing apoptosis. This study aimed to investigate whether evaluating the apoptotic index (AI) from TCB can predict the response before treatment (TC-BT) and whether there is a correlation between AI and clinicopathologic parameters.
Methods: Seventy cases of breast carcinomas were included. The AI was evaluated BT and AT by quantifying the apoptosis. The receiver operating characteristic analysis was performed with overall survival (OS) data, and low and high AI cut-offs were obtained. The relationship between AI and response and clinicopathological parameters was evaluated.
Results: A significant relationship was found between low AI in TC-BT and at least partial response (p=0.025), longer OS (p=0.01) and disease-free survival (p=0.01), and progesterone receptor-positive tumors (p=0.03). Her2-negative tumors were more prone to low AI. A significant decline in AI (p=0.001) and Ki67 proliferation index (p<0.001) was observed in resections AT.
Conclusions: These data suggested that the AI is a simple and cost-effective tool that may play an important role in determining response, and a low AI in TC-BT may have some value as a predictive marker in breast carcinomas.

3.Wound Healing Activity of Arum Maculatum
Ayse ARZU SAKUL, Mehmet Evren OKUR, Sule AYLA, Benay DAYLAN, Ayse Esra KARADAG, Sebnem BATUR, Ekrem Musa OZDEMIR, Ebrar ALTINALAN, Mehmet Yalcin GUNAL
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.73368  Pages 8 - 15
Amaç: Bu araştırmada antioksidan özelliklerini değerlendirmek için Arum maculatum bitkisi seçilmiştir. Bildiğimiz kadarıyla A. maculatum meyvelerinin metanol özünün yara iyileştirici aktivitesi ilk kez bu çalışmada rapor edilmiştir. Bu çalışma, A. maculatum’un olası farmakolojik aktivitelerini belirlemek, değerlendirmek ve bir yara tedavi edici bitki olarak etki gösterme potansiyelini değerlendirmek içindi.
Yöntemler: A. maculatum’un antioksidan ve antimikrobiyal aktiviteleri, farelerde eksizyonel in vivo ve in vitro yara iyileşme modelleri kulanılarak araştırılmıştır. Toplamda 32 Balb-c fare kullanılmış olup salin kontrol grubu, kontrol grubu, A. maculatum uygulanan grup ve Centella asiatica özütü uygulanan grup olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Tedavi uygulamaları günde bir kez topikal olarak gerçekleştirilmiştir. Skar alanı hacminde gerçekleşen değişim, yara iyileşme yüzdesi ve epitelizasyon süresi analiz edilmiştir.
Bulgular: A. maculatum uygulaması in vivo ve in vitro yara modelinde iyileşme sürecini desteklemiştir. A. maculatum, granülasyon dokusunu artırarak iyileşme sürecine katkıda bulunmuş, epidermal rejenerasyonu ve anjiyogenezi artırmıştır.
Sonuçlar: Yara iyileşmesi, hücreler arası iletişimi gerektiren karmaşık ve iyi organize edilmiş bir süreçtir. Mevcut çalışmalar doğrultusunda antioksidan ve antimikrobiyal aktivitesi belirlenmiş olan A. maculatum özü, yara iyileşme sürecinin desteklenmesinde önemli bir fayda sağlayabilir.
Objective: In this study, the antioxidant properties of Arum maculatum plant were evaluated. This study reported for the first time the wound healing activity of the methanol extract of A. maculatum fruits. This study aimed to assess and determine the possible pharmacological activities of A. maculatum and evaluate its potential to act as a wound care plant.
Methods: The antioxidant and antimicrobial activities of A. maculatum were investigated using excisional in vivo and in vitro wound healing mouse models. A total of 32 Balb-c mice were used, which were equally, divided into four groups: saline control group, control group, A. maculatum group, and Centella asiatica extract group. Treatment applications were performed topically once per day. Wound area narrowing, wound healing percentage, and epithelialization time were analyzed.
Results: A. maculatum application supported the healing process in in vivo and in vitro wound models. A. maculatum contributed to the healing process by promoting granulation tissue formation, epidermal regeneration, and angiogenesis.
Conclusions: Wound healing is a complex and well-organized process that requires communication between cells. The antioxidant and antimicrobial activities of A. maculatum extract have been determined by current studies. A. maculatum extract may provide significant benefits in promoting the wound healing process.

4.How Does Preoperative Pure Tone Audiometry Relate to the Findings at Surgery to Explain the Hearing Status in Chronic Otitis Media?
Sharafali KADAMBOTT, Prasanta KUMAR GURE, Soumya GHATAK, Mainak DUTTA, Chandan SETH, Saumik DAS, Ramanuj SINHA
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.30509  Pages 16 - 23
Amaç: Saf ton odyometrisi (PTA), kronik otitis mediada (KOM) cerrahi karar vermeye rehberlik eder ve PTA değerleri, KOM’nin tipine ve kapsamına bağlıdır.
Yöntemler: Kesitsel çalışmamıza ameliyat planlanan kolesteatomlu/kolesteatomsuz KOM’li hastalar dahil edildi. Orta kulağın mikroskop altında ve ameliyat sırasındaki işitme kaybını açıklayabilecek bulguları preoperatif PTA ile uygun istatistiksel yöntemlerle desteklendi.
Bulgular: Çalışmaya 114 hasta dahil edildi (ortalama yaş: 31,07 yıl; aralık: 7-57). Preoperatif PTA’yı takiben, hastaların %50’sinde orta derecede işitme kaybı vardı ve ~%73’ünde hava-kemik aralığı (ABG) <35 dB idi. İletim tipi işitme kaybı 109 hastayı etkiledi (%97,61); beşinde mikst işitme kaybı vardı. Ameliyatta 27 hastada (%23,68) ossiküler süreksizlik görüldü ve en çok inkus etkilendi. Bu gruptaki 21 hastanın ABG’si ≥35 dB idi. Pars tensanın anterior ve posterior yarısını içeren perforasyonlar ve subtotal perforasyonlar maksimum ortalama işitme kaybını gösterdi [sırasıyla 45,39±8,29 dB HL (p=0,075), 51,08±12,51 dB HL (p=0,26)]. Ortalama saf ton ortalaması intakt kemikçik grubunda 43,62±8,07 dB HL ve yok/aşınmış kemikçik grubunda 58,15±11,05 dB HL (p<0,0001) idi; ortalama ABG sırasıyla 27,89±4,77 dB ve 38,88±6,47 dB idi (p<0,0001).
Sonuçlar: İşitme kaybı, merkezi perforasyonun yeri ile değil, boyutu ile önemli ölçüde ilişkiliydi. Ossiküler süreksizlik ile işitme kaybı ve ABG önemli ölçüde kötüleşti. Bulgular, preoperatif PTA ile orta kulak durumu arasındaki ilişkiyi yeniden oluşturur ve bu da cerrahların ameliyatı planlamalarına ve hastalara işitme sonuçları konusunda danışmanlık yapmalarına yardımcı olur.
Objective: Pure tone audiometry (PTA) guides surgical decision-making in chronic otitis media (COM), and PTA values depend upon the type and extent of COM.
Methods: Our cross-sectional study included patients with COM with/without cholesteatoma who were scheduled for surgery. Findings on examination of the middle ear under the microscope and at surgery which could explain the hearing loss were corroborated with preoperative PTA through appropriate statistical methods.
Results: The study included 114 patients (mean age: 31.07 years; range: 7-57). Following preoperative PTA, 50% of patients had moderate hearing loss and ~73% had air-bone gap (ABG) <35 dB. Conductive hearing loss affected 109 patients (97.61%); five had mixed hearing loss. At surgery, 27 patients (23.68%) had ossicular discontinuity, with the incus being the most affected. Twenty-one patients in this group had ABG ≥35 dB. Perforations involving the anterior and posterior halves of the pars tensa, and subtotal perforations, demonstrated the maximum mean hearing loss [45.39±8.29 dB HL (p=0.075), 51.08±12.51 dB HL (p=0.26), respectively]. The mean pure tone average in the intact ossicles group was 43.62±8.07 dB HL and that in the absent/eroded ossicles group was 58.15±11.05 dB HL (p<0.0001); the mean ABG was 27.89±4.77 dB and 38.88±6.47 dB, respectively (p<0.0001).
Conclusions: Hearing loss was significantly associated with the size but not the site of the central perforation. With ossicular discontinuity, hearing loss and ABG deteriorated significantly. The findings re-establish the relationship between preoperative PTA and the middle ear status which should help surgeons plan surgery and counsel patients regarding hearing outcomes.

5.Short-term Effectiveness of High-intensity Laser Therapy in De Quervain Tenosynovitis: A Prospective, Randomized, Controlled Study
Emine DUNDAR AHI, Hulya SIRZAI2
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.67279  Pages 24 - 31
Amaç: Yüksek yoğunluklu lazer tedavisinin (HILT) etkinliği, kas-iskelet sistemindeki bazı tekrarlayan zorlanma yaralanmalarında gösterilmiştir. Bu çalışmanın amacı de Quervain tenosinovitinde (DQT) HILT’nin kısa vadeli etkinliğini belirlemektir.
Yöntemler: DQT tanılı 64 hasta (32 erkek, 32 kadın; 18-65 yaş) rastgele 2 gruba ayrıldı. Beş hafta boyunca her iki gruba da kısa opponens ateli, tedavi grubuna HILT, kontrol grubuna sham HILT haftada 3 gün, günaşırı, günde bir kez uygulandı. Tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerlendirmeler görsel analog skala (VAS), Kol, Omuz ve El Sorunları Hızlı Anketi, Kısa Form-36 Sağlık Anketi ve el kavrama kuvveti testi kullanılarak yapıldı.
Bulgular: Her iki grubun demografik verileri (yaş, cinsiyet, şikayet süresi, vücut kitle indeksi, meslek grubu) benzerdi (p>0,05). Tedavi öncesi ölçülen değerler her iki grupta da benzerdi (p>0,05). Beş haftalık tedavi sonrasında her iki grupta da tüm parametrelerde anlamlı düzelme gözlendi. Sham terapi grubu ile karşılaştırıldığında HILT grubunda tedavi öncesine göre tedavi sonrası el kavrama kuvveti düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artış ve VAS düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma görüldü (p<0,001).
Sonuçlar: HILT, DQT’de kavrama gücünü artıran ve ağrıyı azaltan, non-invaziv ve güvenilir bir yöntemdir.
Objective: The effectiveness of high-intensity laser therapy (HILT) has been demonstrated in some musculoskeletal repetitive strain injury disorders. This study aimed to determine the short-term effectiveness of HILT in de Quervain tenosynovitis (DQT).
Methods: Sixty-four patients with DQT diagnosis (32 males, 32 females; 18-65 years) were randomly divided into two groups. A short opponens splint was applied to both groups and HILT to the treatment group and sham HILT to the control group once a day, on alternate days, 3 days a week, for 5 weeks. Pre- and post-treatment evaluations were made using a visual analog scale (VAS); Quick Disabilities of the Arm, Shoulder, and Hand questionnaire; Short Form-36 Health Survey; and hand grip strength test.
Results: The demographic results (age, gender, duration of complaint, body mass index, occupational group) of both groups were similar (p>0.05). The pre-treatment measured values were similar in both groups (p>0.05). After a 5-week treatment, a significant improvement was observed in all parameters in both groups. Post-treatment, hand grip strength levels were statistically higher in the HILT group than in the sham therapy group, and VAS levels were significantly lower (p<0.001).
Conclusions: HILT is a non-invasive and reliable method that increases grip strength and decreases pain in DQT.

6.Comparison of Medical Treatments According to the Characteristics of Idiopathic Premature Ventricular Contractions: Beta-blockers or Calcium Channel Blockers?
Omer Faruk BAYCAN, Serdar FIDAN, Fatma Betul CELIK, Mustafa Adem TATLISU, Serhan OZYILDIRIM, Mustafa CALISKAN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.00532  Pages 32 - 38
Amaç: Ventriküler erken vuru (VEV) sık görülen aritmik bir durumdur. Semptomatik ve sık VEV’si olan hastalarda ilk yaklaşım, başta beta-blokerler (BB) ve kalsiyum kanal blokerleri (KKB) olmak üzere medikal tedavidir. Hangi tedavinin seçilmesi gerektiği henüz netleşmemiştir. Bu çalışmayla hasta ve elektrokardiyografi (EKG) özelliklerine göre VEV’li hastalarda hangi ilaç tedavisinin faydalı olacağını araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Kardiyoloji polikliniğine başvuran 156 VEV hastası retrospektif olarak incelendi. BB’ye yanıt veren 71 hasta ile KKB’ye yanıt veren 85 hasta klinik ve EKG özellikleri açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: BB’ye yanıt veren grupta erkek cinsiyetin daha fazla olduğu (p<0,001) ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonu düzeylerinin KKB’ye yanıt veren gruba göre daha düşük olduğu saptandı (p<0,001). BB’lere yanıt veren grupta ortalama kalp hızı seviyeleri daha yüksek iken (p<0,001), başlangıç VEV oranı BB’ye yanıt veren grupta, KKB’ye yanıt veren gruba göre daha düşüktü (p<0,001). VEV QRS süresi, BB’ye yanıt veren grupta, KKB’ye yanıt veren gruba göre daha uzundu (p<0,001). Benzer şekilde, BB’ye yanıt veren grupta eşleşme aralığı değişkenlik düzeyleri daha yüksek bulundu (p=0,006).
Sonuçlar: Sık idiyopatik VEV’si olan hastalarda klinik ve EKG parametrelerinin değerlendirilmesi, BB ve KKB arasından hangi başlangıç tedavisini seçmemiz gerektiği konusunda bize yol gösterebilir. Gözlemlerimizi doğrulamak ve klinik uygulanabilirliğini belirlemek için daha ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: Premature ventricular contractions (PVCs) are a common arrhythmic condition. The first approach in patients with symptomatic and frequent PVC is medical treatment, primarily beta-blockers (BB) or calcium channel blockers (CCB), but it is still unclear which of the two should be chosen. This study investigated which drug treatment would be beneficial according to patient and electrocardiography (ECG) characteristics in patients with idiopathic PVC.
Methods: We retrospectively analyzed 156 patients with PVC who came to the cardiology outpatient clinic. Seventy-one patients were responsive to BB, and 85 were responsive to CCB. Their demographic and ECG characteristics were compared.
Results: The male ratio was higher (p<0.001), and the left ventricular ejection fraction was lower in BB responders than in CCB responders (p<0.001). Although the mean heart rate was higher in BB responders (p<0.001), the initial PVC burden was lower in BB responders than in CCB responders (p<0.001). The PVC QRS duration was longer in BB responders than in CCB responders (p<0.001). Similarly, the coupling interval variability was higher in BB responders (p=0.006).
Conclusions: The evaluation of clinical and ECG parameters in patients with frequent idiopathic PVCs may determine whether BBs or CCBs should be chosen as initial treatment. Further prospective studies are needed to verify our findings and establish their clinical applicability.

7.New Classification of Benign Epithelial Tumors: Colorectal Polyps and Synchronous Neoplasms: An Update and Critical Assessment: An Analysis of 678 Consecutive Cases and 1137 Polyps
Ali KOYUNCUER, Tulay ZENGINKINET
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.22755  Pages 39 - 44
Amaç: Kolorektal yüksek riskli poliplerin ve senkronize neoplazm ve karsinomların anatomik lokalizasyonu ve demografik özellikleri ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: 1 Temmuz 2018 ile 1 Temmuz 2022 tarihleri arasında patoloji bölümünde tanı konulan ve total kolonoskopisi yapılan 678 ardışık olguya ait 1137 polipektomi materyali çalışmaya dahil edildi. Tüm epitelyal polipler Dünya Sağlık Örgütü sindirim sistemi tümörleri sınıflandırması-2019, 5. baskıya göre yeniden sınıflandırıldı.
Bulgular: Çalışmada 678 olgunun %60,5’i erkek, %39,5’i kadındı. Polipli hastaların ortalama yaşı 61,1 idi. Cinsiyet ile tüm epitelyal poliplerin varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark vardı (p=0,044). Epitelyal polipler erkeklerde kadınlardan daha yaygındı (oran; erkek/kadın 1,58: 1). Poliplerin ortalama boyutu 5,2 milimetre (mm) iken, tüm poliplerin %86,6’sı 10 mm’den küçüktü. Tüm poliplerin %62,5’inde soliter polipler, %37,5’inde ise multipl polipler gözlendi. Epitelyal polipler tüm poliplerin %96’sını oluşturuyordu ve konvansiyonel tübüler adenom (%69) en yaygın polip tipiydi. İlerlemiş adenomlar (intramukozal adenokarsinomlar, polip kanseri) ve senkron adenokarsinomlar sırasıyla %1,4 (16 polip) ve %0,9 (6 hasta) olarak saptandı. Polipler en sık %22,8 oranıyla sigmoid kolonda görüldü ve bunu en sık inen kolon ile rektum izledi. Epitelyal polipler ile anatomik lokalizasyonlar arasında anlamlı bir ilişki saptandı (p<0,001).
Sonuçlar: Konvansiyonel kolorektal adenomlarda premalign ve malign değişiklikler ile senkronize neoplazmların oranı yüksektir.
Objective: We aimed to evaluate of colorectal high-risk polyps and synchronized neoplasms and carcinomas with anatomical localization and demographic characteristics.
Methods: Between July 1, 2018 and July 1, 2022, 1137 polypectomy materials of 678 consecutive patients who were diagnosed in the pathology department and underwent total colonoscopy were included in the study. All epithelial polyps were re-classified according to the World Health Organization classification of digestive system tumors-2019, 5th edition.
Results: The cases of 60.5% were male and 39.5% were female. The mean age of patients with polyps was 61.1 (±11.1) years. There was a statistically significant difference between the presence of gender and all epithelial polyps (p=0.044). Epithelial polyps were more common in men than in women (ratio; male/female 1.58: 1). While the average size of the polyps was 5.2 (±5.08) millimeters (mm), 86.6% of all polyps were smaller than 10 mm. Solitary polyps were observed in 62.5% of all polyps, and multiple polyps were observed in 37.5%. Epithelial polyps constituted 96% of all polyps, and conventional tubular adenoma (69%) was the most common type of polyp. Advanced adenomas (intramucosal adenocarcinomas, polyp cancer) and synchronous adenocarcinomas were found to be 1.4% (16 polyps) and 0.9% (6 patients) respectively. Polyps were most frequently observed in the sigmoid colon, with a rate of 22.8%, followed by the descending colon and rectum most frequently. There was a significant association between epithelial polyps and anatomical locations (p<0.001).
Conclusions: In conventional colorectal adenomas, the frequency of co-occurrence of synchronous neoplasms is higher than in other polyp types.

8.Knowledge, Attitude, and Stigma on Tuberculosis and the Associated Factors for Attitude Among Tuberculosis Contacts in Malaysia
Shin Yee LOH, Rosnani ZAKARIA, Noraini MOHAMAD
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.14478  Pages 45 - 53
Amaç: Tüberküloz (TB) eski bir hastalıktır ve dünya çapında milyonlarca insanı enfekte etmiştir. Oldukça bulaşıcı bir hastalık olduğu için, birçok kişi TB enfeksiyonu olan bir kişiyle uzun süre maruziyettten dolayı TB temaslı olmuştur. Bu gruptaki kişilerin, latent ve aktif TB enfeksiyonuna yakalanma riski daha yüksektir, bu nedenle aktif TB taramasına yatkın bir gruptur. Bu çalışmada, tüberküloz temaslıların tüberküloz hastalığına ilişkin tutum puanını, bilgi, tutum ve stigma (KAS) düzeyini belirleyen faktörler araştırılmıştır.
Yöntemler: Bu kesitsel çalışmada, Malezya, Kedah’taki 5 sağlık kliniğinden 338 TB temaslısı arasında uygulanan, doğrulanmış bir KAS anketi kullanıldı. Ankete katılımcılar uygun örnekleme yoluyla seçildi. Verilerin analizinde basit ve çoklu doğrusal regresyonlar kullanıldı.
Bulgular: Katılımcıların ortalama KAS puanları sırasıyla %73,5 [standart sapma (SS)=17,06], %83,0 (SS=10,33) ve %67,0 (SS=16,72) idi. Daha yüksek gelir (p=0,001), daha iyi bilgi puanı (p<0,001) ve daha yüksek stigma puanı (p=0,003), tutum puanı için önemli ilişkili faktörlerdir.
Sonuçlar: Bu çalışma, tüberküloz temaslılarının çoğunun tüberküloz önleme ve taraması konusunda iyi düzeyde bilgiye ve yapıcı tutuma sahip olduğunu, ancak tüberküloza dair stigma düzeylerinin yüksek olduğunu ortaya koydu. Özellikle düşük gelirli gruplarda tüberküloz temaslıları arasında tüberküloz eğitimi ve müdahale programlarının uygulanması gerekmektedir.
Objective: Tuberculosis (TB) is an old disease and it has infected millions of people worldwide. Since it is a highly infectious disease, many people became TB contact due to prolonged exposure to a person with TB infection. This group of people is at a higher risk of getting latent and active TB infection, hence a vulnerable group for active TB screening. This study explored the factors that determined the attitude score, the level of knowledge, attitude, and stigma (KAS) regarding TB disease among TB contact.
Methods: This cross-sectional study used a validated KAS questionnaire, performed among 338 TB contacts from 5 health clinics in Kedah, Malaysia. The respondents were selected via convenience sampling. Simple and multiple linear regressions were used to analyze the data.
Results: The mean KAS scores of participants are 73.5% [standard deviation (SD)=17.06], 83.0% (SD=10.33), and 67.0% (SD=16.72), respectively. Higher income (p=0.001), better knowledge score (p<0.001), and higher stigma score (p=0.003) are the significant associated factors for the attitude score.
Conclusions: This study revealed that most of the TB contacts have good knowledge and constructive attitude toward TB prevention and screening, but their level of stigma on TB is high. The implementation of TB education and intervention programs among TB contacts are required especially among low-income groups.

9.Novel Osteo Refurbishment Method and Choice of Colouring Materials for Anatomy Specimens
Dibakar BORTHAKUR, Rajesh KUMAR, Neerja RANI, Rima DADA
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.38275  Pages 54 - 62
Objective: The introduction of competency-based medical education curriculum and a shifted focus towards self-directed learning (SDL) in medical schools across the world has necessitated a reduction of didactic teaching hours. Museum specimens are an indispensable tool in anatomy teaching and can play a pivotal role in fostering and reinforcing SDL. Coloring of specimens makes it attractive and facilitates understanding anatomy. The aims of this study were: (1) weigh up the two commonly used coloring materials in anatomy viz. acrylic paint and nail polish; and (2) to assess the perception of anatomy students towards a Novel Osteo Refurbishment Method (NORM) for restoration of partially damaged osteology specimens.
Methods: Undergraduate and postgraduate students of anatomy were recruited in the study. Participants responded to a 5-point Likert scale questionnaire. Obtained data were analyzed using Microsoft Excel version 2019. For a comparison of the two coloring agents Mann-Whitney U test was applied to the responses toward the Likert scale-based questionnaire. P-value <0.05 was considered significant. Results: Out of 318 study participants, 63.7% and 36.3% of the respondents were male and female, respectively. 90.5 % were new entrants to university and the remainder 9.5% had a prior university degree. Students found the acrylic paint to be a better coloring agent and they also opined that NORM generated refurbished osteology specimens could serve as a useful selflearning tool. Acrylic paint was found to be more suitable as compared to nail polish with significant p-value in most of the parameters tested.
Conclusions: Acrylic colour holds a good place in coloring both specimens and models in anatomy. Nail polish can be an alternative but with some noted disadvantages. The initial experience with NORM yielded encouraging results with potential practical utility.

10.The Effect of Platelet and Mean Platelet Volume Levels on Standard-dose Methylprednisolone Treatment Response in Primary Immune Thrombocytopenia
Emrah KILICASLAN, Murat YILDIRIM, Selim SAYIN, Erdem CEVIK, Meltem AYLI, Muhammet Kursat KAPTAN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.85520  Pages 63 - 69
Amaç: İmmün trombositopenide (ITP), trombosit değerini artırmak için acil bir endikasyon olmadığı sürece, genellikle birinci basamak tedavi olarak standart doz metilprednizolon (metil-Pd) tercih edilir. Hastaların azımsanmayacak bir bölümü (%40 kadarı) bu tedaviden fayda görememektedir. Bu çalışmada, ITP hastalarında tedaviye başlandığı esnada ölçülen platelet (PLT) sayısı ve diğer hemogram indekslerinin, standart doz metil-Pd tedavisine erken yanıtı öngörmede kullanılıp kullanılamayacağını araştırmak amaçlandı.
Yöntemler: Primer ITP tanısı ile birinci basamak standart doz metil- Pd tedavisi alan hastalar dahil edildi. Hastalar tedavinin ilk 14 günü içinde elde edilen yanıt durumuna göre tam yanıt veren (CR), yanıt veren (R) ve yanıt vermeyen (NR) olarak kategorize edildi. CR, R ve NR gruplarının tedaviye başlandığı esnada ölçülen hemogram indeksleri retrospektif olarak karşılaştırıldı.
Bulgular: Yüz kırk dört ITP hastası çalışmaya dahil edildi. NR, R ve CR gruplarının hasta sayısı sırasıyla 47 (%33), 40 (%28) ve 57 (%39) idi. NR grubunun ortalama PLT sayısı yanıt verenlere göre (R ve CR grupları) daha düşüktü (sırasıyla p=0,002 ve p=0,049). NR grubunun ortalama ortalama trombosit hacmi (MPV) değeri, CR grubuna göre istatistiksel olarak düşüktü (p=0,018). Eğer tedavi başlangıcında MPV ≥10 fL ve PLT >12.000/mm³ ise, metil-Pd ile erken yanıt olasılığının yüksek olduğu gözlendi [sensitivite =%98,1 (%95 güven aralığı (GA) =%89,7- 99,9), spesifite =%45 (%95 GA =%23,1-68,5), pozitif belirleyicilik değeri =%82,3 (%95 GA =%75,7-87,4), negatif belirleyicilik değeri =%90 (%95 GA =%54,9-98,5)].
Sonuçlar: Düşük PLT ve MPV seviyelerine sahip ITP hastaları, standart doz metil-Pd tedavisine daha az yanıt vermiştir. Bu hastalara tek başına standart doz metil-Pd tedavisi yerine daha etkili tedavilerin uygulanması daha uygun olabilir.
Objective: Standard-dose methylprednisolone (methyl-Pd) is generally preferred as the first-line treatment in immune thrombocytopenia (ITP) unless there is an urgent indication to increase the platelet value. A significant proportion of patients (around 40%) does not benefit from this treatment. This study investigated whether pretreatment platelet level and other hemogram indices in patients with ITP patients can be used to predict early response to standard-dose methyl-Pd treatment.
Methods: Patients who received first-line standard-dose methyl- Pd therapy with the diagnosis of primary ITP were included. Patients were categorized as complete responder (CR), responder (R), and nonresponder (NR) according to the response status obtained within the first 14 days of treatment. The hemogram indices of the CR, R, and NR groups measured at the start of the treatment were compared retrospectively.
Results: One hundred forty four patients with ITP were included in the study. The number of patients with NR, R, and CR were 47 (33%), 40 (28%), and 57 (39%), respectively. The mean platelet level of the NR group was lower than responders (R and CR groups) (p=0.002 and p=0.049, respectively). The mean platelet volume (MPV) levels of the NR group were statistically lower than that of the CR group (p=0.018). If MPV ≥10 fL and platelet >12,000/mm³, the probability of an early response with methyl-Pd is higher [sensitivity =98.1% (95% confidence interval (CI) =89.7-99.9%), specificity =45% (95% CI =23.1-68.5%), positive predictive value =82.3% (95% CI =75.7-87.4%), negative predictive value =90% (95% CI =54.9-98.5%)].
Conclusions: Patients with ITP with low platelet and MPV levels were less responsive to standard-dose methyl-Pd treatment. It may be more appropriate to apply more effective treatments to these patients other than standard-dose methyl-Pd alone.

11.Comparison of Tools for Nutritional Assessment and Screening of Hospitalized Patients: A study on Surgical Patients
Susetyowati SUSETYOWATI, Amalia Sarah SHOLIKHATI, Dinda Krisma CAHYANINGRUM, Azizah Isna RACHMAWATI, Adeodatus Yuda HANDAYA
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.64554  Pages 70 - 77
Objective: To compare the Simple Nutrition Screening Tool (SNST) with other nutritional screening tools [Nutrition Risk Screening 2002 (NRS- 2002), Nutrition Risk index (NRI)], nutritional assessment parameters, and the Subjective Global Assessment (SGA) in surgical patients.
Methods: A comparative observational study with a total of 122 surgical patients. Patients were assessed during the first 24 h of admission in the ward from January to July 2022 using the NRI, NRS-2002, SNST, body mass index (BMI), mid-upper arm circumferences (MUAC), albumin serum, hemoglobin level, total lymphocyte count (TLC), and SGA. Sensitivity, specificity and predictive values were calculated to evaluate NRI, NRS- 2002, SNST, BMI, MUAC, albumin, hemoglobin, TLC compared to SGA.
Results: The screening tools identified a high nutritional risk in surgical patients from 58.2%-72.1%. Meanwhile, about 29.5% to 71.3% was affected by malnutrition based on nutritional assessment tools. There were significant associations between the type of disease, the screening tools, the anthropometric parameters, albumin, TLC as well and SGA (p<0.05). The SNST has a good category among the nutritional screening tools with sensitivity and specificity >80%, as well as area under the curve >0.8.
Conclusions: There were significant associations for screening (NRS- 2002, SNST) and nutritional assessment tools (BMI, MUAC, albumin) compared with SGA. Both these tools can be used to determine the risk of malnutrition in surgical patients.

12.Observational Study of Pediatric Cochlear Implant Recipients: Two-year Follow-up Outcomes
Sidika CESUR, Ayca CIPRUT, Sengul TERLEMEZ
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.35305  Pages 78 - 87
Amaç: Çalışmada bir grup koklear implantlı (Kİ) çocukta hastayla ilişkili değerlendirme anketleri yoluyla yaşam kalitesi ve işitsel performanstaki gelişmelerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bu çalışma, 18’i çift taraflı (%64,3), 10’u tek taraflı (%35,7) olmak üzere toplam 28 Kİ’li çocuğun hasta kayıtlarının incelenmesini içeren uzunlamasına ve retrospektif bir çalışmadır. Çalışma, İşitsel İmplantlar Yaşam Kalitesi (İİYK), İşitsel Performans Kategorileri (İPKII), Konuşma, Uzaysal Algı ve İşitme Kalitesi ölçeği-Ebeveyn versiyonu (KUAİK-E) ölçekleri ve İmplant Kullanıcısı Takip (İKT) formunun açılıştan itibaren 24 ay boyunca her 6 ayda bir tekrarlanan öznel ölçümlerini içermektedir.
Bulgular: İki yıllık takip değerlendirmeleri sırasında, Kİ’li tüm çocukların İPK-II, KUAİK-E, İİYK ve İKT skorlarında zaman içinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler görülmüştür (p<0,001). Puanlardaki en önemli artış, başlangıç çizgisini takip eden ilk altı ay içinde ortaya çıkmış, ardından zaman içinde daha yavaş bir hızda kademeli olarak artmaya devam etmiştir. İmplantasyon yaşı ile KUAİK-E ve İKT formu aile memnuniyet puanları arasında orta düzeyde negatif bir ilişki bulunmuştur (p<0,05).
Sonuçlar: Aile beklentileri, genel refah, yaşam kalitesi, işitsel ve sözel beceriler erken Kİ müdahalesi ile olumlu yönde artmaktadır. Ayrıca, subjektif değerlendirme sonuçları ebeveynlerin implantasyona yönelik olumlu tutumlarının ve implantı başkalarına tavsiye etme isteklerinin zaman içinde istikrarlı bir şekilde arttığını göstermiştir. Kohort nispeten küçük ve değişken olmasına rağmen, sonuçlar gerçek dünyadaki uygulamalara ilişkin tanımlayıcı bir görüş sunması açısından önemlidir.
Objective: The aim of this study was to evaluate the improvements in quality of life and auditory performance via a descriptive report using patient-related outcomes measures in a group of children with cochlear implants (CI).
Methods: This was a longitudinal and retrospective study based on the analysis of patient records of a total of 28 children with CI, 18 of whom had bilateral (64.3%) and 10 had unilateral (35.7%). The study included repeated within-subject measures of Hearing Implants Quality of Life (CuHI-QoL), Categories of Auditory Performance (CAP-II), Speech, Spatial, and Qualities of Hearing scale-Parents’ version (SSQ-P) scales, and Implant Recipient Follow-up (IRF) form at 6-month intervals from baseline up to 24 months.
Results: During the 2-year follow-up assessments, all children with CI showed statistically significant improvement over time in their CAPII, SSQ-P, CuHI-QoL, and IRF scores (p<0.001). The most significant increase in scores occurred within the first six months following the baseline and then continued to increase gradually at a slower pace over time. A moderate negative relationship was found between the age of implantation and SSQ-P and family satisfaction scores of IRF (p<0.05).
Conclusions: Family expectations, overall well-being, quality of life, auditory, and verbal skills increase positively with earlier CI intervention. Moreover, the subjective assessment results showed that parents-positive attitudes toward implantation, and willingness to recommend it to others have steadily increased in time. Although the cohort is relatively small and variable, the results offer a descriptive view to outcomes in real-world practice.

REVIEW
13.Current Advances and Future Prospects in Cancer Immunotherapeutics
Zeynep DEDE, Kader TUMER, Tugce KAN, Burcu YUCEL
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.29599  Pages 88 - 94
Kanser, hücrelerin kontrolsüz şekilde çoğalması ve büyümesi sonucu oluşan bir hastalıktır. Erken teşhis yöntemleri sayesinde birçok kanser türünde ölüm oranlarında düşüş yaşanmaktadır. Ancak tüm dünyada ölüm nedenleri arasında kanser, kardiyovasküler hastalıklardan sonra halen ikinci sıradadır. Bu nedenle, kanser araştırmalarının çoğu kanserden ölümleri azaltmak için daha etkin tedaviler geliştirmeye odaklanmıştır. Kanser hücresindeki moleküler mekanizmaların daha da iyi anlaşılmasıyla kanser tedavisindeki gelişmeler, zaman içinde gelişmiş ve değişmiştir. Araştırmaların temel önceliği en yüksek yanıt oranına ve en düşük yan etkiye sahip tedavi yöntemleri geliştirmektir. İmmünoterapiler bu bağlamda kanser tedavilerinde yeni bir dönemi başlatmıştır. Bu derlemede en çok tercih edilen immünoterapi yöntemlerine yer verilerek yeni nesil tedavi yöntemlerinin geleceğine dair genel bir bakış açısı sunulmuştur.
Cancer is a disease that results from the uncontrolled proliferation and growth of cells. Due to early detection methods, there is a decrease in death rates in many types of cancer. However, among the causes of death worldwide, cancer still ranks second after cardiovascular diseases. Therefore, cancer research has focused mainly on developing more effective treatments to reduce deaths from cancer. With a better understanding of the molecular mechanisms in cancer cells, advances in cancer treatment have evolved and changed. The main priority of research is to develop treatment modalities with the highest response rate and less side effects. In this context, immunotherapies have started a new era in cancer treatments. In this review, an overview of the future of next-generation treatment methods is presented by including the most preferred immunotherapy methods.

CASE REPORTS
14.Lung Metastases to the Heart with Atypical Clinical Manifestations of Cardiac Failure
Natalia HYRIAVENKO, Vladyslav SIKORA, Wireko Andrew AWUAH, Toufik ABDUL-RAHMAN, Mykola LYNDIN, Anatolii ROMANIUK
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.13693  Pages 95 - 99
The heart is a rare site of cancer metastases, even from the most common malignancies, such as lung cancer. Cardiac metastases may lead to myocardial dysfunction. This report presents a case of lung cancer metastases to the left ventricular myocardium that clinically manifested as atypical symptoms of cardiac dysfunction. The metastases were not revealed until after the patient died. Posthumously, the anamnesis, autopsy results, and morphological examination were evaluated. We demonstrated that the atypical symptoms of cardiac dysfunction were caused by occult (undiagnosed) metastases of lung cancer cells to the heart. The doctors did not consider this variant as possible metastatic lung cancer, because the patient had been treated radically one year earlier.

LETTERS TO THE EDITOR
15.Does Postpartum Psychosis Have a Cultural Aspect?
Pınar SIVRIKAYA, Cicek HOCAOGLU
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2023.72929  Pages 100 - 101
Abstract | Full Text PDF




 

  © 2021 MEDJ