Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 2 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 31 (2)
Volume: 31  Issue: 2 - 2016
Hide Abstracts | << Back
ORIGINAL ARTICLE
1.Retrospective Evaluation of Ketamine-Propofol Combination for Procedural Sedation in Children Undergoing Biopsies
Yunus Oktay Atalay, Ersin Köksal, Cengiz Kaya, Fatih Uzunkaya, Leman Tomak
doi: 10.5222/MMJ.2016.077  Pages 77 - 81
Bu retrospektif çalışmada biyopsi yapılan çocuklarda prosedürel sedasyon için intravenöz ketamin-propofol kombinasyonun (ketofol) etkinliğini ve güvenilirliğini değerlendirmek amaçlanmıştır. Hasta kayıtlarından yaş, cinsiyet, tanı, işlem süresi, total ketofol dozu, derlenme zamanı, total sedasyon zamanı, ve yan etki verileri toplandı. Toplam 6 aylık süre içinde biyopsi sırasında sedasyon için 80 hastada (40 kadın ve 40 erkek) ketofol kullanıldığı görüldü. Bu hastaların ortalama yaşı 7.4 ± 4.6 yıl, ortalama işlem süresi 14 ± 3.6dakika idi. Ortalama kiloları 28.4 ± 15.5 kg, ortalama indüksiyon dozu ise 2 ± 1.17 mg/kg idi. Hastalar ortalama 13.9 ± 5.8 dakikada derlendi. Total sedasyon zamanları ortalama 28.3 ± 8.1 dakika idi. Yan etki 28 hastada (%35) gözlendi. Bu hastaların 20’sinde nistagmus (%25), 4’ünde geçici diplopi (%5), 4’ünde (%5) ajitasyon saptandı. Hiçbir hastada havayolu müdahalesi gerekmedi; hipotansiyon, kusma olmadı. Biz bu çalışmada ketofolün biyopsi sırasında tüm hastalarda yeterli sedasyon ve hareketsizlik sağladığını, hiçbir ciddi komplikasyon olmadan, hemodinamik stabilite ve tatmin edici derlenme sağladığını gözlemledik. Verilerimiz biyopsi yapılan çocuklarda ketofolün etkin ve güvenli sedasyon yaptığını göstermektedir.
The aim of this study was to evaluate the effectiveness and safety of an intravenous ketamine-propofol combination (ketofol) for procedural sedation in children undergoing biopsies. In this retrospective study, the data collected from patients’ records included: age, sex, weight, diagnosis, procedure length, time to sedation, total ketofol dose, recovery time, total sedation time, and adverse effects. A total of 80 patients (40 females and 40 males) received ketofol for sedation for biopsies over a 6-month period. The average age of the patients was 7.4 ± 4.6 years. The average length of the procedures was 14 ± 3.6 minutes. The average weight of the patients and the average induction dose were 28.4 ± 15.5 kg and 2 ± 1.17 mg/kg, respectively. Patients recovered in an average time of 13.9 ± 5.8 minutes and the average sedation time was 28.3 ± 8.1 minutes. A total of 28 patients (35%) had adverse events, including 20 (25%) with nystagmus, 4 (5%) with transient diplopia, and 4 (5%) with unpleasant emergence reactions. None of the patients required an airway intervention or had hypotension or vomiting. Ketofol provided adequate sedation and patient immobility in children undergoing biopsies. We observed hemodynamic stability, satisfactory postoperative recovery profiles, and no clinically significant complications. Our data suggest that ketofol is an effective sedative agent that provides a safe procedural sedation in children undergoing biopsies.

2.Vein patch angioplasty combined with left internal thoracic artery bypass to left anterior descending artery in patients having diffuse complex atherosclerotic lesions
Tolga Demir
doi: 10.5222/MMJ.2016.082  Pages 82 - 87
Bu çalışmada, yaygın hasta sol ön inen arterin, koroner arter bypass cerrahisi sırasında, safen ven patch ile rekonstrüksiyonu ve sol internal torasik arterin patch ile anastomuzunun cerrahi sonuçlarını analiz ettik.
2009 ve 2014 yılları arasında 21 hastaya (ortalama yaş 65.1 yıl) sol internal torasik arter bypass ile kombine edilen venöz patch anjioplastisi yöntemi uygulandı. Hastaların 5 inde (%24.8) geçirilmiş miyokard enfarktüsü hikayesi vardı. İki hastada (%9,5) kararsız angina ve 1 hastada (%4.8) akut anteroseptal miyokard enfarktüsü vardı. On iki hasta (%54.0) Kanada Kardiyovasküler Cemiyeti sınıf III veya IV ve 10 hasta (%48.0) New York Kalp Birliği sınıf III veya IV idi. Hasta başına yapılan ortalama distal anastomoz sayısı 3.24 ± 0.62 idi. Ortalama ven patch uzunluğu 4.14 ± 0.82 cm idi.
Otuz günlük mortalite oranı %4.8 (n=1) idi. Takiplerde, 2 si kardiyak kökenli olmak üzere sırasıyla 2 inci ay, 11 inci ay ve 40 ıncı aylarda toplam 3 geç dönem ölüm oldu. Gerçek yaşam oranı 2 yılda %90.0 ve 5 yılda %81 idi. Kontrol anjiyografisi (15 hastada, %71.4) hastaların %93.3 ünde çalışan sol internal torasik arter greftini ortaya koydu.
Sol ön inen arterin endarterektomi yapılmadan, otolog safen ven patch ile uzun segment rekonstrüksiyonu, yaygın hasta koroner arteri olan hastalarda kabul edilebilir uzun dönem sonuçlarıyla, alternatif bir yaklaşım sağlar.
In this study we analyzed the surgical outcomes of reconstruction of the diffusely diseased left anterior descending artery (LAD) with saphenous vein patch, completed by left internal thoracic artery (LITA) grafting on to the patch during on-pump coronary artery bypass surgery.
Between 2009 and 2014, 21 patients (mean age 65.1 years) underwent vein patch angioplasty combined with left internal thoracic artery bypass. Five of them (24.8%) had a history of old myocardial infarction, and 2 patients (9.5%) had unstable angina and 1 patient (4.8%) had acute anteroseptal myocardial infarction. Twelve patients (54.0%) were Canadian Cardiovascular Society class III or IV, and 10 patients (48.0%) were New York Heart Association class III or IV. The average of distal anastomoses per patient was 3.24 ± 0.62. The mean lenght of vein patch was 4.14 ± 0.82 cm.
The 30-day mortality rate was 4.8% (n=1). There were 3 late cardiac-related deaths at the 2 month, 11 month and 40 month follow-up, respectively. The actual survival was 90.0% at 2 years and 81.0% at five years. Follow-up angiogram (15 patients, 71.4%) revealed patent LITA graft in %93.3 of the patients.
Long segmental LAD reconstruction with autologous saphenous vein patch without endarterectomy, provides alternative approach to the patients who have diffusely diseased coronary arteries, with acceptable long-term results.

3.The impact of age difference between couples on sexual dysfunction in infertile females
Aytekin Tokmak, Ayşe Şahin, Mehmet Çınar, Hasan Şahin, Ceren Katar, Aysun Devran, Nafiye Yılmaz
doi: 10.5222/MMJ.2016.088  Pages 88 - 93
Bu çalışmada infertil çiftlerde, eşler arası yaş farkının cinsel disfonksiyona (CD) etkisinin olup olmadığını araştırmayı amaçladık. Ayrıca CD ile ilişkili olabilecek risk faktörlerini değerlendirdik. Kesitsel ve ölçekli anket çalışmamıza, infertilite polikliniğimize başvuran 90 primer veya sekonder infertil hasta dahil edildi. Hastalarda CD’nin varlığını ve şiddetini belirlemek için Arizona Cinsel Deneyim Ölçeği (ACDÖ) kullanıldı. Risk faktörleri; yaş, eş yaşı, evlilik süresi, gebelik sayısı, bazal hormon değerleri, infertilite tipi ve etyolojisi, sigara, ek hastalık, sosyoekonomik durum, eğitim düzeyi, evlilik şekli ile birlikte eşler arası yaş farkı ve ACD skoru olarak kaydedildi. ACDÖ anketinin sonuçlarına göre CD saptanan 23 (%25,6) kadın ile saptanmayan 67(%74,4) kadının klinik ve demografik özellikleri karşılaştırıldı. 22 (%24,6) hastada düşük, 59 (%65,6) hastada orta ve 9(%10) hastada şiddetli düzeyde CD tespit edildi. Kadınlarda yaş 18-38, erkeklerde ise 21-45 arasında değişti. Sekonder infertilite CD grubunda daha yaygındı (%47,8 vs %19,8; p: 0,008). Eşler arasındaki yaş farkının (-3 ile 13 arasında değişen) CD olan grupta istatistiksel anlamlı düzeyde daha fazla olduğu belirlendi (5,5±2,3 vs. 3,0±2,7; p<0,001). Multivaryant lojistik regresyon analizi sonrası eşler arası yaş farkının 1,430 odds oranı (1,121-1,824, %95 güven aralığı) ile en önemli bağımsız risk faktörü olduğu gösterildi. Bu çalışmada infertil kadınlarda CD’ye neden olan en önemli risk faktörünün evli çiftler arasındaki yaş farkı olduğu bulunmuştur. 5 yaş farkın CD’yi ayırt etmede en anlamlı eşik değeri olduğu hesaplanmıştır.
The objective of this study is to evaluate the relationship between sexual dysfunction (SD) and age difference among infertile couples. We also examined the possible risk factors associated with SD. A total of 90 primary or secondary infertile patients were included in this scaled cross sectional study. SD was determined with Arizona Sexual Experience (ASEX) scale. Risk factors recorded were; age, partner age, duration of marriage, number of pregnancies, basal hormone levels, types and etiology of infertility, smoking, comorbidities, socioeconomic status, education level, marital shape with the age difference between couples, ASEX score. The demographics and clinical characteristics of 23 (%25.6) infertile women with SD and those 67(%74.4) without SD were compared. 22 (% 24.6) patients had mild SD, 59 (% 65.6) patients had moderate, and 9 (% 10) patients had severe CD. The age of the women ranged between 18-38 years and it was ranged between 21-45 years in men. Secondary infertility were more common among SD group (%47.8 vs. %19.8; p=0.008). The age difference (ranged –3 and 13) between couples statically significantly differed between the two groups (5.5±2.3 vs. 3.0±2.7; p<0.001). Multivariate logistic regression model showed that age difference was an independent risk factor for SD with an odds ratio of 1.430 (1.121-1.824, 95% confidence interval). According to our results, the most important risk factors that cause SD among infertile couples were found to be age difference between couples. The significant threshold value was calculated as 5 years to distinguish women with SD.

4.Evaluation of the accompanying symptoms and results of the Dizziness Handicap Inventory of patients presenting with complaint of vertigo
Banu Müjdeci, Hüseyin Dere
doi: 10.5222/MMJ.2016.094  Pages 94 - 97
Bu retrospektif çalışmanın amacı, baş dönmesi şikayeti ile başvuran hastalarda eşlik eden semptomların ve Baş Dönmesi Engellilik Anketi sonuçlarının değerlendirilmesidir.
Çalışmada, baş dönmesi şikayeti ile başvuran 400 hastanın verileri değerlendirilmiştir. Semptomlar, vestibüler ve işitme testlerinin sonucu ve Baş Dönmesi Engellilik Anketi (BDEA) sonuçları kaydedilmiştir. Vestibüler test bulgularına göre hastalar 2 gruba ayrılmıştır. Birinci gruba, pozitif vestibüler test bulgusu olan 241 hasta dahil edilmiştir. İkinci gruba vestibüler test bulguları normal elde edilen 159 hasta alınmıştır. Dengesizlik, çınlama, işitme kaybı, kulakta dolgunluk, bulantı ya da kusma ve yüksek sesten rahatsızlık, sistemik hastalık ve baş ağrısının görüldüğü hasta sayısı, gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı şekilde farklılık göstermiştir (p<0.05). BDEA; emosyonel, fiziksel, fonksiyonel alt skorları ve total skorlarının tümünde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark elde edilmiştir (p<0.05). Sonuç olarak; baş dönmesi şikayeti ile başvuran hastalarda; eşlik eden semptomların ve BDEA ile baş dönmesine bağlı engellilik düzeyinin saptanması,kapsamlı vestibüler değerlendirme ve takip açısından yol gösterici olabilir.
The aim of this retrospective study is to evaluate the accompanying symptoms and results of the Dizziness Handicap Inventory of patients presenting with complaint of vertigo. The data of 400 patients pesenting with complaint of vertigo were evaluated in this study. Symptoms, vestibular and hearing test results, Dizziness Handicap Inventory (DHI) results were recorded. The patients were divided into two groups according to the vestibular test results. The first group consisted of 241 patients who have positive vestibular test results. The second group consisted of 159 patients who have normal vestibular test results.
The number of patients with imbalance, tinnitus, hearing loss, aural fullness, nausea or vomiting, noises disturbance, headache and systemic diseases showed statistically significantly difference between two groups. The DHI emotional, functional, physical and total scores showed statistically significantly difference between two groups. As a result, associated symptoms and to determine the level of disability depends on the vertigo with BDEA may lead the way in terms of comprehensive vestibular assessment and follow up of patients presenting with complaint of vertigo

5.Knowledge level, attitude and behaviours about down sydrome screening among Turkish pregnant women
Doğa Fatma Öcal, Esengül türkılmaz, Yasemin Çekmez, İsmail Burak Gültekin, Münire Funda Akdulum, Mehmet Fırat Mutlu, Aydan Biri
doi: 10.5222/MMJ.2016.1001  Pages 98 - 104
Bu çalışmanın amacı Türk kadınlarının down sendromu tarama testleri hakkındaki bilgi düzeyini, test sonuçlarını değelendirebilme becerilerini ve sonuçlar karşısındaki tutumlarını değerlendirmektir. Bu amaçla Türkiye genelinde 18 merkeze 600 anket gönderildi. Anketler gebe kadınlara gebelik takibini yapan kişiler tarafından uygulandı. Çalışma sonuçlarına gore hastaların ortalama doğru cevaplama oranı %21.6 bulundu [hasta bilgi düzeyini ölçen 6 soruda 1.3 (tablo 2)]. Sonuç olarak Türkiye’deki gebe kadınların çoğu down sendromu tarama testlerini duymuş olsa da test içeriği ve test sonuçlarını yorumlama hakkında yeterli bilgiye sahip değillerdir.
Purpose of this study was to investigate the level of background knowledge about Down syndrome screening tests among women in Turkey, their ability to interpret the test results, and their attitudes in deciding how to proceed based on the results.
This study was performed by sending 600 questionnaires to 18 health centers throughout Turkey. The questionnaires were given to pregnant women by the practitioner following their pregnancy (including doctors and midwives).
The average correct answer rate of patients was found to be 1.3 out of every 6 questions (21.6%) [from the questions screening womens knowledge level (tablo 2)].
In conclusion most women in Turkey have heard about the screening tests for Down Syndrome, however they lack sufficient knowledge about the test content and the interpretation of the results.

6.Comparing the postoperative results of cataract surgery only vs cataract surgery combined with intravitreal ranibizumab in the patients with diabetic macular edema
Burak Şimşek, Aylin Ardagil Akçakaya, Sevil Arı Yaylalı, Işılay Özsoy
doi: 10.5222/MMJ.2016.105  Pages 105 - 109
Amaç: Diyabetik makula ödemi (DMÖ) olan hastalarda yalnız katarakt cerrahisi (FAKO) uygulamakla, FAKO ile aynı seansta intravitreal ranibizumab (İVR) uygulamanın postoperatif sonuçlar üzerine etkisini karşılaştırmak.
Metod: Kliniğimizde 2013-2015 yıllarında katarakt cerrahisi geçiren DMÖ tanılı hastaların postoperatif görme keskinlikleri (Snellen)(GK) ve makula kalınlıkları (ortalama ve merkezi) (µ), preoperatif değerleri ile aynı seansta FAKO’ ya ilaveten ranibizumab uygulanan DMÖ hastalarının değerleri ile kıyaslanmıştır.
Bulgular: Çalışmaya 15 hastanın 18 gözü katılmıştır. Yalnızca FAKO yapılan grupta (Grup 1) preoperatif ortalama GK 0,27; postoperatif 1. ay ortalama GK 0,43; preoperatif ortalama merkezi makula kalınlığı 255µ; postoperatif merkezi makula kalınlığı 321µ idi. Aynı seansta FAKO ve ranibizumab yapılan grupta (Grup 2) preoperatif GK 0,12; postoperatif 1. ayda ortalama GK 0,35; preoperatif ortalama merkezi makula kalınlığı 269µ; postoperatif 1. ayda ortalama merkezi makula kalınlığı 334µ idi. Grup 1’ de GK anlamlı değişim göstermezken Grup 2’ de anlamlı artış göstermiştir.. Makula kalınlıkları açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmamıştır.
Sonuç: Kataraktı olan DMÖ hastalarında, FAKO ile kombine İVR uygulamanın sonuçları GK artışı sağlamada sadece FAKO uygulamakla karşılaştırıldığında daha başarılıdır.
Purpose: To compare the postoperative results of cataract surgery (FAKO) only vs FAKO combined with intravitreal ranibizumab (IVR) in the patients with diabetic macular edema (DME).
Methods: The preoperative and postoperative visual acuity (VA, Snellen) and macular thickness values of the patients with DME who had only FAKO surgery were compared with DME patients who had FAKO surgery combined with intravitreal ranibizumab (IVR).
Results: 18 eyes of 15 patients with DME and cataract were included in the study. The patients with FAKO surgery only (Group 1) had preoperative and postoperative first month VA of 0,27 and 0,43 respectively; the preoperative and mean central macular thickness (CMT) were 255µ and 321µ. The patients who had both FAKO surgery and IVR (Group 2) had preoperative and postoperative VA of 0,12 and 0,35; the pre and postoperative mean CMT were 269µ and 334µ respectively. While there was no statistically significant difference between the pre and postoperative VA of Group 1, the postoperative VA of Group 2 was significantly higher than the preoperative value. There was no difference between the pre and postoperative macular thickness values between those groups.
Conclusions: Cataract surgery combined with IVR results in a better VA improvement in patients with DME and cataract, compared with FAKO surgery only.

7.Complications of Otitis Media
Mehmet Sürmeli, İldem Deveci, Ayşe Aslı Şahin Yılmaz, Mustafa Salih Canpolat, Serap Önder, Çağatay Oysu
doi: 10.5222/MMJ.2016.110  Pages 110 - 114
Amaç: Otitis media komplikasyonları intrakranyal ve ekstrakranyal olarak sınıflandırılır ve genellikle progresif kemik erozyonlarına, faysal sinirin, labirentin ve duranın açığa çıkmasına bağlıdır. Antibiyotik öncesi dönemde akut ve kronik orta kulak enfeksiyonları ekstrakraniyal ve intrakraniyal infeksiyonlara sıklıkla neden olmaktaydı. Gelişmiş antibiyotiklerin kullanımından sonra otitis mediaya bağlı komplikasyonlar dramatik şekilde azalmıştır. Bu çalışmanın amacı hastalarımızda otitis media komplikasyonlarını gözden geçirmek ve literatür ile karşılaştırmaktır.
Hastalar ve Yöntem: Çalışmayı retrospektif olarak uyguladık. 2013-2016 yılları arasında otitis mediaya bağlı temporal kemik erozyonu ve komplikasyonu gelişen hastalar incelendi.
Bulgular: Otitis mediaya bağlı komplikasyonu olan 26 hasta değerlendirmeye alındı. Bunların 5’i (%19,23) intrakraniyal olup; beyin absesi (1), lateral sinüs trombozu (2), otitik hidrosefali (1) ve menenjit (1) en sık görülen intrakraniyal komplikasyonlardı. Ekstrakraniyal komplikasyonlar 21 hastada (%80,76) mevcut olup; subperiostal abse (6), labirent fistülü (7), fasiyal paralizi (8) en sık görülen ekstrakraniyal komplikasyonlardı. Tüm hastalara antibiyotik tedavisi ve uygun cerrahi tedavi prosedür uygulandı. Radikal mastoidektomi kolesteatomu olan ve intrakraniyal komplikasyon gelişen hastalara uygulandı ve gereğinde genişletildi.
Sonuç: Kulak burun boğaz ve beyin cerrahisi tarafından erken tanı, agresif antibiyotik tedavisi ve kombine yönetim, otitis media komplikasyonlarına bağlı mortalite ve morbiditenin azalmasında kilit rol oynamaktadır.
Objectives: Complications from otitis media are classified as extracranial or intracranial and are usually caused by progressive bony erosion, exposing the facial nerve, labyrinth and dura. In the preantibiotic era, acute and chronic middle ear infections frequently led to both extracranial and intracranial complications. The complications rate of otitis media have dramatically decreased since the advent of antibiotics. The aim of this study was to review our patients with complications of otitis media and compare with literature.

Patients and Methods: We performed a retrospective study. Patients who developed temporal bone erosion and complications because otitis media between the years 2013 and 2016 were investigated.

Results: There were 26 patients with complications of otitis media, which 5 [19,23%] were intracranial; brain abscess (1), lateral sinus thrombosis (2), otitic hydrocephalis (1) and meningitis (1) were the most common intracranial complications. Extracranial complications were present in 21 [80,76%] of the patients; subperiostal abscess (6), labyrinthine fistula (7), facial paralysis (8) were the most common extracranial complications. Antibiotic therapy and initial surgical treatment procedure were applied in all patients. Radical mastoidectomy was performed in ears with cholesteatoma and in cases of intracranial complications the operation was extended with appropriate interventions if required.

Conclussion: Early diagnosis, aggressive antibiotic therapy and combined management of cases by otologists and neurosurgeons are the key to reducing the morbidity and mortality of the serious complications of otitis media.

8.Echocardiographic Epicardial Fat Thickness Measurement and Cardiovascular Risk Assessment in Patients with Systemic Lupus Erythematosus
Nurşen Keleş, Feyza Aksu, Gönül Açıksarı, Kenan Demircioğlu, Yusuf Yılmaz, Osman Köstek, Muhammed Esad Çetin, Macit Kalçık, Şeref Kul, Mustafa Çalışkan
doi: 10.5222/MMJ.2016.1003  Pages 115 - 121
Amaç: Sistemik Lupus Eritematozus (SLE) multisistemik ve otoimmün inflamatuvar bir hastalıktır. Geleneksek kardiyovasküler (KV) risk faktörleri SLE’ li hastalarda normal populasyona göre daha sıktır. Ancak geleneksek KV risk faktörlerini hesaplayan risk skorlamaları SLE’ li hastalardaki gerçek kardiyovasküler riski olduğundan daha düşük göstermektedir. Bu nedenle karotis intima media kalınlığı (KİMK) ve yüksek duyarlıklı C reaktif protein (yd-CRP) gibi aterosklerotik prediktörler, SLE’ lu hastalardaki gerçek KV riski değerlendirmek için bu grup hastalarda araştırılmıştır. SLE’ lu hastalarda KİMK ve yd-CRP değerlerinde artış saptanmıştır. Epikardiyal yağ dokusu da koroner arter hastalığının oluşumunu ve gelişimini kuvvetli bir şeklide etkilemektedir.Ancak, SLE’ lu hastalarda epikardiyal yağ kalınlığının (EYK) normal popülasyona göre karşılaştırılması ile ilgili sınırlı veri mevcuttur. Bu nedenle bu çalışma SLE’ lu hastalarda artmış KİMK ve yd-CRP düzeyleri ile birlikte EYK’ da normal popülasyona göre artış olup olmadığını araştırmak için tasarlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 38 ardışık SLE hastası ve 34 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edilmiştir. KİMK ölçümleri lineer bir transdüserle, ultrasonografik olarak karotis arterlerden yapılmıştır. EYK ölçümü için transtorasik ekokardiyografi cihazı kullanılmıştır. Bulgular: SLE’ lu hastaların EYK ölçümleri sağlıklı gönüllülere göre anlamlı derecede yüksek bulundu ((4.5 ± 1.1 vs. 3.9 ± 0.9, p= 0.01). EYK ölçümleri ile SELENEA-SLEDAI indeksi, KİMK ve yd-CRP değerleri arasında direk korelasyonlar tespit edildi. Sonuç: Ekokardiyografik EYK ölçümü KİMK ve yd-CRP değerleri ile birlikte SLE' lu hastalarda gerçek kardiyovasküler risk değerlendirmesinde tekrarlanabilir ve kolay bir yöntem olarak kullanılabilir.
Objective: Systemic lupus erythematosus (SLE) is a multisystemic autoimmune inflammatory disease. Traditional cardiovascular (CV) risk factors are more prevalent in SLE patients than in the general population. Risk scores which take into account traditional risk factors for CV diseases underestimate true CV risk in SLE. Therefore, atherosclerosis risk predictors including carotid intima-media thickness (c-IMT), high-sensitivity C-reactive protein (hs-CRP) have been investigated in SLE to show true CV risk. Increased c-IMT and hs-CRP levels in SLE patients have been reported. Epicardial fat also strongly influences the formation and the progress of coronary artery disease. However, there is limited data comparing the epicardial fat thickness (EFT) of SLE patients with that of the normal population. This study was designed with the aim of further evaluating whether SLE patients have greater EFT values with increased c-IMT and hs-CRP levels when compared with a healthy group. Material and Methods: The population of this study was comprised of 38 consecutive SLE patients and 34 healthy volunteers. C-IMT was measured through ultrasonographic imaging of the common carotid arteries using a linear array transducer. Transthoracic echocardiography was used to measure EFT. Results: SLE patients had significantly higher EFT values than those of healthy volunteers (4.5 ± 1.1 vs. 3.9 ± 0.9, p= 0.01). There were also direct correlations between EFT values and SELENA– SLEDAI index, c-IMT and hs-CRP of study population. Conclusion: The echocardiographic EFT measurement can be used as a reproducible and practical tool for evaluation of cardiovascular risk with c-IMT and hs-CRP in SLE patients.

REVIEW
9.Masked Hypertension
Feyza Aksu, Nurşen Keleş, Yusuf Yılmaz, Kenan Demircioğlu, Mustafa Çalışkan
doi: 10.5222/MMJ.2016.122  Pages 122 - 127
Maskeli hipertansiyon (MH) ofis kan basıncı değerleri normal (sistolik <140 mmHg, diastolik <90 mmHg ) iken, 24 saat ambulatuar kan basıncı ölçümlerinin yüksek (sistolik > 140 mm Hg, diastolik >90 mmHg) tespit edildiği klinik durum olarak tanımlanır. Son zamanlarda yapılan gözlemsel çalışmalarda maskeli hipertansiyon sıklığının %10-40 arasında olduğu rapor edilmiştir. Hastalığın temel mekanizması henüz tam açıklanamamıştır. Ancak maskeli hipertansiyonun sigara içimi, aşırı alkol tüketimi ve obezite ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Uç organ hasarı sıklığı ve kardiyovaskuler riskteki artış esansiyel hipertansiyonla benzer olarak izlenmektedir. Bu sebeplerden dolayı kılavuzlar kötü kardiyovaskuler sonuçların önlenmesi için maskeli hipertansiyon hastalarına medikal tedavi önermektedir.
Masked hypertension is defined as a clinical condition in which patients have normal office blood pressure values while having high ambulatory blood pressure measurements. The prevalance of masked hypertension is reported as 10-40 % in recent registries. Although the main mechanism of that disease has not been well-defined yet. However ıt may be associated with smoking, alcohol abuse and obesity. The increment in the incidence of endorgan damage and cardiovascular disease risk in patient with masked hypertension is similar to essential hypertension. Therefore the guidelines suggest medical treatment for patient with masked hypertension to prevent worse cardiovascular outcome.

10.Recent Advances on Medical Treatment of Age-Related Macular Degeneration
Tuba Çelik
doi: 10.5222/MMJ.2016.128  Pages 128 - 133
Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu 65 yaş üzeri kişilerde geri dönüşümsüz görme kaybının önde gelen sebeplerinden birisidir. Santral görme kaybıyla sonuçlanan makulanın ilerleyici dejeneratif bozukluğu hastalıktaki ana problemdir. Hastalığın atrofik ve eksudatif olmak üzere iki formu vardır. Nüfusun yaşlanması Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu prevelansını arttırır ve sosyal ve ekonomik sıkıntılara neden olur. Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu açısından riskli hastaların yönetimiyle ilgili birçok çalışma yapılmış ve yeni tedaviler geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu derlemede, Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonun şu anki ve gelecekteki tedavi seçenekleri tartışılmıştır.
Age-Related Macular Degeneration is the leading cause of irreversible blindness over 65 years of age. Progressive degenerative disorder of the macula resulting in a loss of the central vision is the main problem in the disease. There are two forms of Age-Related Macular Degeneration, the atrophic and the exudative form. Ageing of the population may increase the prevalence of Age-Related macular degeneration and cause social and economical burden. Much research has been done to manage the people at risk of Age-Related macular degeneration and to develop new treatments. In this review, we will discuss the current and future therapeutic options of Age-Related Macular Degeneration.

CASE REPORTS
11.Late hip subluxation due to a sequel of neonatal hip septic arthritis: a case report
Esat Uygur, Engin Eceviz, Bahattin Kemah, Abdullah Eren
doi: 10.5222/MMJ.2016.134  Pages 134 - 137
GİRİŞ:
Gelişimsel kalça displazisinin etiyolojisinde belli başlı faktörler olmakla birlikte septik artritin de kalça yarı-çıkığına (subluksasyon) ve gelişimsel kalça displazisine neden olduğu bilinmektedir.
OLGU SUNUMU:
Bu olgu sunumunda, üçüz eşi ve prematür olarak dünyaya gelen bir olguda Candida spp.'nin etken olarak tespit edildiği yenidoğan kalça septik artritinden sonraki klinik ve ultrasonografik kontrolleri normal olmasına karşın ileriki takiplerinde etkilenen kalçasında yarı-çıkık gelişen hasta sunulmaktadır.
SONUÇ:
Kalça septik artritinin nadir bir yarı-çıkık sebebi olduğu ortaya konarak özellikle öyküsünde kalça septik artriti bulunan hastaların yakın takip edilmesi ve topallama şikayetlerinin önemsenmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
INTRODUCTION:
Although there is major contributing factors causing developmental hip dysplasia, it is a well known fact that septic arthritis may cause hip dysplasia.
CASE REPORT:
In this case report, a 28-day-old female patient whose ultrasonographic findings were found to be normal during newborn period after septic arthritis of the hip, and who later developed hip subluxation is presented. The treatment of the patient is achieved with acetabular coverage through pelvic osteotomy.
CONCLUSION:
It is emphasized that hip dysplasia, which is one of the rare complications of the septic arthritis, should be taken into consideration especially in patients with complaints of limping and yet the importance of close follow up of patients with a history of septic arthritis for the risk of hip dysplasia and subluxation.

12.Vulvar lipoma: a rare localization of a lipoma
İpek Ulu, Yasemin Çekmez, Mehmet Serdar Gülşen
doi: 10.5222/MMJ.2016.1002  Pages 138 - 139
Lipomlar sık görülen tümörler olmalarına rağmen vulvada sık değildirler. Vulvar lipom saptanan olgumuz, lipomun eksizyonundan 3 ay önce normal doğum yapmış, 37 yaşında tiroid kanseri bir hastadır. Olgumuzda yavaş gelişen vulvar kitle sunuldu. Hastanın yakınması kitlenin “testis gibi” görünmesi idi. Hastamızda papiller tiroid kanseri öyküsü mevcuttu ve ikinci operasyonundan sonra radyoaktif iyot tedavisi almıştı. Bununla birlikte hastamız 3 ay önce vaginal doğum gerçekleştirebildi. Fizik muayenede hastanın sol labium majöründe 3x5 cm (santimetre) boyutlarında ağrısız kitle saptandı (Şekil 1). Kitle genel anestezi altında tamamen çıkarıldı (Şekil 2). Histolojik incelemede matür adipositlerden oluşan vulvar lipomu işaret eden benign tümör saptandı. Lipomlar çoğunlukla kolay farkedilen, ağrısız yumuşak kitlelerdir. Travma, altta yatan en sık sebep olmasına rağmen bizim vakamız travma değil papiller tiroid kanseri öyküsüne sahiptir. Malignite olasılığına karşılık vulvar lipomların total olarak çıkarılması daha güvenlidir. Bu olgumuzla çoğunlukla Bartholin kisti olarak yanlış tanı alan bu benign tümörün atipik yerleşim yerine dikkat çekmek istedik.
Lipomas are frequently seen tumors but not often on vulva. In our case it was diagnosed in a 37 year old thyroid cancer patient who gave vaginal birth three months before the excision of the lipoma. We report the case of a vulvar mass that progressed slowly. The complaint of our patient was the ‘testis like’ appearance of the mass. She had the history of papillary thyroid cancer who underwent radioactive iodine therapy after her second operation. Nevertheless she even succeeded in vaginal delivery three months before. Physical examination showed a non-tender mass in her left labium majus that measured 3x5 centimetres (cm) (Figure 1). The mass was completely excised under general anaesthesia (Figure 2). The histologic examination showed a benign tumor composed of mature adipocytes, indicating vulvar lipoma. Lipomas are mostly painless soft tumors which can be recognized easily. Although trauma is the most common underlying reason, our case was with the history of papillary thyroid cancer not trauma. It is safer to excise vulvar lipomas totally to eliminate the possibility of malignancy. We intented to take attention to this atypical localization of this benign tumor which may be most often misdiagnosed as Bartholin cyst.

13.Ipsilateral antrochoanal polyp and giant agger nasi: case report
Mehmet Karataş, Sedat Doğan, Yasin Sarıkaya, Mehmet Şirik, Erhan Kayıkçıoğlu
doi: 10.5222/MMJ.2016.140  Pages 140 - 143
Koanal polipler herhangi bir sinüsten kaynaklanan ve nazofarenkse uzanım gösterebilen izole kitleler olup bu patolojilerin çoğu maksiller sinüs kaynaklı antrokoanal poliplerdir. İntranazal anatomik varyasyonların olması antrokoanal polip cerrahisini zorlaştırabilmektedir. 40 yaşında erkek hasta polikliniğimize sağ göz çevresinde ağrı ve sağ taraflı burun tıkanıklığı şikayetleri ile başvurdu
Choanal poyps are isolated masses originating from any sinus and extending to nasopharynx and most of them are antrochoanal polyps arising from maxillary sinus. Presence of intranasal anatomical variations can make surgery of antrochoanal polyps difficult. A 40 years-old male presented to our clinic with right periorbital pain and right-sided nasal obstruction.

14.A giant left ventricular pseudoaneurysm like an
Tolga Demir, Mazlum Şahin, Kenan Iltumur
doi: 10.5222/MMJ.2016.144  Pages 144 - 148
Elli bir yaşında,erkek hasta, eforla ilişkili nefes darlığı ve 3 aydır devam eden kuru öksürük şikayeti ile kliniğimize başvurdu. Hikayesinde EKG' de Q dalgaları ile kendini gösteren sessiz bir inferior miyokard enfarktüsü mevcuttu. Hasta öncesinde şikayet tarif etmiyordu. İki boyutlu transtorasik ekokardiyografide, sol ventrikül infero-bazal segmente komşu, dar boyunlu ve doppler incelemesinde ileri-geri akım sinyali veren ikinci bir kalp odacığı (6 cm x 5 cm) saptandı. Ventrikülografi, yaklaşık 6x5 cm çapında, sol ventrikül inferior duvarında, kum saatine benzeyen bir psödoanevrizmayı gösterdi. Koroner anjiyografide, sirkumfleks koroner arterin tam tıkalı olduğu üç damar hastalığı saptandı. Bu bulgular, eski bir inferior miyokard enfarktüsü sonucunda gelişen sol ventrikül psödoanevrizması ile uyumlu idi. Sol ventrikül psödoanevrizması ve eşlik eden koroner arter hastalığı tanısı konduktan sonra hastaya ameliyat önerildi. Hastaya yalancı anevrizma onarımı da dahil olmak üzere koroner arter bypass ameliyatı uygulandı. Ancak, ne yazık ki hasta intraoperatif kaybedildi Bu vaka, psödoanevrizmanın, semptomsuz seyreden sessiz miyokard enfarktüsü sonrası gelişebileceğini göstermektedir. Ayrıca, psödoanevrizmanın akciğerler gibi komşu organlara invazyon göstermesi cerrahi mortalite riskini arttırmaktadır.
A 51-year-old man was referred to our institution for dyspnea on exertion and non-productive cough, of three-month history. His clinical history was characterized by a silent inferior myocardial infarction detected by an ECG that presented inferior Q waves. He had not previously presented symptoms. Two-dimensional transthoracic echocardiography demonstrated a second large cardiac chamber (6 x 5 cm) adjacent to the inferior-basal left ventricle wall, with a narrow neck and to-and-from signals at doppler evaluation. Ventriculography showed a pseudoaneurysm, like an hourglass, on the inferior wall of the left ventricle which is approximately 6 x 5 cm in diameters. Coronary angiography showed triple vessel disease with total occlusion of the circumflex coronary artery. These findings were consistent with left ventricular pseudoaneurysm resulting from an old inferior myocardial infarction. After diagnosis of left ventricular pseudoaneurysm and concomitant coronary artery disease, surgery was recommended. He underwent coronary artery bypass surgery including the repair of the pseudoaneurysm. But, unfortunately the patient died in during the operation. This case illustrates that pseudoaneurysm could develop after silent myocardial infarction with non-specific symptoms. In addition, if false aneurysm invades adjacent organs such as lungs, increases the risk of surgical mortality.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved