Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 2 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 36 (2)
Volume: 36  Issue: 2 - 2021
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Contents

Pages II - III

3.Editorial Board

Pages IV - VII

4.Publication Policies and Writing Guide

Pages VIII - X

ORIGINAL ARTICLE
5.Anxiety Disorder Associated with the COVID-19 Pandemic Causes Deterioration of Blood Pressure Control in Primary Hypertensive Patients
Mehmet Celik, Yusuf Yilmaz, Ali Karagoz, Muzaffer Kahyaoglu, Ender Ozgun Cakmak, Ayhan Küp, Fatma Betül Celik, Ahmet Karaduman, Seyhmus Külahcioglu, Servet İzci, Çetin Geçmen, Mustafa Caliskan
doi: 10.5222/MMJ.2021.08364  Pages 83 - 90
Amaç: Yeni koronavirüs hastalığı (COVID-19) tüm dünyada hızlı bir şekilde yayılarak anksiyete bozukluğuna sebep olmuştur. Yakın zamanlı çalışmalar, COVID-19 salgını sırasında depresyon ve anksiyete prevalansında artış olduğunu göstermiştir. Biz bu çalışmamızda primer hipertansif hastalarda, pandemi sırasında anksiyete ve depresyon düzeylerini değerlendirmeyi ve pandemiye bağlı stresin kan basıncı kontrolü üzerindeki etkisini belirlemeyi amaçladık.
Yöntem: Pandemi öncesinde ve sırasında aynı antihipertansif ilaçları kullanmaya devam eden toplam 142 primer hipertansiyon hastası çalışmaya dahil edildi. Bu hastalara 24 saatlik Ambulatuar Kan Basıncı Monitorizasyonu (AKBM) yapıldı ve Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADS) anketi uygulandı. Pandemiden önceki son 1 yıl için aynı hastaların 24 saatlik AKBM kayıtlarını geriye dönük olarak incelendi.
Bulgular: Gündüz, gece ve 24 saat sistolik kan basıncı ile gündüz, gece ve 24 saat diyastolik kan basıncı, COVID-19 salgını sırasında pandemi öncesi döneme kıyasla önemli ölçüde yükseldi (p<0.001). Daha yüksek HADS-A skorları (HADS-A 7), daha düşük HADS-A skoruna sahip hastalara kıyasla kan basıncında çok daha fazla artışla anlamlı şekilde ilişkilendirildi.
Sonuç: COVID-19 salgınına bağlı psikolojik stres, antihipertansif tedavileri değişmeyen kontrollü hipertansif hastalarda kan basıncı regülasyonun bozulmasına sebep olmuştur.
Objective: The new coronavirus disease (COVID-19) has spread rapidly all over the world and caused anxiety disorders. Recent studies have also shown that the prevalence of depression and anxiety increased during the COVID-19 outbreak. We aimed to evaluate the anxiety and depression levels during the pandemic and identify the effect of pandemic-related stress on blood pressure (BP) control in primary hypertensive patients.
Method: A total of 142 patients with primary hypertension (HT) who continued to use the same antihypertensive drugs before and during the pandemic were included in the study. Twenty-four -hour Ambulatory Blood Pressure Monitoring (ABPM) and the Hospital Anxiety and Depression Scale (HADS) questionnaire were applied to patients. We retrospectively reviewed 24-h ABPM records of the same patients for the year before the pandemic.
Results: Daytime, nighttime and 24 -hour-systolic blood pressure (SBP) levels as well as daytime, nighttime, and 24- hour-diastolic blood pressure (DBP) levels, were significantly elevated during the COVID-19 outbreak compared to the pre-pandemic period (p<0.001). Higher HADS-A scores (HADS-A ≥7) were significantly associated with much greater increase in BP compared to the patients with lower HADS-A scores.
Conclusion: Psychological stress due to the COVID-19 outbreak led to worsening of the regulation of BP in controlled hypertensive patients whose antihypertensive treatments did not change.

6.A Study of Cardiac Autonomic Functions in Patients with Chronic Stable Angina Undergoing Percutaneous Coronary Revascularization
Waqas Alauddin, Meenakshi Chaswal, Musharaf Bashir, Harmohander Singh Isser
doi: 10.5222/MMJ.2021.24603  Pages 91 - 97
Objective: In the present study, cardiac autonomic functions in CSA patients were evaluated before and after percutaneous coronary intervention (PCI) using heart rate variability (HRV).
Methods: Thirty patients with CSA were recruited from cardiology outpatient clinics of VMMC and Safdarjung hospital, New Delhi, India. For each patient HRV parameters (LF, HF, LF: HF ratio, SDNN, RMSSD, total power, and pNN50) were gathered before and after PCI. Data were compiled and analyzed using licensed statistical software: SPSS version 21.0.
Results: Out of 30 subjects, SDNN (61.47±22.27 vs. 32.24±16.50ms, p<0.0001), RMSSD (53.86±31.41 vs. 28.81±23.80ms, p=0.001) and pNN50 (46.24±34.36 vs. 5.20±6.63, p<0.0001) in post-PCI were significantly higher as compared to the pre-PCI values. There were significant increases in both LF (1193ms2±302.04ms2vs. 1054.60ms2±208 ms2, p<0.001) and HF (991.57±872.40ms2vs. 466.72ms2±257.93ms2, p<0.0001), also in total power (3548.37ms2±807.73ms2vs. 2428 ms2±867.07 ms2, p<0.0001) in post-PCI as compared to pre-PCI. The LF: HF ratio in pre-PCI was higher as compared to post-PCI (1.467±1.639 vs. 1.143±0.852, p=0.805), but the difference was not statistically significant.
Conclusion: In this preliminary study, it is concluded that there is significant improvement in resting cardiovascular parameters, resting autonomic tone as measured by HRV which shows increase in both parasympathetic as well as sympathetic reactivity following revascularization by PCI in CSA patients. Hence, we also suggest that the use of noninvasive tests such as HRV should be done to stratify further risk of disease progression.

7.Kisspeptin and Hematologic Parameters as Predictive Biomarkers for First-Trimester Abortions
Umit Gorkem, Ozgur Kan, Mehmet Ömer Bostanci, Deniz Taşkıran, Hasan Ali Inal
doi: 10.5222/MMJ.2021.32549  Pages 98 - 105
Amaç: Spontan abortus, erken gebeliğin en sık görülen komplikasyonudur ve tanınan gebeliklerin % 20’sini etkilemektedir. Kisspeptin, plasental sinsitiyotrofoblastlar tarafından salınmakta olup rahim matrislerine plasental invazyonu düzenlemektedir. Biz bu çalışmada ilk trimesterin erken gebelik evresindeki gebelik sonuçları ile serum kisspeptin düzeyleri arasında bir ilişki kurmayı amaçladık.
Yöntem: Bu prospektif çalışmada, 7-8 6/7 hafta gebelikleri olan doksan gebe toplam üç gruba ayrıldı: (i) sağlıklı gebelerden oluşan kontrol grubu (n=30), (ii) düşük tehdidi grubu (n=30) ve (iii) spontan düşük grubu (n=30). Maternal serum örnekleri, tam kan sayımı parametreleri ve kisspeptin seviyeleri analiz edildi.
Bulgular: Vücut kütle indeksi ve gebelik yaşı açısından istatistiksel olarak fark yoktu (p=0.370). Gravida, parite, kürtaj ve yaşayan çocuklar, sosyo-ekonomik düzey ve istihdam dahil olmak üzere ayrıntılı obstetrik durumlarla ilgili olarak çalışma grupları arasında fark yoktu (p>0.05). Nötrofil, lenfosit ve trombosit sayılarının yanı sıra nötrofil-lenfosit oranı (NLR) ve trombosit-lenfosit oranı (PLR) dahil olmak üzere tam kan sayımının biyokimyasal parametreleri açısından önemli bir ilişki bulunmadı (p>0.05). Çalışma grupları arasında medyan serum kisspeptin seviyeleri anlamlı farklılık göstermedi (p=0.153). Korelasyon analiz testi tüm çalışma gruplarında kisspeptin ile diğer çalışma parametreleri arasında bir korelasyonun olmadığını gösterdi (p>0.05).
Sonuç: Bulgularımız, birinci trimesterin erken gebelik evresinde serum kisspeptin konsantrasyonu ile gebelik sonuçları arasında herhangi bir ilişkinin olmadığını ve serum kisspeptin konsantrasyonunun düşük durumunu canlı gebeliklerden ayırt etmek için güvenilir bir belirteç olmadığını göstermiştir.
Objective: Spontaneous abortion is the most common complication of early pregnancy, affecting up to 20% of recognized pregnancies. Kisspeptin is predominantly released by placental syncytiotrophoblasts, and regulates their placental invasion into the uterine matrices. We aimed to establish an association of serum kisspeptin levels with pregnancy outcomes during the early gestational stage of the first trimester.
Method: In this prospective study, 90 pregnant women in their 7 to 8 6/7 gestational weeks were classified into three groups: (i) The control group, consisting of healthy pregnant women (n=30), (ii) the threatened abortion group (n=30), and (iii) the spontaneous abortion group (n=30). The maternal serum samples were analyzed for complete blood count parameters and kisspeptin levels.
Results: There was no statistical difference regarding body mass index (BMI) and gestational age (p=0.370). Regarding detailed obstetric notations, including gravida, parity, abortion, and living children, socioeconomic levels, and employment rates, all study groups were comparable (p>0.05, for all). No significant association was found regarding the biochemical parameters of complete blood count, including neutrophil, lymphocyte, and platelet concentrations, as well as neutrophil-to-lymphocyte ratios (NLR) and platelet-to-lymphocyte ratios (PLR) (p>0.05, for all). The median serum kisspeptin levels of the study groups did not differ between the groups (p=0.153). Correlation analysis revealed no significant relationship between serum kisspeptin levels and other study parameters in any study groups (p>0.05, for all)
Conclusions: We found no statistically significant relationship between serum kisspeptin concentrations and pregnancy outcomes in the early gestational stage of the first trimester, and serum kisspeptin concentrations did not seem to be a reliable marker to distinguish abortion status from viable pregnancy

8.Assessment of Nocturnal Hypoventilation by Different Methods and Definitions in Children with Neuromuscular Disease: Oxycapnography and Blood Gas Analysis
Yetkin Ayhan, Elif Yuksel Karatoprak, Zeynep Reyhan Onay, Sinem Can Oksay, Saniye Girit
doi: 10.5222/MMJ.2021.42385  Pages 106 - 116
Amaç: Nokturnal hipoventilasyonu (NH) tahmin etmek için arteriyel kan gazı analizinde parsiyel arteriyel karbondioksit basıncı (PaCO2) ile invaziv olmayan bir yöntem olan oksikapnografi ile elde edilen nokturnal end-tidal CO2 (PetCO2) ölçümünün birbiriyle uyumlu olup olmadığını araştırmak.
Yöntem: Doğrulanmış NMD tanısı olan 6-18 yaşları arasında 21 hasta kaydedildi. Her hasta, PetCO2, oksijen satürasyonu (SpO2), nabız sayısı ve solunum hızını kaydetmek için bir orinasal prob ve bir nabız oksimetre parmak probu kullanılarak bir nokturnal oksikapnografi çalışmasına tabi tutuldu. PaCO2 seviyelerini kaydetmek için gece üç kez (23: 00 pm, 03: 00 am, 07: 00 am) arteriyel kan gazı analizi yapıldı.
Bulgular: Üç kan gazı analizinin ortalama gecelik PaCO2 seviyesi (ortalama PaCO2noct) 41,78±4,69 mmHg idi. Ortalama PaCO2 23: 00 ve PaCO2 07: 00 seviyeleri arasında anlamlı bir değişiklik gözlendi (p=0,032). NMD grubunda PaCO2, PetCO2 ve SpO2 seviyeleri arasında anlamlı bir fark yoktu. PaCO2 07: 00 ve PetCO2 sonuçları arasındaki sınıflar arası korelasyon katsayısı 0,791 (%95 CI: 0,533-0,923); Gecelik ortalama PaCO2 ve PetCO2 arasındaki sınıflar arası korelasyon katsayısı 0,811 (%95 CI: 0,533-0,923) idi.
Sonuç: Çalışmamız, nokturnal PetCO2 ve PaCO2 düzeylerinin istatistiksel olarak karşılaştırılabilir olduğunu, ancak NMD’de NH’nin erken teşhisi için tek başına PaCO2 kullanımının yeterli olmadığını göstermektedir. NH için daha kısıtlayıcı tanımlar yapmaya, hipoventilasyonun en iyi tanımı üzerinde bir anlaşmaya varmak için daha geniş çalışma popülasyonları ile çalışmalar yürütmeye ve kılavuzları güncellemeye ihtiyaç vardır.
Objective: To investigate whether partial arterial carbon dioxide pressure (PaCO2) level in arterial blood gas analysis that was used to predict nocturnal hypoventilation (NH) is concordant with nocturnal end-tidal CO2 (PetCO2) measurement obtained by a noninvasive method of oxycapnography in children with neuromuscular disease (NMD).
Methods: Twenty-one patients aged 6-18 years with a confirmed diagnosis of NMD were enrolled. Each patient underwent a nocturnal oxycapnography study using an orinasal probe and a pulse oximetry finger probe to record PetCO2, oxygen saturation (SpO2), pulse rate, and respiratory rate. Arterial blood gas analysis was performed to record PaCO2 levels on three occasions at night (23: 00 pm, 03: 00 am, 07: 00 am).
Results: The mean overnight PaCO2 level of the three blood gas analyses (mean PaCO2noct) was 41.78±4.69 mmHg. A significant change was observed between mean PaCO2 23: 00 and PaCO2 07: 00 levels (p=0.032). There was no significant difference between PaCO2, PetCO2, and SpO2 levels in the NMD group. The interclass correlation coefficient between PaCO2 07: 00 and PetCO2 levels was 0.791 (95% CI: 0.533-0.923); the interclass correlation coefficient between overnight mean PaCO2 and PetCO2 levels was 0.811 (95% CI: 0.533-0.923).
Conclusion: Our study indicates that nocturnal PetCO2 and PaCO2 levels were statistically comparable but the use of PaCO2 alone is not adequate to make an early diagnosis of NH in NMD. There is a need for making more restrictive definitions for NH, and conducting studies with larger study populations to reach an agreement on the best definition of hypoventilation, and updating consensus guidelines.

9.The Frequency of Malnutrition in Patients with Type 2 Diabetes
Mirac Vural Keskinler, Güneş Feyizoğlu, Kübra Yildiz, Aytekin Oguz
doi: 10.5222/MMJ.2021.44270  Pages 117 - 122
Amaç: Günümüzde sıklığı hızla artmakta olan diabetes mellitusun (DM) en sık komorbiditelerinden biri obezitedir. Aşırı ve dengesiz beslenmenin yol açtığı obezite, sıklıkla diyabete eşlik etse de; malnütrisyon da diyabetin bir diğer komplikasyonu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu çalışma diyabetli bireylerdeki malnütrisyon riski sıklığının incelenmesi amacıyla yapılmıştır.
Yöntem: Bu çalışma kesitsel bir çalışmadır. Şubat 2018 - Mart 2018 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinin diyabet polikliniğinde takip edilen tip 2 diyabetli hastalar çalışmaya dahil edildi.Hastaların antropometrik ölçümleri ve “Nutritional Risk Screening-2002” (NRS-2002) skorları kayıt altına alınmıştır.
Bulgular: Çalışmaya 222 (Kadın: 132, %59,4) hasta alındı. NRS skoru yüksek (NRS≥3) olan ve (NRS<3) olan iki grup karşılaştırıldığında, yaş, bel çevresi ve HbA1c açısından iki grup arasında da anlamlı bir fark yoktu. Malnütrisyon riski olan grupta sadece BKİ daha düşük bulundu (p=0.030). Hastalar diyabet tedavileri ve malnütrisyon riski açısından değerlendirildiğinde tedavi ve malnütrisyon riski açısından fark saptanmadı (p=0.847).
Sonuç: Yapılan çalışmada diyabet polikliniğinde takip edilmekte olan ve beden kütle indeksi yüksek olan her yedi diyabetliden birinde malnütrisyon riskinin mevcut olduğu görülmüştür.
Objective: Obesity is one of the most common comorbidities of diabetes mellitus (DM) whose frequency is rapidly increasing nowadays. Although obesity caused by excessive and unbalanced nutrition often accompanies diabetes; malnutrition is another complication of diabetes. This study was conducted to investigate the frequency of malnutrition in individuals with diabetes.
Method: This study is a cross-sectional study. The patients with type 2 diabetes followed up in the diabetes outpatient clinic of a university hospital between February and March 2018 were included in the study. Anthropometric measurements of the patients and “Nutritional Risk Screening-2002” (NRS-2002) scores were recorded.
Results: A total of 222 (F: 132 59.4%) patients were included in the study. When two groups with higher NRS (≥3) and lower NRS (<3) scores less than 3 were compared, any significant difference was not detected between two groups in terms of age, waist circumference and HbA1c values. Only BMI was found to be lower in the group with malnutrition risk (p: 0.030). When the patients were evaluated in terms of diabetes treatments and risk of malnutrition, any significant intergroup difference was not found (p: 0.847).
Conclusion: It was found that there is a risk of malnutrition in one of every seven diabetics with a high body mass index who were being followed up in the diabetes outpatient clinic.

10.Biofilm Formation and Antimicrobial Susceptibility of Non-Diphtheriae Corynebacterium Strains Isolated from Blood Cultures: First Report from Turkey
Sinem Özdemir, Okan Aydoğan, Fatma Köksal Çakırlar
doi: 10.5222/MMJ.2021.60252  Pages 123 - 129
Amaç: Difteri-dışı Corynebacterium suşları, mikrobiyolojik sınıflandırmaları ve klinik önemi ile onlarca yıllık kafa karışıklığının ardından önemli patojenler olarak kabul edilmiştir. Bu çalışmanın amacı, difteri-dışı Corynebacterium suşlarının tür tayinin yapılması, biyofilm oluşumu ve antimikrobiyal direnç prevalansını araştırmaktır.
Yöntem: Ocak 2015-Ocak 2020 tarihleri arasında hastanemizde yatarak tedavi gören bakteriyemili hastaların kan kültürlerinden difteri olmayan 126 Corynebacterium suşu izole edildi. Kan kültürleri Bactec-9120 sistemi ile analiz edildi. Suşların tanımlanması MALDI-TOF MS (Bruker Daltonics, Almanya) kullanılarak yapıldı. Antimikrobiyal duyarlılıklar Mueller-Hinton agarda Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemiyle belirlendi ve EUCAST standartlarına göre değerlendirildi. Biyofilm oluşumu Congo Red Agar yöntemi ile değerlendirildi.
Bulgular: Difteri-dışı Corynebacterium suşları arasında Corynebacterium striatum ve Corynebacterium matruchotii sırasıyla 29 ve 26 izolatla en yaygın suşlardı. Biyofilm üretimi C. striatum suşlarında %62,06 (18/29), C. matruchotii suşlarında %53,8 (14/26), Corynebacterium afermentans suşlarında %50 (9/18), Corynebacterium amycolatum suşlarında %50 (6/12) ve Corynebacterium jeikeium suşlarında %46 (7/15) olarak tespit edilmiştir. Çalışmanın en sık izole edilen ilk beş suşunda, %54 gibi yüksek bir biyofilm oranı bulduk. Penisilin, klindamisin, siprofloksasin, rifampisin, tetrasiklin ve gentamisine direnç oranları sırasıyla %91,2, %87,3, %79,3, %56,3, %45,2 ve %39,6 olarak tespit edildi. 126 suşun tamamı vankomisin ve linezolide duyarlıydı.
Sonuç: Bu sonuçlar, hastanede yatan bakteriyemili hastaların kan kültürlerinden izole edilen Corynebacterium suşlarının biyofilm oluşturma yeteneğiyle birlikte çoklu-ilaç direnci gösterdiklerini ve kontaminasyon olarak göz ardı edilmemesi için, tür tayini ve antibiyotik duyarlılığının belirlenmesinin önemini vurgulamaktadır.
Objective: Non-diphtheriae Corynebacterium strains have been recognized as important pathogens after decades of confusion regarding their microbiological classification and clinical significance. The aim of this study was to identify non-diphtheriae Corynebacterium strains and the prevalence of biofilm formation and antimicrobial resistance.
Method: In total, 126 non-diphtheriae Corynebacterium strains were isolated from blood cultures of inpatients with bacteremia in our hospital between January 2015 and January 2020. Blood cultures were analyzed with the Bactec-9120 system. Strains were identified using MALDI-TOF MS (Bruker Daltonics, Germany). Antimicrobial susceptibilities were determined using the Kirby-Bauer disk diffusion method on a Mueller-Hinton agar and evaluated according to EUCAST standards. Biofilm formation was assessed with the Congo Red Agar method.
Results: Corynebacterium striatum and Corynebacterium matruchotii were the most prevalent with 29 and 26 isolates, respectively. Biofilm production was detected in 62.06% (18/29) of C. striatum, in 53.8% (14/26) of C. matruchotii, in 50% (9/18) of Corynebacterium afermentans, 50% (6/12) of Corynebacterium amycolatum, and in 46% (7/15) of Corynebacterium jeikeium strains. Among the five most prevalent strains, we found a high biofilm rate of 54%. The resistance rates to penicillin, clindamycin, ciprofloxacin, rifampicin, tetracycline, and gentamicin were 91.2%, 87.3%, 79.3%, 56.3%, 45.2%, and 39.6%, respectively. All 126 strains were susceptible to vancomycin and linezolid.
Conclusion: Non-diphtheriae Corynebacterium strains isolated from blood cultures of hospitalized patients with bacteremia may have multidrug resistance and the ability to produce biofilm. These results emphasize the importance of identifying strains and determining their antimicrobial susceptibility and biofilm production potential.

11.The Effects of Neutrophil-Lymphocyte Ratio, Platelet-Lymphocyte Ratio and Prognostic Markers in Determining the Mortality in Patients Diagnosed With Pneumonia in Intensive Care
Ömer Faruk Altaş, Mehmet Kızılkaya
doi: 10.5222/MMJ.2021.64160  Pages 130 - 137
Amaç: Bu çalışmada, yoğun bakıma pnömoni tanısı ile yatırılmış hastalarda hesaplanan Nötrofil/Lenfosit Oranı (NLO) ve Trombosit/Lenfosit Oranı (TLO)’nun; diğer prognostik skorlarla karşılaştırıldığında mortaliteyi belirleme düzeyini ortaya koymak amaçlanmıştır.
Yöntem: Ocak 2015 ile Ocak 2018 arasında yoğun bakım ünitesine kabul edilen ve çalışmamıza dahil olma kriterlerini sağlayan toplam 112 hastanın hastane kayıtları retrospektif olarak incelendi. Demografik veriler kaydedildi; NLO, TLO, APACHE II (Akut Fizyoloji ve Sağlık Değerlendirmesi Skoru II) ve SOFA (Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme Skoru) skorları kayıtlardan hesaplandı.
Bulgular: İncelenen 112 hastanın 70’i erkekti. Bakılan risk analizinde erkek cinsiyetin 2,7 kat daha fazla mortalite riskine sahip olduğu anlaşıldı. NLO, TLO, APACHE II ve SOFA’nın mortaliteyi belirlemede istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,001). Risk oranlarına bakıldığında her 1 birim NLO’nın %5, SOFA’nın ise %13 mortalite riskini artırdığı belirlendi (p<0,05). Yapılan ROC (Alıcı işletim karakteristiği) analizinde ise NLO en güçlü, en spesifik ve sensitif test olarak bulundu. Cut-off değerleri; NLO’nun 11,3, APACHE II’nin 29,8, TLO’nun 227 ve SOFA’nın ise 5,5 olarak belirlendi.
Sonuç: NLO ve TLO’nun iyi bir mortalite belirleyicisi olmakla birlikte, basit, ucuz, hızlı ve bağımsız bir gösterge olduğunu düşünmekteyiz.
Objective: In this study, we aimed to reveal the level of predicting mortality of the Neutrophil/Lymphocyte (NLR) and Platelet/Lymphocyte Ratios (TLR) calculated in patients hospitalized with the diagnosis of pneumonia in the intensive care unit when compared with other prognostic scores.
Method: The hospital records of 112 patients who were admitted to the intensive care unit between January 2015 and January 2018 and met the inclusion criteria were retrospectively reviewed. The patients’ demographic data, the NLR and PLR levels, and the APACHE II (Acute Physiology and Chronic Health Evaluation II) and SOFA (Sequential Organ Failure Assessment) scores were calculated from the patient files.
Results: Of the 112 patients examined, 70 were males. The risk analysis showed that the male gender had 2.7 times higher risk of mortality. The NLR, PLR, APACHE II, and SOFA values were found statistically significant in predicting mortality (p<0.001). An evaluation of the risk ratios demonstrated that each one point increase in the NLR increased the mortality risk by 5%, and each one point increase in the SOFA score increased the mortality risk by 13% (p<0.05). In the ROC (receiver operating characteristic) analysis, the NLR assessment proved to be the most powerful, most specific, and sensitive test. The cut-off values were 11.3 for the NLR, 227 for the PLR, 29.8 for the APACHE II scores, and 5.5 for the SOFA scores.
Conclusion: We believe that NLR and PLR are strong and independent predictors of mortality that can be easily and cost-effectively tested.

12.Differentiation of Benign and Malignant Parotid Gland Tumors with MRI and Diffusion Weighted Imaging
Umut Perçem Orhan Söylemez, Basak Atalay
doi: 10.5222/MMJ.2021.84666  Pages 138 - 145
Amaç: Bu çalışmada biyopsi işlemlerini azaltmak amacı ile Manyetik Rezonans Görüntülemenin (MRG) parotis gland tümörlerinin (PGT) malign-benign ayrımındaki etkinliği değerlendirilmiştir ve operasyon öncesi biyopsi işleminin azaltılması amaçlanmıştır.
Yöntem: 42 hastaya (24 kadın, 18 erkek, ortalama yaş; 51,4±15,9) ait 54 parotis gland lezyonu çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların MR görüntüleri ve histopatolojik sonuçları retrospektif olarak tarandı. PGT’lerin T1, T2 ağırlıklı sekanslarda ve kontrast verimi sonrasında sinyal intensiteleri ve ortalama ADC değerleri ölçüldü. Diğer yandan lezyonların kontrastlanma paterni (homojen, heterojen, periferik veya kontrastlanmayan), sınırları (iyi veya kötü sınırlı), boyutları, lokalizasyonları (yüzeyel lob/derin lob/ her ikisi), perinöral yayılım, lenfadenopati varlığı ve komşu dokulara ekstansiyon değerlendirildi.
Bulgular: PGT’lerin dağılımı; 13 malign ve 41 benign lezyon olmak üzere 21 pleomorfik adenom, 18 Warthin tümörü, 3 lenf nodu, 2 mukoepidermoid karsinom, 5 adenoid kistik karsinom, 1 bazal hücreli karsinom, 2 metastaz ve 2 lenfoma şeklindeydi. Morfolojik parametrelerden kötü sınır, perinöral yayılım, lenfadenopati varlığı ve çevre doku uzanım malign lezyonlarla anlamlı olarak ilişkili bulundu (p<0.01). Malign lezyonların ADC değerleri benignlere göre anlamlı olarak düşük bulundu ( p<0.05). Ayrıca Warthin tümörlerinde ADC değerleri ve T2 sinyal intensitesi, pleomorfik adenomlardan istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha düşüktü ( p<0.05).
Sonuç: Morfolojik özelliklerle birlikte ortalama ADC değerleri malign tümörleri benignlerden, ADC değerleri ve T2 sinyalleri ise pleomorfik adenomları Warthin tümörlerinden ayırmaya yardımcı olarak biyopsi sayılarını dolayısıyla komplikasyonlarını azaltabilir.
Objective: This study investigated the effectivity of Magnetic Resonance Imaging (MRI) findings and Apparent Diffusion Coefficient (ADC) value in evaluating parotid gland tumors (PGTs), and aimed to reduce the biopsy procedure before surgery.
Methods: This retrospective study included 54 PGTs of 42 patients’ (24 female, 18 male, mean age; 51.4±15.9). All of the patients had an MRI, and histopathologic diagnosis. The signal intensity [T1 and T2 Weighted (W), T1W after intravenous contrast agent injection] and mean ADC values of the PGTs were measured. Also contrast enhancement pattern (homogenous, heterogeneous, peripheral or none), margin features (well or ill-defined), sizes, location (superficial lobe/deeplobe/both), perineural spread, presence of lymphadenopathy, and extension to adjacent structures were noted.
Results: The distribution of PGTs was; 21 pleomorphic adenomas, 18 Warthin tumors, 2 lymph nodes, 2 mucoepidermoid carcinomas, 5 adenoid cystic carcinoma, 1 basal cell carcinoma,2 metastases and 2 lymphomas; (13 malignant and 41 benign lesions). Morphologic parameters; ill-defined margin, perineural spread, lymphadenopathy, and extension to adjacent structures were found to be significantly associated with malign lesions (p<0.01). There was a significant difference between ADC values of malignant and benign PGTs (p<0.05). Also ADC values and T2 signal intensity was significantly lower in Warthin tumors rather than pleomorphic adenomas (p<0.05).
Conclusions: Mean ADC values when considered with morphological features may be accessible methods to distinguish benign and malignant PGTs, also ADC values and T2 signal intensity may be useful for differentiating pleomorphic adenomas from Warthin tumors, thereby reducing the number of biopsies and thus complications.

13.The Relationship Between Hematological Neoplasms and Lipid Profile
Erman Ozturk
doi: 10.5222/MMJ.2021.91145  Pages 146 - 151
Amaç: Hipokolesterolemi kronik hastalıklar ve malignitelerde görülebilen bir lipid metabolizma bozukluğudur. Erişkin ve çocuk hematolojik malignitelerinde değişik dislipidemi profilleri gösterilmiştir. Bu çalışmada hematolojik malignite tanısı olan hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre lipid profilinin özelliklerini değerlendirilmesi amaçlandı.
Yöntem: Hematolojik malignite tanısı almış 1213 hasta içerisinden tedavi öncesi lipid profili bakılmış 98 hastanın verileri geriye dönük tarandı. Kontrol grubu olarak 40 sağlıklı birey alındı. Hasta ve kontrol grubunda total kolesterol, trigliserid (TG), düşük yoğunluklu lipoprotein (LDL) ve yüksek yoğunluklu lipoprotein (HDL) düzeyleri karşılaştırıldı.
Bulgular: Hematolojik maligniteli hastalarda kontrol grubuna göre TG düzeyleri daha yüksek (p=0.02) saptanırken, total kolesterol, LDL ve HDL daha düşük saptandı. Ürik asit düzeyi artışına paralel olarak, TG düzeyinin yüksek (p=0.013), HDL düzeylerinin ise düşük (p=0.022) olduğu görüldü. Hodgkin dışı lenfoma tanısı olanlarda İnternasyonel Prognostik İndex (IPI) skoru ile TG düzeyleri arasında ilişki saptandı (p=0.003). Sınırlı ve ileri evre lenfomalarda TG, total kolesterol ve LDL değerleri arasında ilişki saptanmaz iken, HDL arasında negatif korelasyon gösterildi (p=0.027).
Sonuç: Hematolojik malignitelerde hipertrigliseridemi, LDL ve HDL düşüklüğü olabileceği görülmektedir. İnsidental saptanan hipokolesterolemi ve hipertrigliseridemi etyolojisinde kronik hastalık ve malinitelerin olabileceği değerlendirilmelidir. Dislipideminin hastalık patogenezi ve prognozunda etkisinin belirlenmesi için bu konuda çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: Hypocholesterolemia is a metabolism disorder that may be seen in chronic diseases and malignancies. Various dyslipidemia profiles have been shown in adult and pediatric hematological malignancies. We aimed to evaluate the lipid profile properties in patients diagnosed with a hematological malignancy compared to a healthy control group.
Method: Out of 1213 patients diagnosed with hematologic malignancy, the data of 98 patients whose pretreatment lipid profiles had already been studied, were reviewed. Forty healthy individuals were selected as the control group. The levels of total cholesterol, triglycerides (TG), low-density lipoprotein (LDL), and high-density lipoprotein (HDL) were compared.
Results: Triglyceride values were significantly higher (p=0.02), and the total cholesterol, LDL and HDL levels were lower in the study group compared to the control group. Triglyceride values were higher (p=0.013), and HDL levels were lower (p=0.022) in parallel with increases in uric acid levels. There was a significant correlation between the International Prognostic Index (IPI) score and TG (p=0.003) in those diagnosed with non-Hodgkin lymphoma (NHL). Whereas no significant correlation was found between TG, total cholesterol, and LDL values in the limited (early) and advanced stage NHL, while a significant negative correlation was found with HDL (p=0.027).
Conclusion: Hypertriglyceridemia, as well as low LDL and HDL values may be seen in hematological malignancies. It should be kept in mind that there may be chronic diseases and malignancies in the etiology of incidental hypocholesterolemia and hypertriglyceridemia. Further studies are needed on this subject to determine the effects of dyslipidemia on the pathogenesis and prognosis of the disease in hematological malignancies.

REVIEW
14.Current Status of Pediatric Formulations for Chronic and Acute Children’ Diseases: Applications and Future Perspectives
Panoraia Siafaka, Esra Ipekci, Emre Şefik Çağlar, Neslihan Üstündağ Okur, Derya Büyükkayhan
doi: 10.5222/MMJ.2021.78476  Pages 152 - 162
Çocuklar ve bebekler, çoğunun nadir olduğu çeşitli akut ve kronik hastalıklardan etkilenebilirler. Çocuklar için ilaç geliştirmek, tabletleri veya sert oral katı dozaj formlarını alamadıkları için çok zordur. Bunun dışında çocuklar için reçete edilen ilaçların çoğu ruhsatsızdır. Klinisyenlerin çözmesi gereken en büyük sorun, çocuklarda dozlamanın yetişkinlerde olduğu gibi ağırlık veya yüzey alanına bağlı olmaması, ilaç emilimi, dağılımı, metabolizması ve eliminasyonundaki yaş varyasyonları ile ilgili olmasıdır. Bu nedenle, pediyatrik hastalar için sıvı dozajlar, esnek kapsüller, süt bazlı olan ürünler gibi uygun formülasyonlar geliştirmek için çeşitli terapötik yaklaşımlar önerilmiştir. Ayrıca, mevcut tıbbi ürünlerin çocuklara uygulanması, yetişkinlerde ortaya çıkabilecek ancak daha yüksek risk taşıyan bazı yan etkilere neden olabilir. Özellikle bebeklerin yetişkinler için kullanılan ilaçları alarak zehirlenme riski yüksektir. Dahası, çocuklar bazı ilaç araçlarının tadına ve kokusuna karşı çok hassastırlar ve bu durum ebeveynleri tatsız ve kokusuz ilaçlar aramaya yöneltmektedir. Bu çalışmada, çocuk hastalarda kullanılması amaçlanan çeşitli kronik ve akut çocukluk hastalıkları için güncel formülasyonlar özetlenmiştir. Yazarlar, bu incelemenin, pediyatrik formülasyonlarla çalışmak isteyen profesyonellerin daha verimli ve çocuğa uygun ilaç taşıyıcı sistemlerin tasarlamalarına yardımcı olabileceğine inanıyor.
Infants and other children can be affected by various acute, chronic and many of them rare illnesses. Developing drugs for children is very challenging since they cannot intake tablets or hard oral solid dosage forms. Besides, most of the prescribed pediatric medications are unlicensed. The biggest issue that clinicians have to solve is that dosing in children is not based on weight or surface area of the body, as it happened in adults but is related to age variations in drug absorption, distribution, metabolism, and elimination. Thus, for pediatric patients, various therapeutic approaches have been proposed so as to develop suitable formulations such as liquid dosage forms, flexible capsules, milk-based products, etc. In addition, the administration of current pharmaceutical products to children might lead to some serious side effects which can also happen in adults but with a lower risk. Especially, infants are at high risk of getting poisoned by taking drugs used for adults. Moreover, children are very sensitive to the taste and smell of some pharmaceutical vehicles and can resist to intake them and this situation leads parents to search for tasteless and odorless medications. In this study, the current formulations for various diseases intended to be used in pediatric patients as well as various chronic and acute diseases of childhood are summarized. Authors believe that this review can help professionals who want to work with pediatric formulations to design more efficient and child-friendly drug delivery systems.

CASE REPORTS
15.Pneumatosis Cystoides-like Histopathologic Appearance in a Mature Ovarian Teratoma
Michail Litos, Dimitra T. Vasileiadou, Christos Iavazzo, Michael Lenos, Konstantia Bakalianou
doi: 10.5222/MMJ.2021.44342  Pages 163 - 166
Pneumatosis cystoides-like pattern is a group of histopathological features occasionally found in ovarian teratomas. This is a case of laparoscopic ovarian cystectomy performed for incomplete adnexal torsion where histology reported mature ovarian teratoma with “pneumatosis cystoides-like appearance”. This term is used to describe the presence of multiple cystic spaces within the tumor wall. It has been reported also in other organs, such as gastrointestinal tract, urinary bladder and the vagina. It may be secondary to mechanical, bacterial or ischemic causes, with the pathogenesis remaining unclear. It is benign and may exist more often than reported.

16.A Rare Case of Third Ventricular Glioblastoma
Asmira Gacic, Hakija Beculic, Rasim Skomorac, Alma Efendic
doi: 10.5222/MMJ.2021.45548  Pages 167 - 171
Glioblastoma, also known as glioblastoma multiforme, is an aggressive type of cancer that is made up of abnormal astrocytic cells, but also contain a mixture of different cell types (including blood vessels) and areas of necrosis. It is often seen in the brain and spinal cord, but glioblastomas are rarely found in the third ventricle. In this case, it was diagnosed in a 22-year-old male patient and we intended to draw

17.Primary Eustachian Tube Tuberculosis
Mohd Hafiz Hamzah, Irfan Mohamad, Nor Shahida Abd Mutalib
doi: 10.5222/MMJ.2021.52460  Pages 172 - 175
Nasopharyngeal tuberculosis is a rare occurrence, and primarily involves the proximal part of the Eustachian tube. Mechanical obstruction of the Eustachian tube will affect the pressure discrepancy between the middle ear and the external atmosphere, leading to aural fullness, unilateral hearing disturbance, and otitis media. These conditions can be overlooked or mistakenly diagnosed as ear pathology. We report a case of unilateral hearing loss and tinnitus in a 31-year-old healthy woman that was later confirmed to be tuberculosis of the Eustachian tube. In cases with indicators suggesting a high index of suspicion, a thorough examination of the head and neck regions is especially very important. Once it has been diagnosed, Eustachian tuberculosis can be successfully treated with anti-tuberculosis medications.

18.A Rare Side Effect of Ibrutinib: Tumor Lysis Syndrome
Erman Ozturk, Işıl Erdoğan Özünal
doi: 10.5222/MMJ.2021.56424  Pages 176 - 179
Kronik lenfositik lösemi (KLL) yavaş seyirli, indolen bir hastalıktır ve seyrinde tümör lizis sendromu (TLS) görülmesi nadirdir. Ibrutinib, KLL tedavisinde giderek daha fazla kullanılan yeni bir Bruton kinaz (BTK) inhibitörüdür. Ibrutinib tedavisinin atriyal fibrilasyon, kanama, ishal ve enfeksiyon gibi önemli yan etkileri vardır. Bununla birlikte, ibrutinib tedavisi ile TLS nadiren bildirilmektedir. Bu olguda KLL nüksünden sonra ibrutinib monoterapisi uygulanan ve grade 4 TLS geliştiren 69 yaşındaki bir kadın sunulmaktadır. Ibrutinib tedavisinin 3. gününde TLS gelişen hastanın ibrutinib tedavisi kesilerek, hemodiyaliz ile destekleyici tedavi uygulandı. Ibrutinib tedavisi, yedi günlük bir ara verildikten sonra 140 mg dozunda yeniden başlatıldı ve ek yan etki görülmedi. Ibrutinibe bağlı tümör lizis sendromu artan sayılarda rapor edilmektedir. Ibrutinibe bağlı TLS yan etkisinin yönetimi hakkında bilgi yoktur. Bu hastada ibrutinib tedavisi sonlandırılmadı ve kısa bir aradan sonra tekrar başlandı. Tümör lizis sendromunun Ibrutinibe bağlı nadiren görülebileceği ve yaşamı tehdit edebileceği unutulmamalıdır. Ibrutinib tedavisine bu yan etki göz önünde bulundurularak başlanmalıdır ve TLS komplikasyonunda ibrutinib tedavisinin sonlandırılması gerekmeyebilir.
Chronic lymphocytic leukemia (CLL) is a progressive disease with an indolent course, and tumor lysis syndrome (TLS) is rarely seen in CLL. Ibrutinib is a novel bruton kinase (BTK) inhibitor increasingly used in CLL treatment. Ibrutinib has significant side effects such as atrial fibrillation, bleeding, diarrhea, and infections. However, TLS is reported rarely with ibrutinib treatment. This report focuses on a 69-year-old female patient diagnosed with relapsed CLL who developed grade 4 TLS after ibrutinib monotherapy. The patient developed TLS on the third day of ibrutinib treatment necessitating discontinuation of the treatment and initiation of hemodialysis and supportive care. Ibrutinib treatment was re-initiated at a daily dose of 140 mg therapy after an interval of seven days, and then any additional side effect was not seen. Tumor lysis syndrome secondary to ibrutinib has been reported in an increasing number of cases. There is currently no information on managing adverse effects of TLS attributed to ibrutinib. Consequently, ibrutinib treatment of this patient was not terminated, and restarted after a short interval. It must not be forgotten that TLS secondary to ibrutinib treatment may be rarely seen, and can be life-threatening. Treatment with ibrutinib should be initiated in consideration of this side effect, and the development of complication of TLS may not necessitate discontinuation of ibrutinib treatment.

19.Multisystem Inflammatory Syndrome in Adults (MIS-A) Associated with SARS-CoV-2 Infection in a Young Adult Case from Turkey
Sibel Altunisik Toplu, Yasemin Ersoy, Yasar Bayindir, Talat Kilic, Volkan Bayazit
doi: 10.5222/MMJ.2021.95422  Pages 180 - 184
SARS-CoV-2 enfeksiyonu geçirdikten haftalar hatta aylar sonra, COVID-19 ile ilişkili birden çok sistemi etkileyen enflamatuvar bir sendrom olarak düşünülen ve klinik olarak daha ağır vakalar bildirilmektedir. Bu durum ilk önce (Mart 2020) çocuklarda COVID-19 ile ilişkili (MIS-C) olarak bildirilmiştir. Haziran 2020’den beri benzer şekilde, erişkin olgularda multisistemik inflamatuvar sendrom (MIS-E) farkedilmiştir. Burada, hafif klinik şiddette COVID-19 enfeksiyonu geçirdikten 47 gün sonra karın ağrısı ile başvuran ve sonrasında şiddetli öksürük ve hemen arkasından gelişen subkonjonktival kanama, perikardiyal efüzyon, plevral efüzyon, batın içi mayi gibi multisistemik olarak değerlendirdiğimiz akut klinik bulguların görüldüğü 24 yaşında genç erişkin bir kadın olgu bildirdik. COVID-19 sürecinde gecikmiş immün yanıtla birlikte multisistemik enflamatuvar bir sendronumun yanlızca çocuklarda değil genç erişkinlerde de görülebileceği ve şiddetli görünen klinik ve laboratuvar bulguların, enflamatuvar sürecin kontrol edilmesi ile düzelebileceği akılda tutulmalıdır.
Weeks and even months after recovering from the SARS-CoV-2 infection, clinically more severe cases are being reported, which are suggestive of COVID-19- related multisystemic inflammatory syndromes (MIS). Firstly on March 2020, this condition was reported to be COVID-19 related to children (MIS-C). Since June 2020, a syndrome similar to multisystem inflammatory syndrome in adults (MIS-A) came to be noticed in adults as well. We reported here a case of 24-year-old young woman who had gone to a hospital with abdominal pain and later developed a severe cough, followed by development of subconjunctival bleeding, pericardial effusion, pleural effusion, and intra-abdominal fluid that we deemed them to be acute multisystemic clinical symptoms, 47 days after she had undergone a COVID-19 infection of mild clinical severity. It should be kept in mind that a multisystemic inflammatory syndrome along with a delayed immune response during COVID-19 disease can be seen not only in children but also in young adults, and seemingly severe clinical and laboratory findings can improve by controlling the inflammatory process.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved