Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 2 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 32 (4)
Volume: 32  Issue: 4 - 2017
Hide Abstracts | << Back
ORIGINAL ARTICLE
1.Antimicrobial Resistance in Staphylococci: Over a 6-year period
Pinar Sen, Tuna Demirdal, Rahim Özdemir, Salih Atakan Nemli, Nurten Baran, Hakan Er, Serdar Güngör
doi: 10.5222/MMJ.2017.205  Pages 205 - 211
Amaç: Bu çalışmada çeşitli klinik örneklerden üretilen stafilokok izolatlarının yıllara göre metisilin direncindeki değişim ve antibiyotiklere duyarlılık durumları incelendi.
Gereçler ve Yöntem: Hastanemiz Tıbbi Mikrobiyoloji Laboratuvarı’na 2010-2015 tarihleri arasında servis ve polikliniklerde takip edilen hastaların klinik örneklerinden izole edilen toplam 21478 adet stafilokok suşu retrospektif olarak incelenmiştir.
Bulgular: İncelenen suşların 6317’si (%29.4) Staphylococcus aureus (S.aureus), 15161’i (%70.6) koagülaz-negatif stafilokok (KNS) olarak belirlendi. Çalışmaya dahil edilen KNS izolatlarında metisilin direnci (%47.2), S. aureus izolatlarından (%12.4) anlamlı oranda yüksek bulunmuştur (p<0.001). Ayaktan hasta örneklerinden izole edilen S. aureus suşlarının metisilin direnç oranlarında yıllar içinde anlamlı bir değişiklik görülmezken, yatan hastalarda dikkate değer azalma olduğu bulunmuştur (p=0.549, p<0.001).
Ayakta tedavi edilen hastalardan izole edilen S. aureus ve KNS suşlarında metisilin direnci sırasıyla %4.5 ve %32.1, genel servislerde izlenen hastalarda %14.5 ve %47.4, yoğun bakımlarda %27.7 ve %51.8 olarak saptanmıştır. Hem S. aureus hem de KNS suşları için, yoğun bakımlarda izlenen hastalardan izole edilen suşların metisilin direnci, genel servislerde yatan hastalardan izole edilen suşlara göre daha yüksek bulunmuştur (p<0.001, p<0.001).
Sonuç: S.aureus suşlarında metisilin direncinin yıllar içinde azalması, direnç oranlarında azalmada umut vaat etmekle birlikte uzun dönemde korunması için gerekli önlemlerin alınmasını gerekli kılmaktadır. Akılcı antibiyotik kullanımı ile birlikte yoğun uygulanacak enfeksiyon kontrol önlemleri sayesinde genel olarak direnç oranlarında düşüşün devam edebileceğini düşünmekteyiz.
Introduction: In this study, we examined the methicillin resistance and antibiotic susceptibility patterns of staphylococcus isolates from various clinical specimens.
Materials and Methods: Between 2010 and 2015 in our hospital, 21478 staphylococci strains (6317 S. aureus strains and 15161 CNS strains) isolated from various clinical specimens of patients were included in the study.
Results: In our study, 6317 (29.4%) strains were Staphylococcus aureus (S. aureus) and 15161 (70.6%) strains were coagulase-negative staphylococcus (CNS) strains. The resistance rates to methicillin was significantly higher in CNS strains than in S. aureus strains (p<0.001). A significant decrease in the methicillin resistance rates of S.aureus strains was found over the years (p<0.001).
The methicillin resistance ratios in S.aureus strains and CNS strains were 4.5% and 32.1% in outpatients, 14.5% and 47.4% in general services, 27.7% and 51.8% in intensive care units (ICU), respectively. In both S. aureus and CNS strains, methicillin resistance rate was found to be higher in strains isolated from ICU than general services (p<0.001, p<0.001).
Conclusion: The declining rates of methicillin resistance in staphylococci are encouraging, however this condition should be maintained in the longer term. We believe that we can continue to reduce in the rate of resistance by rational use of antibiotics and implementation of infection control measures.

2.Importance of fat tissue and puborectal muscle thickness in pelvic floor prolapse and spastic pelvic floor syndrome evaluated by MR defecography
Afak Durur Karakaya, Mehmet Şeker
doi: 10.5222/MMJ.2017.212  Pages 212 - 217
Manyetik rezonans (MR) defekografi ile değerlendirilen olguların klinik ve radyolojik bulgularını sunmak; pelvik taban sarkması (PTS) ve spastik pelvik taban sendromu (SPTS) ile yağ dokusu kalınlıkları ve puborektal kas kalınlıkları arasındaki ilişkiyi değerlendirmek; PTS alt gruplarının ilişkisini değerlendirmek amaçlandı. Eylül 2015-Eylül 2017 tarihleri arasında MR defekografi ile değerlendirilen hastalarda retrospektif olarak PTS, sarkmanın hangi kompartmanda olduğu, sarkmanın düzeyi (minimal, orta, ileri), rektosel, invajinasyon, enterosel ve SPTS bulguları değerlendirilerek suprapubik, presakral ve rektus abdominus kası anteriorundaki yağ dokusu kalınlıkları, sağda ve solda puborektal kas kalınlıkları ölçüldü. PTS alt gruplarının (ön, orta, arka) birbirleri ile olan ilişkisi; PTS şiddeti ile suprapubik, presakral ve rektus abdominus kası anteriorundaki yağ dokusu kalınlığı arasındaki ilişki Spearman korelasyon testi ile analiz edildi. SPTS olan ve olmayan grupta suprapubik, presakral ve rektus abdominus kası anteriorundaki yağ dokusu kalınlığı ve sağ-sol puborektal kas kalınlıkları T testi ile karşılaştırıldı. 63 olguda (ortalama yaş 45; 49 kadın, 14 erkek olgu), 62 arka, 35 orta ve 36 ön kompartman sarkması; 55 rektosel, 28 invajinasyon, 3 enterosel, 1 hipermobil üretra, 19 olguda SPTS izlendi. Orta kompartman ile ön kompartman sarkması arasında kuvvetli bir korelasyon bulundu. Orta kompartman ile rektus abdominus kası anteriorundaki yağ dokusu kalınlığı arasında ve ön kompartman ile rektus abdominus kası anteriorundaki yağ dokusu kalınlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı. Ayrıca SPTS grubunda suprapubik yağ dokusu daha ince idi. Orta ve ön kompartman sarkması arasındaki güçlü korelasyon, problemin orta kompartmana geçince ön kompartmanı tutmasının kolay olduğunu gösteriyor olabilir. Yağ dokusu kalınlığının artışı orta ve ön kompartman sarkmasında etyolojide obesitenin rol oynayabileceğini göstermekle birlikte arka kompartman sarkması ve SPTS’de obesitenin etkisinin belirgin olmadığı şeklinde yorumlanabilir.
To represent the clinical and radiological findings of cases evaluated by magnetic resonance (MR) defecography; to evaluate the relationship between pelvic floor prolapses (PFP), spastic pelvic floor syndrome (SPFS) and thicknesses of fat tissue and puborectal muscles. MR defecography of patients evaluated between September 2015 and September 2017 were investigated retrospectively. PFP, involved compartment, severity (minimal, moderate, advanced), rectocele, invagination, enterocele and spastic pelvic floor syndrome; suprapubic-presacral-pre-rectus abdominus fat tissue thicknesses, right and left puborectal muscle thicknesses were measured. The association of PFP subgroups (anterior, middle, posterior) with each other; the relationship between the severity of PFP and suprapubic, presacral and pre-rectus abdominus fat tissue thickness was analyzed by Spearman’s correlation test. For the groups with and without spastic pelvic floor syndrome, suprapubic, presacral, and pre-rectus abdominus fat tissue thickness and right-left puborectal muscle thicknesses were compared by T-test. Of the 63 cases (mean age 45, 49 female, 14 male), 62 posterior, 35 middle, and 36 anterior compartment prolapsus; 55 rectocele, 28 invagination, 3 enterocele, 1 hypermobile urethra and 19 cases of SPFS were detected. There was a strong correlation between the middle and the anterior compartment prolapsus. There was a statistically significant correlation between middle compartment and rectus abdominalis anterior fat tissue thickness and between anterior compartment and rectus abdominus anterior fat tissue thickness. In addition, the suprapubic fat tissue in the SPFS group was thinner.
The strong correlation between the middle and anterior compartment prolapses can indicate that it is easy to involve the anterior compartment when middle compartment involved. The increase in fat tissue thickness may indicate that obesity may play a role in the aetiology of middle and anterior compartment prolapsus, but the effect of obesity in the posterior compartment pralapsus and SPFS may not be so significant.

3.Evaluation of Knowledge and Attitude of Pregnant Women About Double and Triple Tests Performed in a University Hospital
Cigdem Kunt İsguder, Hatice Yılmaz Dogru, Asker Zeki Ozsoy, Yunus Emre Bulut, Nursah Başol
doi: 10.5222/MMJ.2017.218  Pages 218 - 223
Gebelikte yapılan ikili ve/veya üçlü tarama testleri fetal anöploidi riskini tespit açısından çok önemlidir. Bu çalışmadaki amacımız gebelerin bu tarama testleri hakkında bilgi düzeylerini değerlendirmektir. Çalışmanın evrenini Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniklerine Ekim-Aralık 2015 tarihleri arasında rutin takiplerini yaptırmak için başvuran 11-24 haftalık 354 gebe oluşturdu. Araştırma verileri anket formu aracılığıyla toplandı ve istatistik hesaplamalarda ki-kare (X2) testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Çalışmaya katılan gebelerin (n=354) yaş ortalaması 26.71±5.56 (min: 16, max: 43); ortalama gebelik haftası 14.45±2.91 (min: 10, maks: 24)’di. Katılımcıların tamamı (%100) tarama testlerini yaptırdığını ya da yaptıracağını beyan etmekte iken; %58.8’i tarama testlerinin yapılmasının zorunlu olduğunu düşünmekteydi. Gebelerin tarama testleri ile ilgili verdikleri cevaplar, gebelerin eğitim ve çalışma durumları açısından incelendiğinde lise ve üzeri okul mezunu ve çalışan gebelerin doğru cevap verme oranlarının diğerlerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde daha yüksek olduğu bulundu (p<0.05). Gebelerin eğitim düzeyleri arttıkça tarama testleri hakkında bilgi düzeylerinin arttığı belirlenmiştir. Tarama testlerinin etkin bir şekilde uygulanması için eğitim düzeylerinin iyileştirilmesinin yanında, hekimlerin gebelere yeterli zaman ayırarak etkili ve doğru bir bilgilendirme yapması da gerekmektedir.
Double and triple tests performed during pregnancy are highly important in order to determine risk of fetal aneuploidy. Our aim in this study was to evaluate the knowledge level of the pregnant women regarding these screening tests. The study population consisted of 354 pregnant patients who applied to outpatient clinic of Gynecology and Obstetrics Department between October-December 2015 within their 11. and 24. gestational weeks. Research data were collected through a questionnaire form and the chi- square test was utilized for statistical analysis. P< 0.05 was accepted as the level of significance. The mean age of the pregnant women (n=354) was 26.71±5.56 years, and the mean gestational week at admission was 14.45±2.91 weeks. All of the participants declared that they had or would undergone screening tests, while majority ( 58.8%) of the study participants thought that it was obligatory to undergo screening tests. However, patients with at least lycée education and those who worked answered the questions statistically significantly more correctly (p<0.05). It was found out that higher the educational level of the pregnant women was, higher the level of knowledge they had about the tests. In addition to increasing the educational levels of pregnant women in general, it is necessary that physicians should spare adequate time for informing pregnant women efficiently, and correctly in order to apply the screening tests effectively.

4.The Assessment of Non-Motor Symptoms in Idiopathic Parkinson’s Disease
Fatma Genç, Abidin Erdal, Yasemin Biçer Gömceli, Aysun Tıltak, Cenk Altunç, Levent Renda, Gülnihal Kutlu
doi: 10.5222/MMJ.2017.224  Pages 224 - 229
Idiopatik Parkinson hastalığı (IPD) ilerleyici bir hareket bozukluğu olup, nigrostriyatal dopaminerjik nöron kaybı ile ilişkilidir. Hastalığın kardinal klinik belirtileri; istirahat tremoru, bradikinezi, rijidite ve postural instabilitedir. IPD motor semptomlarının iyi tanımlanmış olmasına karşılık, bu hastalığın motor olmayan semptomları yeterince tanınmamakta ve bunun sonucunda yeterince tedavi edilememektedir.
Çalışmamızda Antalya Eğitim ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Kliniği Parkinson Hastalığı ve Hareket Bozuklukları Polikliniği’nde düzenli takip edilmekte olan United Kingdom Beyin Bankası Parkinson Hastalığı tanı kriterlerine göre Parkinson Hastalığı tanısı almış IPD hastaları retrospektif olarak değerlendirildi. Klinik evreleme için Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (UPDRS) kullanıldı. Hastaların konstipasyon, anosmia, rapid eye movement (REM) uyku davranış bozukluğu (RBD) ve daha önceden tanı almış depresyon öyküsü varlığı, non-motor semptomları incelemek amacıyla sorgulandı.
Çalışmaya alınan 163 hastanın 100 (61.3%)’ü erkek, 63 (38.7%)’ü kadındı ve yaş ortalamaları 65,85±10,09 (min. 29-max. 87) idi. Ortalama hastalık süreleri ise 4,93 ±0.36 yıldı. UPDRS skoru 23,87± 1.1 idi. Hastaların 11’i monoterapi alırken diğer hastalar kombinasyon tedavisi almakta idi. Anosmi 52 (31.9%), konstipasyon 85 (52.1%) hastada mevcuttu. REM UDB 84 (51.5%) ve depresyon öyküsü ise 45 (27.6%) hastada mevcuttu.
Parkinson hastalarının büyük çoğunluğunda rastlanabilen, hastalığın tüm evrelerinde görülebilen ve yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen non-motor belirtilerin tanısı esas olarak klinik özelliklere dayanır. IPD’da non-motor belirtilerin erken tanınması ve onların uygun olarak tedavi edilmesi hastanın yaşam kalitesi açısından çok önemlidir. Bunun da ilk basamağı öyküde bu belirtilerin sorgulanmasıdır.
Idiopathic Parkinson’s Disease (IPD) is a progressive movement disorder, which is associated with nigro striatal dopaminergic neuron loss. Cardinal clinical symptoms of the disease are tremor at rest, bradykinesia, rigidity and postural instability. Although motor symptoms of IPD are well recognized, non motor symptoms of the disease are not known and hence are not treated adequately.
In our study, IPD patients diagnosed according to diagnostic criteria of United Kingdom Brain Bank and followed regularly in Antalya Research and Training Hospital Neurology Clinic Parkinson’s disease and movement disorders outpatient clinic were evaluated retrospectively for clinical evaluation, United Parkinson’s Disease Rating scale (UPDRS) was used. Constipation, anosmia, rapid eye movement (REM) sleep behavior disorder (RBD), history of depression diagnosed previously were inquired in order to investigate non motor symptoms.
This study in included 163 patients (61.3% was male and 38.7% female). Their mean age was 65,85±10,09 (min. 29-max. 87) and mean duration of disease 4,93 ±0.36 years. UPDRS score was 23,87± 1.1 while 11 patients were on monotherapy, the remaining patients received combination treatment. Anosmia was present in 52 (31.9%), patients and constipation in 85 (52.1%). RBD was present in 84 (51.5%) and history of depression in 45 (27.6%) patients.
The diagnosis of non-motor sysmptoms, that can occur in large majority of Parkinson’s disease patients at all stages of the disease and have a negative impact on quality of life are based on clinical characteristics. Early recognition and proper treatment of non-motor symptoms in IPD is important for quality of life in the patients. The first step for this is the inquiry of these symptoms.

5.Evalution Of Mean Platelet Volume, Neutrophile Lymphocyte Ratio, Platelet Lymphocyte Ratio, And Red Cell Distribution Width In Patients With Major Depressive Disorder
Nermin Gündüz, Özge Timur, Erkal Erzincan, Celaleddin Turgut, Hatice Turan, Zeynep Yıldız Akbey
doi: 10.5222/MMJ.2017.230  Pages 230 - 237
Amaç: Bu çalışmanın amacı Major Depresif Bozukluk (MDB) tanılı hastalarda Nötrofil lenfosit oranı (NLO), platelet lenfosit oranı (PLO), kırmızı küre dağılım genişliği (RDW) ortalama trombosit hacmi (MPV) gibi hematolojik inflamatuar göstergeçlerin değerlendirilmesidir.
Yöntem: Çalışmaya Haziran 2016 ile Eylül 2016 tarihleri arasında Erzurum Bölge Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri polikliniğine başvuran ve DSM-IV (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fourth Edition) ile ilk atak MDB tanısı alan, herhangi bir ilaç kullanımı olmayan, 18-75 yaş arası 75 hasta dahil edilmiştir. Hastane çalışanlarının yakınlarından, hasta grubuna beden kitle göstergesi ve sosyodemografik özellikler açısından benzer, psikiyatrik ya da diğer tıbbi hastalık öyküsü olmayan 57 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak belirlenmiştir. Hasta grubuna DSM-IV Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), sosyodemografik veri formu, Hamilton Depresyon Değerlendirme Ölçeği (HDDÖ) ve Klinik Global İzlem Ölçeği (CGİ-S) uygulanmıştır. Kontrol grubuna ise DSM-IV Eksen I bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği (SCID-I), sosyodemografik veri formu uygulanmıştır.
Bulgular: İki grup arasında hemoglobin, hematokrit, lökosit, nötrofil, lenfosit ve trombosit sayıları arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmemiştir. Gruplar arasında NLO, PLO ve RDW arasında anlamlı bir farklılık tespit edilmemişken MPV açısından anlamlı bir farlılık saptanmıştır. Ayrıca hasta grubunda HDDÖ ve CGI-S ile NLO, PLO, RDW ve MPV karşılaştırıldığında anlamlı ilişki saptanmamıştır.
Sonuç: Çalışmamızda MDB tanılı hastalarda MPV sağlıklı kontrol grubuna göre artmış olarak tespit edilmiştir. Depresyon ve inflamatuar göstergeçler arasındaki ilişkinin ortaya konması için yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Objective: The aim of this study is to investigate the changes in hematologic inflammatory markers such as neutrophil lymphocyte ratio (NLR), platelet lymphocyte ratio (PLR), red cell distribution width (RDW) and mean platelet volume (MPV) in patients with diagnosed Major Depresif Disorder (MDD).
Methods: Seventy-five patients between the ages of 18 and 75 who were diagnosed with first episode MDD according to DSM-IV (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fourth Edition) in the Department of Psychiatry of the Erzurum Regional Training and Research Hospital out patient clinic between June 2016 and September 2016 and who were not currently undergoing any psychiatric treatment were included. The control group was selected from relatives of the hospital employee. Fifty seven subjects with similar sociodemographic characteristics and body mass index and who don't have any psychiatric and other clinical conditions were included as a control group. Sociodemographic form, Structured Clinical Interview for DSM IV Axis I Disorders (SCID I), Hamilton Depression Rating Scale (HDRS) and Clinical Global Impression Scale (CGI-S) were applied to the patients. Sociodemographic form and SCID I were applied to control group.
Results: There was no significant difference between groups in terms of hematologic parameters like hemoglobin, hematocrit, leukocyte count, platelet count, lymphocyte count and neutrophil count. Although there was no significant difference between groups in terms of NLR, PLR and RDW, there was significant difference between groups in terms of MPV. HDRS and CGI-S were not significantly correlated with NLR, PLR, RDW and MPV.
Conclusions: We found increased MPV in MDD group compared with control group. Further studies are needed to reveal the relationship between depression and inflammatory markers.

6.Evaluation of Vertebral Fractures in Patients Presenting to Emergency Department with Trauma
Murat Uysal, Mehmet Esen
doi: 10.5222/MMJ.2017.238  Pages 238 - 244
Bu çalışmanın amacı, travmatik vertebra kırıklarının demografik özelliklerine ve anatomik lokalizasyonlarına göre dağılımını araştırmaktır. Çalışma travma nedeniyle acil servisine başvuran 351 hastayı (211 erkek ve 140 kadın) içermektedir. 351 hastada direkt grafiler ve bilgisayarlı tomografi (BT) ile toplam 568 vertebra kırığı saptandı. 568 kırık arasında 87'si servikal, 221'i torakal ve 260'ı bel omurgasında yer almaktaydı. Kırıklar en yaygın olarak T12 ve L1 vertebralara lokalizeydi. Elli dört hastada vertebra dışındaki diğer kemiklerde de kırık saptandı. Travmanın en sık nedeni düşmeler idi, bunu sırasıyla araç içi motorlu araç kazası (AİMAK) ve araç dışı motorlu araç kazası (ADMAK) izledi. Sonuçlarımıza göre vertebra kırıklarının neredeyse tamamı düşme, AİMAK ve ADMAK gibi yüksek enerjili travmalara bağlı olarak meydana gelmekteydi. Yüksek enerjili travmalar nedeniyle acil servise başvuran hastalar aksi gösterilene kadar vertebra kırığı olarak düşünülmelidir. Kanımızca, BT tüm omurganın birlikte değerlendirilebilmesi ve vertebra cisim kırıklarının atlanmaması açısından iki taraflı direkt radyografiler ile birlikte kullanılmalıdır.
The aim of this study was to investigate the distribution of traumatic vertebral fractures according to demographic features and anatomical localizations. The study included 351 patients (211 males and 140 females) who presented to emergency service with trauma. Totally 568 vertebral fractures were detected via direct radiograms and computed tomography (CT). Among all 568 fractures, 87 were in cervical, 221 were thoracic and 260 were in lumbar spine. Fractures were most commonly localized to T12 and L1 vertebrae. Fifty-four patients had a fracture at different bones other than vertebrae. The most frequent cause of the trauma was falls, followed by intra-vehicular motor vehicle accident (IVMVA) and extra-vehicular motor vehicle accident (EVMVA). According to our results, almost all of the vertebral fractures occurred due to high energy trauma such as IVMVA, EVMVA and falls from a tall height. Patients presenting to emergency department because of high energy traumas should be regarded to have vertebral fracture until it is ruled out. In our opinion, CT should be used along with two sided direct vertebral radiograms to complete evaluation of the entire spinal area and not to miss vertebral body fractures.

7.Evaluation of the Ocular Blood Flow and Choroidal Thickness in Patients with Chronic Renal Failure
Enes Duman, Öznur Kal, Ali Kal
doi: 10.5222/MMJ.2017.245  Pages 245 - 249
Çalışmamızda düzenli diyalize giren kronik böbrek yetmezliği (KBY) olan hastalar ile sağlıklı bireylerin oküler kan akımının ve koroid kalınlığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya KBY tanısı olan ve düzenli olarak hemodiyalize giren 21 hasta (42 göz) ve 21 sağlıklı gönüllü birey (42 göz) kontrol grubu olarak dahil edildi. Oküler kan akımı doppler ultrasonografi (US) ile değerlendirildi. Koroid kalınlıkları ise optik koherens tomografi (OKT) ile ölçüldü. Oftalmik arter (OA) ortalama maksimum sistolik hız (Vmax) değerleri KBY olan hasta grubunda sol gözde 56.23 ± 19.22 cm/sn; sağ gözde 61.80 ± 18.24 cm/sn; kontrol grubunda sol gözde 40.04 ± 7.90 cm/sn sağ gözde 40.61 ± 8.55 cm/sn olarak ölçülmüştür. OA’ lerdeki rezistivite indeks (RI) değerleri sağ gözde 0.77 ± 0.05 sol gözde 0.77 ± 0.03 olarak hesaplanmışken kontrol grubunda bu değerler sağ gözde 0.65 ± 0.03 sol gözde 0.66 ± 0.02 olarak hesaplanmıştır. Koroid kalınlıkları KBY olan hasta grubunda ortalama 165.36 ± 51.29 μm, kontrol grubunda 291.79 ± 51.65 μm olarak ölçülmüştür. KBY olan ve düzenli diyalize giren hastalarda özellikle OA’ de belirgin olmak üzere akım hızı ve RI değerleri yüksek olarak hesaplanmış ve bununla birlikte koroid kalınlıklarında sağlıklı bireylere göre belirgin incelme görülmüştür.
In our study we want to evaluate the ocular blood flow and choroidal thickness in patients with chronic renal failure (CRF) who underwent regular dialysis and healthy individuals. Twenty-one patients (42 eyes) with CRF who regularly hemodialized and 21 healthy volunteers (42 eyes) as a control group were included the study. Ocular blood flow was assessed with Doppler US and choroidal thickness were measured with optical coherence tomography (OCT). In patients with CRF; ophthalmic artery (OA) mean maximum systolic velocity (Vmax) values were 56.23 ± 19.22 cm / sec in the left eye and 61.80 ± 18.24 cm / sec in right eye; in control group, 40.04 ± 7.90 cm / sec in left eye, and 40.61 ± 8.55 cm / sec in right eye. The values of resistivity index (RI) in OA were 0.77 ± 0.05 in right eye and 0.77 ± 0.03 in left eye; in control group RI were 0.65 ± 0.03 in right eye and 0.66 ± 0.02. Mean choroidal thickness in patients was 165.36 ± 51.29 μm and 291.79 ± 51.65 μm in control group. In patients with CRF who regularly hemodialized; especially in OA, flow rate and RI values were calculated higher than control group, and there was a significant thinning of choroidal thickness compared to healthy individuals.

8.Factors affecting the decision of women on the type of delivery
Hatice Yılmaz Doğru
doi: 10.5222/MMJ.2017.250  Pages 250 - 256
Gebelik ve doğum süreci her ne kadar fizyolojik süreçler olsa da kadın için büyük bir stres ve heyecan kaynağıdır. Bu çalışmadaki amacımız; gebe kadınların doğum şekline karar verir iken etkilendikleri parametreleri araştırmaktır. Etik kurul onayı alındıktan sonra polikliniğe rutin gebelik takibi için gelen gebe kadınlar çalışma grubu olarak belirlendi. Dahil edilme kriterlerini karşılayan gebelerin demografik verilerini de içeren anketi doldurmaları istendi. Toplamda 410 gebenin verileri değerlendirildi. Gebelerin yaş ortalaması 26,27∓5,83 ve ortalama gebelik haftası 22,16∓9,96 idi. Toplamda 354 (%86,3) gebenin vajinal doğum yapmak istediği, 56 (%13,7) gebenin ise sezaryen doğum yapmak istediği saptandı. Kadınların doğum şekline karar vermede eşlerin tutumundan etkilenen 100 gebe (%24,4), çevresinden etkilenen 75 gebe (%18,3), doktordan etkilenen 329 gebe (%80,2) idi. Ancak bu üç etken karşılaştırmasında 362 gebenin (%89,1) birinci sırada doktordan, 15 gebenin (%3,2) birinci sırada çevresinden, 33 gebenin (%7,7) birinci sırada eşinden etkilendiğini belirtikleri saptandı. Kadınların vajinal doğum yapma nedenlerinin başında vajinal doğumu daha güvenli bulmaları geliyordu. Kadınların sezaryen doğum yapma nedenlerinin başında ise vajinal doğuma karşı olan korku geliyordu. Kadınların vajinal doğumdan kaçınmalarının en önemli nedeni bilgisizlik nedeni ile doğum eyleminin kendisine olan korku olup, gebelerin doğuma hazırlanması için hekimler tarafından verilecek eğitimin, doğum için daha sağlıklı bir alt yapı oluşturulması açısından gerekli olduğu kanaatindeyiz.
Even though a physiological process, pregnancy and delivery are the sources of severe stress and excitement. The aim of this study is to investigate the parameters those effected women with pregnancy while choosing the delivery type. After obtaining ethics approval, women admitted to our outpatient unit for routine examination were accepted as the study group. Women with pregnancy met with the inclusion criteria were asked to complete the questionnaire including demographic data. A total of 410 records were evaluated. The mean age of the patients was 26,27∓5,83 and the mean pregnancy week was 22,16∓9,96. Since a total of 354 (%86,3) patients were wished to have vaginal delivery, 56 (%13,7) to have cesarean section. To decide the delivery type, one hundred women with pregnancy (%24,4) were affected by their husband, 75 (%18,3) by their environment, and 329 (%80,2) by their doctor. While comparing those three factors, 362 (%89,1) patients were found to be affected by their doctor in the first place, 15 (%3,2) by their environment, and 33 (%7,7) by their husband. The primary cause of vaginal delivery of women was accepting vaginal delivery safer. The primary cause of cesarean section of women was fear of vaginal delivery. The most important factor of avoiding vaginal delivery by women with pregnancy is unawareness causing fear to delivery itself, and we concluded that education is necessary to establish a stable background about delivery by physicians to prepare the women with pregnancy to the delivery.

CASE REPORTS
9.Cases of Enteric Fever Secondary to Gastrointestinal Infections
Tuğba Güler, Burcu Volkan, Soner Sertan Kara, Mehtap Hülya Aslan, Ali Fettah, Özde Nisa Türkkan
doi: 10.5222/MMJ.2017.257  Pages 257 - 260
Akut gastroenterit, çocukluk çağındaki en yaygın enfeksiyon hastalıklarından biridir. 5 yaş altındaki çocuklar arasında morbidite ve mortalitenin major sebeplerinden birini oluşturur. Çocuklardaki birçok akut gastroenterit vakası kendini sınırlayan ve sadece destek tedavisi ile tedavi edilir olsa da klinik seyir esnasında vakalarda kötüleşme gözlenebilir. Gastroenteritli çocuklarda belli hiçbir kaynak olmadan inatçı ateş ya da azalan ateşe sekonder pik, sekonder bakteriyemi şüphesini artırmalıdır. Bu vaka raporunda, Clostridium difficile ve rotavirüs gastroenteritine sekonder iki akut gastroenteritli enterik ateş vakasını gözden geçirdik.
Acute gastroenteritis is one of the most common infectious diseases in childhood. It remains one of the major causes of morbidity and mortality among children under 5 years of age. Although most cases of acute gastroenteritis in children are self-limited and treated with only supportive therapy, clinical deterioration can sometimes be observed during the clinical course. Persistence of high fever or a second peak of diminished fever with no obvious source in children with gastroenteritis should raise suspicion of secondary bacteremia. In this case report we review two acute gastroenterit cases of enteric fever secondary to Clostridium difficile and rotavirus gastroenteritis

10.Brucellosis mimicking prostate cancer: Case report and review of the literature
Lütfi Canat, Akif Erbin, Hasan Tahsin Gözdaş, Hasan Anıl Atalay
doi: 10.5222/MMJ.2017.261  Pages 261 - 263
Giriş: Brusellanın, merkezi sinir sistemi, gastrointestinal sistemi, iskelet-kas sistemini ve genitoüriner sistemi tuttuğu rapor edilmiştir. Prostatit ise brusellozun çok nadir görülen bir komplikasyonudur.
Olgu sunumu: Mesane çıkışı darlığı ve dizüri nedeniyle başvuran 49 yaşındaki erkek hasta sunulmaktadır. Hastanın bulguları (yükselen PSA, anormal parmakla rektal muayene) prostat kanserini taklit etmektedir. Hastanın Brusella aglütinasyon testi 1/640 titrede pozitif bulunmuştur ve 6 hafta süreyle doksisiklin ve rifampin tedavisi başlanmıştır. Tedavi bitiminden 1 ay sonra hastanın prostat kanserini taklit eden bulguları normale dönmüş ve 12 aylık takip sonucu relaps izlenmemiştir.
Yorum: Brusellozis sonrası akut prostatit gelişebiliceği unutulmamalıdır. Dahası, brusella prostatiti prostat kanserini taklit edebilir.
Introduction: Brucella has been reported to compromise the central nervous system, the gastrointestinal system, musculoskeletal system, and genitourinary system. Prostatitis is a very rare complication of brucellosis.
Case presentation: A case is reported of a 49-year-old man who presented bladder outlet obstruction and dysuria. The patient’s signs were mimicking the prostate cancer (such as elevated prostate specific antigen levels, abnormal digital rectal examination). The patient’s Brucella agglutination test was positive at 1/640 titer and doxycycline and rifampin was administered over 6 weeks. After 1 month of the cessation therapy, patient’s signs were normal and the patient was followed-up to 12 months and no relapse was observed.
Conclusion: Acute prostatitis should not be forgotten that prostatitis may result from brucellosis. Moreover, brucella prostatitis may mimic prostate carcinoma.

11.Breath holding spell, febrile seizure and anemia; are those parts of a puzzle? Celiac disease-case report
Halil Kocamaz, Sedat Işıkay
doi: 10.5222/MMJ.2017.264  Pages 264 - 266
Çölyak hastalığı epilepsi, ataksi, nöropati, miyopati ve baş ağrısı gibi birçok nörolojik hastalık ile ilişkili olup febril konvülziyon ile birlikteliği nadirdir. Bununla birlikte demir eksikliği anemisi olan olgularda febril konvülziyon ve çölyak hastalığı sıklığı artmıştır. Demir eksikliğinin katılma nöbetinin sıklığını da artırdığı bilinmektedir. Öncesinde katılma nöbeti ve demir eksikliği anemisi öyküsü olan 4.5 yaşında febril konvulziyon ile başvuran kız olgunun çölyak tanısına uzanan öyküsünü irdeledik. Çocuk hekimlerinin sık karşılaştığı çeşitli hastalıklara eşlik eden çölyak hastalığını, hastanın öyküsü, muayenesi ve laboratuar test sonuçlarını bir yap-bozun parçaları gibi birleştirerek nasıl ortaya çıkarılabileceğini göstermeyi amaçladık.
Celiac disease is related with many neurologic disorder such as epilepsy, ataxia, neuropathy, myopathy and headache. The coexistence of celiac disease and febrile convulsion is unusual. However the incidence of celiac disease has been increased in the cases with febrile convulsion and with iron deficiency anemia. Breath holding is also related with iron deficiency anemia. We’ve discussed clinical progress of A 4.5 years old female with a history of breath-holding spell and iron deficiency anemia recently suffer from febrile convulsion and is diagnosed celiac disease. We aimed to show that pediatricians could find out accompanying celiac disease with different type common disorders by the way of gathering patient’s history, findings and laboratory results as parts of a puzzle.

12.A Rare Cause of Maternal Hydronephrosis: Y-Type Partial Duplicated Ureter
Eyyup Sabri Pelit, Fatma Çetin Pelit, Bülent Kati, İsmail Yağmur, Halil Çiftçi
doi: 10.5222/MMJ.2017.267  Pages 267 - 269
Gestasyonel hidronefroz, uterusun mekanik kompresyonu ve progesteron hormonunun etkisi ile gebeliklerin % 80-90’ nında gözlenir (1). Gebeliğin fizyolojik hidronefrozu, üriner sistem taşları ve anomalileri maternal hidronefrozun sık görülen nedenleri arasındadır (2). Üreter dublikasyonu sık görülen bir anomalidir ve otopsi serilerinde 125 kişide 1 görülmektedir (3). Dublike sistemlerin %40’ ı alt üriner sisteme ayrı ayrı bağlantısı olan komplet üreterler şeklindedir. Kalan kısım ise Y konfirigasyonu diye adlandırılan parsiyel dublike sistemlerdir. Güncel literatür tarandığında bu vaka bifid Y-tip üreterin neden olduğu maternal hidronefrozun anlatıldığı çok nadir bir olgu sunumudur.
Gestational hydronephrosis is observed in 80-90% of the pregnancy due to the dilatation effect of progesterone hormone and the secondary to mechanical compression of the uterus. (1) The common causes of the maternal hydronephrosis can be listed as physiological hydroureteronephrosis of the pregnancy, urolithiasis and genitourinary system anomalies (2). Ureteral duplication is a common anomaly, observed in approximately 1 in 125 people on autopsy series (3). Duplicated systems have 2 complete ureters with separate insertions into the lower urinary tract in 40% of the patients. The others have a partially duplicated system named as Y configuration (4). To our best knowledge, it is a very rare case presentation in the current literature about the materanal hydronephrosis which is caused by bifid Y-type ureter.

LETTERS TO THE EDITOR
13.Sudden Unexpected Post-Natal Collapse of Healthy Newborn Infant After Skin To Skin Contact: Neuropathological Study
Anna Maria Lavezzi, Francesco Piscioli
doi: 10.5222/MMJ.2017.270  Pages 270 - 271
Abstract | Full Text PDF




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved