Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 3 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 36 (3)
Volume: 36  Issue: 3 - 2021
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Page I

2.Contents

Pages II - III

3.Editorial Board

Pages IV - VII

4.Publication Policies and Writing Guide

Pages VIII - X

ORIGINAL ARTICLE
5.Longitudinal SARS-CoV-2 Seroconversion Course and Antibody Levels by Blood Groups in Convalescent Plasma Donors in Turkey
Aziz Karaca, Mustafa Nuri Guncikan, Nazlı Nadire Sözmen, Gizem Gökçe Karadağ, Mustafa Yılmaz, Kerem Kınık, Fatma Meriç Yılmaz
doi: 10.5222/MMJ.2021.00921  Pages 185 - 192
Amaç: SARS-CoV-2’ye karşı IgG antikorunun zamansal seyrini ve ABO kan grubuna göre düzeyinin değişip değişmediğini belirlemeye çalıştık.
Yöntem: Türk Kızılay’ın 12315 konvalesan plazma (KP) bağışçısının 36003 KP bağışını inceledik. KP bağışçılarının ABO kan grubu, Gel Centrifugation yoluyla belirlendi. IgG, Euroimmun anti-SARS-CoV-2 ELISA kullanılarak ölçüldü. Ortalama IgG oran dağılımındaki farklılıklar, One Way ANOVA ve Independent Sample T testleri kullanılarak ABO kan grubuna göre incelendi.
Bulgular: KP bağışçılarının %98,4’ü erkeklerden oluşmaktadır. KP bağışçılarında SARS-CoV-2’ye antikor yanıtının -birkaç kişiyle sınırlı olmakla birlikte- yaklaşık 244. günde görüldüğünü saptadık. ABO kan grupları ile ortalama IgG oranları arasında anlamlı bir ilişki saptadık (p: 0.001). En yüksek antikor seviyesi (mean±SD) AB kan grubunda gözlenirken (39,5±15,7), onu B kan grubu (37,9±11,5), sonra A kan grubu (36,6±10,7) izlerken, en düşük O kan grubunda (34,4±11,5) idi. Yine ikili grup karşılaştırmasında da tüm ikili gruplar arasında anlamlı farklılıklar vardı. Rh (-) kan grubunda (37,4±13,6); Rh (+) kan grubuna (36,3±11,2) göre anlamlı düzeyde daha yüksek antikor seviyesi mevcuttu (p: 0,005).
Sonuç: SARS-CoV-2’ye antikor yanıtının yaklaşık 244. günde görüldüğünü saptadık. Kan grubu AB olan KP bağışçılarında ortalama IgG oranları daha yüksek iken; O grubunda daha düşüktü. Klinik olarak ilgili kan grubuna sahip COVID-19 hastalarının tedavisinde kullanılacak olan KP tedavisinin etkinliğinde bu sonuçlar değerli olabilir.
Objective: The present study investigates the seroconversion time course of the IgG antibody against SARS-CoV-2 and ascertains whether its levels change according to the patient’s ABO blood group.
Method: A total of 36,003-convalescent plasma (CP) donations of 12,315 Turkish Red Crescent CP donors were analyzed. The ABO blood group of the CP donors was determined by Gel Centrifugation; and IgG was measured using the Euroimmun anti-SARS-CoV-2 ELISA. The differences in the distributions of mean IgG ratios among the different ABO blood groups were analyzed with One-Way ANOVA and Independent Samples T-test.
Results: Among the CP donors, 98.4% were male. An antibody response to SARS-CoV-2 was noted-although in a few CP donors- on the 244th day, and a significant association between the ABO blood groups and the mean IgG ratios was noted (p: 0.001). The highest (mean±SD) antibody level was observed in the AB blood group (39.5±15.7), followed by the B (37.9±11.5) and the A blood groups (36.6±10.7), while the lowest value was recorded in the O blood group (34.4±11.5). Significant differences between all paired groups were noted in pairwise comparisons. The Rh (-) blood group (37.4±13.6) had a significantly higher antibody level than the Rh (+) blood group (36.3±11.2) (p: 0.005).
Conclusion: An antibody response to SARS-CoV-2 was noted in a CP donor on the 244th day. The average IgG ratios were higher in the CP donors with the AB blood group, but lower in the O blood group. These results may be considered a valuable indication of the effectiveness of CP therapy used for the treatment of COVID-19 patients with clinically relevant blood types.

6.Risk Factors and Outcomes of Acute Kidney Injury in Neonates with Persistent Pulmonary Hypertension of the Newborn
Nuran Üstün, Fahri Ovalı
doi: 10.5222/MMJ.2021.22687  Pages 193 - 200
Amaç: Yenidoğanın persistan pulmoner hipertansiyonu (PPHN) olan yenidoğanlarda akut böbrek hasarı (ABH) insidansını ve risk faktörlerini belirlemek, ve yenidoğan sonuçları ile ilişkisini değerlendirmek.
Yöntem: 2016-2020 yılları arasında bir üniversite hastanesinin yenidoğan yoğun bakım ünitesine yatırılan doğrulanmış PPHN’si olan 78 yenidoğan retrospektif olarak incelendi. ABH tanısı, modifiye neonatal Kidney Disease: Improving Global Outcomes (KDIGO) kriterlerine göre konuldu.
Bulgular: 78 PPHN bebeğinin %29.5’inde (23/78) ABH saptandı. Çok değişkenli analiz, erkek cinsiyetin (OR 3,43 %95 CI 1,03-11,48, p=0,04) ve şiddetli PPHN’nin (OR 5,67 %95 CI 1,55- 20,68, p<0,01) bağımsız olarak ABH riskinde artış ile ilişkili olduğunu gösterdi. ABH olan bebeklerde ölüm oranı ABH olmayanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti (%43,5’e karşı %9,1, p<0,01). Evre 1, Evre 2 ve Evre 3 ABH’deki ölüm oranları benzerdi (sırasıyla, %36,4, %57,1 ve %40, p=0,68). Hayatta kalanlar arasında, ABH olan bebeklerin mekanik ventilator ve hastanede yatış süreleri, ABH olmayan bebeklere göre daha uzun idi.
Sonuç: PPHN’li bebeklerde ABH yaygın bir komplikasyondur ve artan mortalite, daha uzun mekanik ventilasyon ve hastanede kalış süresi ile ilişkilidir. PPHN’li bebeklerde, özellikle erkeklerde ve şiddetli PPHN’si olanlarda böbrek fonksiyonunun dikkatli bir şekilde izlenmesi hasta sonuçlarını iyileştirmeye yardımcı olabilir.
Objective: To identify the incidence of and risk factors for acute kidney injury (AKI) in neonates with persistent pulmonary hypertension of the newborn (PPHN) and to evaluate its association with neonatal outcomes.
Method: A total of 78 newborns with confirmed PPHN admitted to the neonatal intensive care unit of a university hospital between 2016 and 2020 were retrospectively analyzed. AKI was defined according to the modified neonatal Kidney Disease: Improving Global Outcomes criteria. Results: Of 78 PPHN infants, AKI was found in 29.5% (23/78). Multivariate analysis indicated that male sex (OR 3.43 95% CI 1.03-11.48, p=0.04) and severe PPHN (OR 5.67 95% CI 1.55- 20.68, p<0.01) were independently associated with increased risk for AKI. Infants with AKI had significantly higher mortality rate than infants without AKI (43.5% vs. 9.1%, p<0.01). Mortality rates in stage 1, stage 2 and stage 3 AKI were similar (36.4%, 57.1%, and 40%, respectively, p=0.68). Among survivors, AKI infants had significantly longer mechanical ventilation and lenght of stay than infants without AKI.
Conclusion: In infants with PPHN, AKI is a common complication and is associated with increased mortality, and longer mechanical ventilation and lenght of stay. Careful monitoring of kidney function in infants with PPHN, especially in males and those who had severe PPHN can help to improve patient outcomes.

7.Outcomes of Cessation of Antiviral Therapy in Chronic Hepatitis B: A Retrospective Cohort Study
Pınar Ergen, Burcu Işık, Ferhat Arslan, Fatma Yılmaz Karadağ, Ozlem Aydin, Yasemin Cag, Saadet Yazıcı, Ayse Canan Üçışık, Mustafa Haluk Vahaboğlu
doi: 10.5222/MMJ.2021.52959  Pages 201 - 208
Amaç: Kronik hepatit B (KHB) hastalarında siroz ve hepatoselüler karsinom gelişimini önlemek için nukleos(t)id analog (NUK) tedavilerinin etkinliği ve süresine ilişkin veriler az ve heterojendir. Bu çalışma, oral antiviral tedaviyi bırakan KHB enfeksiyonlu hastaların klinik ve laboratuvar sonuçlarını özetlemeyi amaçlamaktadır.
Yöntem: KHB enfeksiyonlu hastalarda tek merkezli bir kohort çalışması yapılmıştır. En az iki yıldır viral baskılama altında olan ve 18 aydan beri saptanamayan HBV DNA düzeyleri olan hastalarda NUK’lar kesilmiştir. Klinik relaps (KR) için risk faktörleri değerlendirilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya toplam 77 hasta alındı. HBeAg durumu, hastaların% 9.4’ünün NUK’larla HBeAg serokonversiyonu geçirdiğini gösterdi. Bu hastaların dördünde (%31) HBeAg reversiyonu kaydedildi. Antiviral tedavisi yeniden başlandıktan sonra düzelen şiddetli hepatit, 77 hastanın 2’sinde (%4) bildirilmiştir. KR’li hiçbir hastada klinik veya biyolojik hepatik dekompansasyon belirtisi görülmemiştir veya çalışma süresi boyunca ölmemiştir.
Sonuç: Başlangıçta şiddetli fibrotik HBV enfeksiyonu olan hastalarda viral baskılamadan sonra antiviral tedavinin kesilmesinin herhangi bir faydası bulamadık. Hafif ile orta şiddette fibrozlu hastalarda, antiviral kesilme, olumsuz sonuçla ilişkili değildir.
Objective: Data on the efficacy and duration of nucleos(t)ide analogue (NUC) therapies to prevent the development of cirrhosis and hepatocellular carcinoma in chronic hepatitis B (CHB) patients are scarce and heterogeneous. This study aimed to summarize the clinical and laboratory results of the patients with CHB infection who discontinued oral antiviral therapy.
Methods: A single-centered cohort study was conducted with CHB infection. NUCs were discontinued in patients who were under viral suppression for at least two years with undetectable HBV DNA levels for 18 months. Risk factors for clinical relapse (CR) were evaluated.
Results: A total of 77 patients were recruited. HBeAg status showed that 9.4% of the patients underwent HBeAg seroconversion with NUCs. HBeAg reversion was noted in four (31%) of these patients. Severe hepatitis, which resolved after antiviral therapy was restored, was reported in two out of 77 patients (4%). None of the patients with CR had clinical or biological signs of hepatic decompensation or died during the study period.
Conclusions: We found no benefits of the discontinuation of antiviral therapy after viral suppression in patients with initially severe fibrotic HBV infection. In patients with mild to moderate fibrosis, cessation of antiviral treatment is not associated with adverse outcomes.

8.Does Early Diabetic Kidney Damage Alter Renal Elasticity? An Ultrasound-Based, Two-Dimensional Shear Wave Elastography Study
Nesrin Gündüz, Aysenur Buz, Adnan Kabaalioglu
doi: 10.5222/MMJ.2021.65021  Pages 209 - 216
Amaç: Tip II diyabetin neden olduğu böbrek hasarı böbrek elastisitesini bozabilir. Erken evre böbrek hasarının böbrek dokusunda sertleşmeye neden olup olmadığı konusunda sınırlı veri bulunmaktadır. Bu karşılaştırmalı çalışmada; ultrason temelli 2B Shear wave hızları (2B-SWH) ile, orta derecede albüminürisi olan ve olmayan diyabetiklerin böbrek elastisitesini değerlendirmeyi amaçladık.
Yöntem: Bu tek merkezli, prospektif çalışmaya toplam 57 olgu (evre 1 veya 2 kronik böbrek hastalığı olan DM-II tanılı 40 hasta ile yaş ve cinsiyet uyumlu 17 sağlıklı kontrol) dahil edildi. Tip II diyabetlilerin oluşturduğu grup kendi içinde albüminürisi olan (n=22) ve albüminürisi olmayanlar (n=18) olmak üzere iki alt grup oluşturdu. Her iki taraf böbrek parankim 2B-SWH değerleri üst, orta ve alt kesimlerden ayrı ayrı ölçülmüştür. Gruplar uygunluğuna göre T testi ve Mann-Whitney U testi ile karşılaştırılmıştır. Okuyucular arası uyum sınıf içi korelasyon katsayısı ile değerlendirildi.
Bulgular: Ortanca yaş [sırasıyla 55,5 (50-62) ve 55 (48,5-59,5) yıl, p=0,48] ve cinsiyet dağılımı [sırasıyla 18 (45%) erkek ve 10 (58,8%) kadın p=0,34] diyabetliler ve kontrol grubu için farklılık göstermemekteydi. Ortalama ve bağımsız 2B-SWH değerleri de benzerdi (Hepsi için p>0,05). Ortalama 2B-SWH değerleri albüminürisi olan ve olmayan grup için de benzerdi. Gözlemciler arası uyum iyiydi (ICC: 0.66, 95% CI: 0.19-0.88, p=0.006).
Sonuç: Böbrek elastisitesinin eGFR’si korunmuş, orta derecede albüminürisi olan ya da olmayan diyabetik hastalarda bozulmadığı görülmüştür.
Objective: Kidney damage caused by type 2 diabetes mellitus (T2DM) can reduce renal elasticity. Limited number of data exist indicating whether early kidney damage causes stiffening of renal tissue. This comparative study aims to assess kidney elasticity in T2DM patients with or without moderate albuminuria, using ultrasound-based two-dimensional shear wave velocity (2D-SWV) measurements.
Methods: Fifty-seven cases (40 T2D patients with stage 1 or 2 chronic kidney disease and 17 age- and sex-matched healthy controls) were included in this single-center prospective study. The T2DM patients were divided into those with moderate albuminuria (n=22) and those without albuminuria (n=18). Bilateral renal parenchymal 2D-SWV values were measured (separately) in the upper, middle, and lower kidney regions. Group data were compared using the t-test or Mann-Whitney-U test (whichever appropriate). Inter-observer agreement was assessed by deriving the intra-class correlation coefficient.
Results: There was no difference between the T2DM and control groups in terms of the median age [55.5 (50-62) vs. 55 (48.5-59.5) years, p=0.48] and sex ratio [18 (45%) males vs. 10 (58.8%) females, p=0.34]. The average regional 2D-SWV values were all similar between the groups (all p>0.05). The average 2D-SWV values were similar between the subgroups with and without albuminuria. The inter-observer agreement was good (intra-class correlation coefficient=0.66, 95% CI 0.19-0.88, p=0.006).
Conclusion: Kidney elasticity does not seem to be compromised in patients with diabetes and preserved estimated glomerular filtration rate with or without moderate albuminuria

9.Antibiotic Resistance and Bacteria in Urinary Tract Infections in Pediatric Patients
Yakup Çağ, Demet Hacıseyitoğlu, Abdurrahman Avar Ozdemir, Yasemin Çağ
doi: 10.5222/MMJ.2021.78535  Pages 217 - 224
Amaç: İdrar yolu enfeksiyonu (İYE) ile ilişkili bakteriyel patojenlere karşı antibiyotik direnci, tüm dünyada her geçen gün artmaktadır. Bu çalışmada amacımız hastanemizde İYE tanısı konulan 17 yaş altı çocuklarda etken mikroorganizmaların belirlenmesi ve bu etkenlerin antibiyotik direnç oranlarının saptanmasıdır.
Yöntem: Ocak 2018-Temmuz 2019 tarihleri arasında hastanemize başvuran ve İYE ön tanısıyla idrar kültürü tetkiki istenen ve kültürde bakteri izole edilen 17 yaş altı çocuklara ait 4801 örnek retrospektif olarak incelenmiştir. İzole edilen bakteriler ve antibiyotik direnç profilleri istatiksel olarak analiz edilmiştir.
Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 2592 hastanın 2001 (%77,2)’i kız ve yaş ortalamaları median IQR 55 (12-98) ay idi. Yenidoğan dönemi hariç diğer tüm yaş gruplarında en sık kız cinsiyetin hakim olduğu görüldü (p<0,0001). En sık izole edilen bakteri türleri sırasıyla, Escherichia coli (%67,7), Klebsiella spp. (%10,7), Enterococcus spp. (%8,8) idi. En dirençli ve en az dirençli antibiyotikler Escherichia coli için sırasıyla ampisilin (%66,6), meropenem (%0,3) idi. Enterococcus fecalis’in ampisilin ve siprofloksasine direnç durumu çok düşük olmasına rağmen Enterococcus faecium’un bu antibiyotiklere çok daha dirençli olduğu görülmüştür (p<0,0001).
Sonuç: Her merkezin kendi direnç oranlarını belirlemesi ampirik tedaviye yol gösterici olması bakımından önemlidir. Ampirik başlanan her antibiyotiğin kültür ve duyarlılık sonucuna göre yeniden değerlendirilmesinin ve uygun bir antibiyotiğe geçilmesinin direnç oranlarını azaltmada oldukça etkili olacağı göz önünde bulundurulmalıdır.
Objective: Antibiotic resistance against bacterial pathogens associated with urinary tract infections (UTI) is rapidly increasing worldwide. In this study, we aimed at determining the causative microorganisms in children under 17 years of age diagnosed with UTI in our hospital and the antibiotic resistance rates of these causes.
Methods: We isolated and retrospectively analyzed 4801 urine samples of children under 17 years old who presented with bacterial growth in their urine cultures. The isolated bacteria and their antibiotic resistance profiles were statistically analyzed.
Results: Most (2001/77.2%) of 2592 patients included in the study were female and the mean age and median interquartile range (IQR) was 55 (12-98) months. Except for the neonatal period, the female gender was predominant in all age groups (p<0.0001). The most frequently isolated bacteria included Escherichia coli (67.7%), Klebsiella spp. (10.7%), and Enterococcus spp. (8.8%). The most and least resistant antibiotics were ampicillin (66.6%) and meropenem (0.3%) for E. coli, respectively. Although resistance of E. faecalis to ampicillin and ciprofloxacin is at a low level, E. faecium is much more resistant to these antibiotics (p<0.0001).
Conclusion: It is important that each center determines its own resistant antibiotics so as to guide empirical treatment. Re-evaluating each antibiotic that is started to be used empirically according to the results of culture and sensitivity in addition to switching to a suitable antibiotic would be very effective in reducing resistance rates.

10.Fine-Needle Aspiration Cytology of Salivary Gland Tumors Before the Milan System: Ten Years of Experience at a Tertiary Care Center in Turkey
Selçuk Yıldız, Lutfu Seneldir, Cigdem Tepe Karaca, Sema Zer Toros
doi: 10.5222/MMJ.2021.90912  Pages 233 - 240
Amaç: Tükürük bezi lezyonları olan hastaların preoperatif değerlendirilmesinde ince iğne aspirasyon sitolojisinin (İİAS) rolü iyi bilinmektedir. Ancak tükürük bezi İİAS için tek tip bir sistemin olmaması etkinliğini sınırlamıştır. Son yıllarda tükürük bezi sitopatolojisini raporlamak için oluşturulan Milan sistemi (MS) dünya çapında kullanılmaktadır. Çalışmamızda tükürük bezi tümörlerinin MS öncesi ikili benign/malign sınıflamasına göre incelenen İİAS sonuçlarının etkinliğini ve doğruluğunu araştırmayı amaçladık.
Yöntem: Ocak 2011-Aralık 2020 tarihleri arasında majör tükürük bezi tümörü nedeniyle ameliyat edilen hastalar retrospektif olarak tarandı. Çalışmaya 204 hasta dahil edildi. Preoperatif İİAS sonuçları ve nihai histopatolojik tanılar benign ve malign olarak gruplandırıldı. Nihai histopatolojik tanılar, preoperatif İİAS sonuçları ile karşılaştırıldı ve preoperatif İİAS sonuçlarının duyarlılığı, özgüllüğü, doğruluğu ve her iki test arasındaki uyum araştırıldı.
Bulgular: Malignite tanısı için preoperatif İİAS’nin duyarlılığı %59,09, özgüllüğü %97,85, doğruluğu %93,75, pozitif prediktif değeri %76,47 ve negatif prediktif değeri %95,29 idi. Preoperatif İİAS sonuçları ile nihai histopatolojik tanı arasında orta derecede bir uyum vardı.
Sonuç: Preoperatif İİAS’nin doğruluğu ve malignite riski hakkında verdiği bilgiler hasta yönetimi ve karar vermede en önemli kriterlerdir. İkili bir “evet/hayır” sisteminden ziyade altı katmanlı bir sınıflandırmadan oluşan MS, İİAS’nin etkinliğini ve doğruluğunu artırarak hasta yönetimine ve karar vermeye katkıda bulunabilir.
Objective: The role of fine-needle aspiration cytology (FNAC) is well established for preoperative evaluation of patients with salivary gland lesions. However, the lack of a uniform system for salivary gland FNAC has limited its effectiveness. In recent years, the Milan System for Reporting Salivary Gland Cytopathology (MSRSGC) has been in use around the world to report the cytology results. We aimed to investigate the efficacy and accuracy of FNAC examined according to pre-MSRSGC era dichotomous benign/malignant classification in salivary gland tumors.
Methods: Patients who underwent surgery between January 2011 and December 2020 due to major salivary gland tumors were retrospectively analyzed. Two hundred and four patients were included in the analysis. Preoperative FNAC results and final histopatological diagnoses were grouped as benign or malignant. Final histopatological diagnoses were compared with the preoperative FNAC results. Also, sensitivity, specificity, and accuracy of the preoperative FNAC results, as well as the agreement between both tests were investigated.
Results: The sensitivity, specificity, accuracy, positive and negative predictive values of the preoperative FNAC for the diagnosis of malignancy were 59.09%, 97.85%, 93.75%, 76.47%, and 95.29%, respectively. There was a moderate agreement between the preoperative FNAC results and final histopatological diagnoses.
Conclusion: The accuracy of the preoperative FNAC and the information given about malignancy risk are the most important criteria for patient management and decision-making. The MSRSGC, which consists of a six-tiered classification rather than a dichotomous “yes/no” system, may contribute to patient management and decision-making by increasing the efficacy and accuracy of FNAC.

11.Evaluation of N/LP Ratio as a Predictor of Disease Progression and Mortality in COVID-19 Patients Admitted to the Intensive Care Unit
Başak Çakır Güney, Mert Hayıroğlu, Didar Şenocak, Vedat Çiçek, Tufan Cinar, Mustafa Kaplan
doi: 10.5222/MMJ.2021.95676  Pages 241 - 248
Amaç: Bu araştırma, Koronavirüs hastalığı 2019 (KOVID-19) hastalarında nötrofil/lenfosit ve platelet (N/LP) oranının yoğun bakım ünitesine (YBÜ) kabul riskini, mekanik ventilasyon ihtiyacını ve hastane içi mortaliteyi tahmin etmek için kullanılıp kullanılamayacağını değerlendirmeyi amaçlamıştır.
Yöntem: Çalışma, yoğun bakım ünitesine yatırılan 134 KOVID-19 hastasının verileri üzerinden geriye dönük olarak yapıldı. N/LP oranı şu şekilde hesaplandı: nötrofil sayısı x 100/(lenfosit sayısı x platelet sayısı). Araştırma grubunun her bir üyesi, hayatta kalma durumlarına göre (hayatta kalan ve hayatta kalmayan gruplar) 2 gruptan 1’ine ayrılmıştır.
Bulgular: Toplamda 82 (%61) hasta yoğun bakımda kalış sırasında öldü. Yoğun bakım ünitesinde mekanik ventilasyona ihtiyaç duyan ve ölen hastaların N/LP oranı, gerektirmeyen ve hayatta kalanlara göre anlamlı olarak daha yüksekti [10 (IQR=4,94-19,38) vs. 2,51 (IQR=1,67-5,49), p<0,001] ve sırasıyla [11,27 (IQR=4,53-30.02) vs. 1.65 (IQR=1-3,24), p<0,001]. N/LP oranı, çok değişkenli analize göre mekanik ventilasyon gereksinimi ve hastane içi ölümle bağlantılıydı. Alıcı işletim karakteristik eğrisi analizinde, yoğun bakım ünitesine kabulü öngörmede N/LP’nin %61 duyarlılık ve %62 özgüllük ile >4,18, mekanik ventilasyon ihtiyacı için %74 duyarlılık ve %73 özgüllük ile >5.07, hastane içi ölümü öngörmede %81 duyarlılık ve %81 özgüllük ile >3,69 olduğunu bulduk.
Sonuç: Bildiğimiz kadarıyla bu, yeni ve yaygın olarak uygulanabilir bir enflamatuvar indeks olan N/LP oranının KOVID-19 hastalarında yoğun bakıma yatış, mekanik ventilasyon ve hastane içi ölüm riskini tahmin etmek için kullanılabileceğini gösteren ilk çalışmadır.
Objective: This research aimed to evaluate whether the neutrophil to lymphocyte and platelet (N/LP) ratio may be used to predict the risk of admission to the intensive care unit (ICU), the need for mechanical ventilation and in-hospital mortality in Coronavirus disease 2019 (COVID-19) cases.
Methods: The study was conducted retrospectively on the data of 134 COVID-19 patients who were admitted to the ICU. The N/LP ratio was calculated as follows: neutrophil count x 100 / (lymphocyte count x platelet count). Each member of the research cohort was categorised into 1 of 2 groups based on their survival status (survivor and non-survivor groups).
Results: In total, 82 (61%) patients died during the ICU stay. Patients who required mechanical ventilation and died in the ICU stay had significantly higher N/LP ratio than those who did not require it and survived [10 (IQR=4.94-19.38) vs 2.51 (IQR=1.67-5.49), p<0.001] and [11.27 (IQR=4.53-30.02) vs 1.65 (IQR=1-3.24), p<0.001], respectively. The N/LP ratio was linked with the requirement of mechanical ventilation and in-hospital death according to multivariable analysis. In receiver operating characteristic curve analysis, we found that N/LP in predicting admission to the ICU was >4.18 with 61% sensitivity and 62% specificity, it was >5.07 with 74% sensitivity and 73% specificity for the need for mechanical ventilation, and >3.69 with 81% sensitivity and 81% specificity to predict in-hospital death.
Conclusion: To our knowledge, this is the first study showing that the N/LP ratio, which is a novel and widely applicable inflammatory index, may be used to predict the risk of ICU admission, mechanical ventilation and in-hospital death in patients with COVID-19 disease.

12.Postoperative Radiological Assessment and Long-term Clinical Results of Tegmen Mastoideum Defects
Murat Ozturk, Deniz Ozlem Topdag, Ahmet Mutlu, Hakan Bayraktar, Selvet Erdoğan, Mete Iseri
doi: 10.5222/MMJ.2021.96393  Pages 249 - 256
Tegmen kusurları esas olarak kolesteatom ve iyatrojenik travmaya bağlı olarak ortaya çıkar ve ilgili kusurlara müdahale hala tartışma konusudur. Bu çalışmada mastoidektomi ameliyatları sırasında ortaya çıkan tegmen defektlerinin yönetimi ile ilgili klinik deneyimimizi tartışmayı amaçladık.
Yöntem: Bu çalışma retrospektif bir dosya inceleme çalışması olarak tasarlandı ve 2007-2017 yılları arasında ameliyat edilen hastalar dahil edildi. Defektin nedenleri, onarım teknikleri ve uzun süreli takip sonuçları değerlendirildi. Radyolojik çalışmalardan elde edilen perioperatif ve postoperatif defekt boyutları incelendi.
Bulgular: Toplam tegmen defekti olan hasta sayısı 62 olup defekt etiyolojisi sırasıyla 31’inde (%50) kolesteatom, 29’unda (%46,7) iyatrojenik ve 2’sinde (%3,3) kronik enfeksiyon olarak izlendi. İntakt kanal duvarı tekniğinde tegmen defekti sayısı daha fazlaydı. Tüm tegmen defektleri farklı materyallerle onarıldı ve herhangi bir komplikasyon tespit edilmedi. Postoperatif radyolojik görüntülerden elde edilen veriler, ilgili perioperatif defektlerin anlamlı olarak azaldığını ortaya koydu (p<0,001).
Sonuç: Postoperatif dönem takiplerinde perioperatif kemik defektlerinin önemli ölçüde azaldığı izlendi. Kusurun erken tespiti ve uygun müdahaleler bu sorunun uzun vadede herhangi bir komplikasyon olmaksızın yönetilmesine yardımcı olabilir.
Objective: Tegmen defects occur mainly due to cholesteatoma and iatrogenic trauma, and the intervention for the related defects is still a debate. In this study, we aimed to discuss our clinical experience on the management of the tegmen defects which were revealed during the mastoidectomy surgeries.
Methods: This study was designed as a retrospective chart review study and patients who were operated between 2007-2017 were included. The causes of the defects, repair technics, and results of the long-term follow up were evaluated. The perioperative and postoperative defect sizes which were obtained from the radiological studies were analyzed.
Results: Total number of 62 patients had tegmen defects, and their etiologic factors were cholesteatoma in 31 (50%), iatrogenic factors in 29 (46.7%), and chronic infection in 2 (3.3%) patients. The number of the tegmen defects was higher in intact canal wall technic. All of the tegmen defects were repaired with different materials, and no complication was detected. The obtained data from the postoperative radiological images revealed that the related perioperative defects were significantly decreased (p<0.001).
Conclusion: The perioperative bone defects were observedly decreased significantly in postoperative period. Early detection of the defect and appropriate interventions may help to manage this problem without any complication in the long term.

13.Comparison of Intrauterine Device Insertion-Related Pain and Ease of Procedure at Different Times During Menstruation
Meryem Hocaoglu, Taner Gunay, Ergul Demircivi Bor, Ayşe Gul Nur, Abdulkadir Turgut, Ates Karateke
doi: 10.5222/MMJ.2021.89633  Pages 252 - 232
Amaç: Bakırlı rahim içi araç (Cu-RİA) yerleştirilmesi sırasında oluşan ağrı korkusu, hastaların bu son derece etkili doğum kontrol yöntemini reddetmesine neden olabilir. Bu çalışmanın amacı, menstrüasyon sırasında farklı zaman dilimlerinde RİA yerleştirme ile ilişkili ağrı skorlarını ve işlem kolaylığı araştırmaktı.
Yöntem: Bu prospektif kohort çalışmada, menstrüasyonun üç farklı zaman diliminde olmak üzere uygun kadınlara RİA yerleştirildi. Grup I menstrüasyonun 0,5-0,69’lik zaman diliminde (n=53), Grup II menstrüasyonun 0,7 to 0,89’lik zaman diliminde (n=67) ve Grup III ise menstrüasyonun 0,9 to 1’lik (n=72) zaman diliminde RİA yerleştirilen katılımcılardan oluştu. Menstrüasyon sırasındaki zaman dilimleri her katılımcı için, RİA’nın yerleştirildiği menses gününün toplam menses günlerine bölünmesi ile hesaplandı. Farklı RİA yerleştirme aşamalarında ve RİA yerleştirildikten 5 dakika sonrasında hissedilen ağrı skoru Wong-Baker FACES Ağrı Derecelendirme Ölçeği kullanılarak ölçüldü. İşlem kolaylığı gruplar arasında karşılaştırıldı.
Bulgular: Yaş (p=0,011) ve son doğum üzerinden geçen süre (p=0,017) ile ilişkili olarak gruplar arasında anlamlı fark saptandı. Potansiyel etki edici faktörler dışlandıktan sonra, ortalama WBS skoru ve RİA yerleştirme kolaylığı, gruplar arasında sırasıyla istatistiksel olarak anlamlı farklı değildi (p=0,664, p=0,149). En ağrılı etabın histerometri yerleştirilmesi olduğu gözlendi (median, 4 [interquartile range {IQR},2]). Katılımcıların WBS puanları, RİA yerleştirme kolaylığı ve temel karakteristik özellikleri arasında anlamlı bir ilişki gözlenmedi.
Sonuç: RİA yerleştirme sırasında en ağrılı etabın histerometri yerleştirilmesi olduğu gözlendi. Menstrüasyonun ikinci yarısında farklı zaman dilimlerinde RİA yerleştirilmesinin ağrı ve işlem kolaylığı bakımından farklı olmadığı görünmektedir.
Objective: Fear of pain during the copper intrauterine device (Cu-IUD) insertion may lead patients to reject this highly effective birth control method. The aim of this study was to investigate the pain scores associated with IUD insertion and the ease of procedure at different times during menstruation.
Method: In this prospective cohort trial, eligible women received IUD at three-time segments of menstruation: Group I, at 0.5 to 0.69-time segment (n=53); Group II, at 0.7 to 0.89-time segment (n=67); and Group III, at 0.9 to 1-time segment (n=72). The time segments during menstruation were calculated for each participant by dividing the menstrual cycle day of IUD insertion to total number of menses days. The score of pain experienced at different steps of IUD insertion during and five min. after the procedure measured by Wong-Baker FACES Pain Rating Scale (WBS) and the ease of insertion were compared among groups.
Results: There were significant differences in age (p=0.011) and time since the last delivery (p=0.017). After adjusting for potential confounding factors, the mean WBS score and the ease of insertion were not statistically significant among groups, respectively (p=0.664 and p=0.149). The most painful step was observed as uterine sounding (median, 4 [interquartile range {IQR}, 2]). No significant correlation was observed between WBS scores, the ease of insertion, and main characteristics of the participants.
Conclusion: The most painful step of IUD insertion was observed as uterine sounding. IUD insertion-related pain and the ease of procedure do not appear to be different at any time in the second half of menstruation.

REVIEW
14.Molecular Detection of alpha Thalassemia: A Review of Prevalent Techniques
Divashini Vijian, Wan Suriana Wan Ab Rahman, Kannan Thirumulu Ponnuraj, Zefarina Zulkafli, Noor Haslina Mohd Noor
doi: 10.5222/MMJ.2021.14603  Pages 257 - 269
Alpha thalassemia (α-thalassemia) is an autosomal recessive disorder due to the reduction or absence of α globin chain production. Laboratory diagnosis of α-thalassemia requires molecular analysis for the confirmatory diagnosis. A screening test, comprising complete blood count, blood smear and hemoglobin quantification by high performance liquid chromatography and capillary electrophoresis, may not possibly detect all the thalassemia diseases. This review focused on the molecular techniques used to detect α-thalassemia, and the advantages and disadvantages of each technique were highlighted. Multiplex gap-polymerase chain reaction, single-tube multiplex polymerase chain reaction, multiplex ligation-dependent probe amplification, and loop-mediated isothermal amplification were used to detect common deletion of α-thalassemia. Furthermore, the reverse dot blot analysis and a single tube multiplex polymerase chain reaction could detect non-deletion mutation of the α-globin gene. Sanger sequencing is widely used to detect non-deletion mutations of α-thalassemia. Recently, next-generation sequencing was introduced in the diagnosis of both deletion and point mutations of α-thalassemia. Despite the advantages and disadvantages of different techniques, the routine method employed in the laboratory should be based on the facility, expertise, available equipment, and economic conditions.

CASE REPORTS
15.Ceruminous Adenoma: A Rare Mass that Impair Hearing
Siti Sarah Mohd Ramli, Asma Abdullah, Suria Hayati Md Pauzi, Masturah Ramli
doi: 10.5222/MMJ.2021.36974  Pages 270 - 275
Ceruminous adenoma is described as a glandular neoplasm of ceruminous glands. It is seen for less than one percent of all external ear tumours. Ceruminous adenoma cases were reported to have recurrence and residual tumour, however there was no malignant transformation known in ceruminous adenoma up to this date. Here, we report a young adult woman with two years history of progressive reduced hearing and tinnitus of the right ear. She was proven to have right moderate conductive hearing loss with pure tone audiometry. There was a cystic mass with serous content arising from the posterior wall of the right ear canal. We proceeded with wide local excision of the mass via trans-canal approach. Ceruminous adenoma was confirmed with histopathology and immunohistochemistry of CK7 staining. The hearing impairment was resolved completely post excision and there was no recurrence of the tumour on one year follow-up. We concluded wide local excision with appropriate margin of the mass is adequate to prevent recurrence in ceruminous adenoma cases.

16.The Occurrence of Funeral Mania After Bereavement: A Case Report
Doğancan Sönmez, Burak Okumuş, Çiçek Hocaoğlu
doi: 10.5222/MMJ.2021.58998  Pages 276 - 280
Strese neden olan ya da örseleyici yaşam olayları duygudurum dönemlerinin ortaya çıkmasına neden olabilir. Göç, taşınma, yer değiştirme, işini kaybetme, iflas, ekonomik kayıp, boşanma, doğal afetler, kaza sonucu yaralanma ya da yakınını kaybetme gibi olaylar bipolar bozukluğun ilk hastalık dönemini tetikleyebilir. Bu tür yaşam olaylarından sonra genellikle depresif dönem belirtileri ortaya çıkar. Cenaze manisi ise, yakın bir aile üyesinin ölümünü takiben kişide mani dönemi belirtilerinin ortaya çıkması olarak tanımlanmıştır. Sevilen kişinin kaybından çok kısa bir süre sonra ortaya çıkan cenaze manisi ile ilgili bilgiler kısıtlıdır. Konu ile ilgili az sayıda olgu bildirimi mevcuttur. Bu çalışmada babasının ölümü sonrası ilk kez mani dönemi belirtileri ile başvuran, öncesinde herhangi bir psikiyatrik hastalık ve tedavi görme öyküsü olmayan 26 yaşındaki kadın hasta literatür bulguları eşliğinde sunulmuştur. DSM-5 tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk (mani dönemi) tanısı ile izlenen hastanın duygudurum dönemi belirtileri ile babasının ölümü arasındaki zamansal yakınlık olması ve önceki örseleyici yaşam olaylarına bu şekilde bir tepki geliştirmemiş olması dikkat çekicidir. Bu nedenle olgunun tanısı cenaze manisi olarak değerlendirilmiştir. Olası yas tepkileri arasında nadir de olsa mani dönemi belirtilerinin görülebileceği unutulmamalıdır.
Stressful or traumatic life events can lead to emergence of mood episodes. Events such as migration, relocation, job loss, bankruptcy, economic loss, divorce, natural disasters, accidental injury, or the loss of a loved one can trigger the first episode of bipolar disorder. After such life events, symptoms of depressive episodes often appear. Funeral mania, on the other hand, is defined as the emergence of manic episodes following the death of a close family member. Information on funeral mania, which occurs shortly after the loss of a loved one, is limited with a few case reports. In this study, a 26-year-old female patient who presented with the symptoms of a manic episode for the first time after her father’s death and who had no previous psychiatric disease or treatment history was presented in the light of findings in the literature. It is noteworthy that the patient, who was followed up with the diagnosis of bipolar disorder (mania period) according to DSM-5 diagnostic criteria, had a temporal closeness between her mood symptoms and her father’s death, and had not developed such a reaction to previous traumatic life events. Therefore, the diagnosis was evaluated as funeral mania. It should be kept in mind that, although rare, symptoms of mania can be seen among possible grief reactions.

17.Nasolacrimal Duct Malignancy or IgG4- Related Disease? A Curious Case Report of a Nasal Vestibular Mass and Review of the Literature
Veejie Khoo, Hillary Shu Jiun Khoo, Liang Chye Goh
doi: 10.5222/MMJ.2021.80445  Pages 281 - 286
IgG4-related disease (IgG4-RD) is a fibro-inflammatory condition associated with tumefactive lesions at multiple sites. IgG4-RD was initially recognized in 2001 in a case of autoimmune pancreatitis. However, the disease was not limited to the pancreas but involved other organs such as the bile ducts, lacrimal glands, lymph nodes and salivary glands. IgG4-RD is rarely seen with an estimated incidence of 0.2 to 1/100.000 as reported in Japan, but with minimal to no incidence data have been published in Western countries. We hereby report a case of an IgG4-related mass arising from the nasolacrimal duct, masquerading as a sinonasal mass.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved