Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 3 Year : 2021



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 22 (4)
Volume: 22  Issue: 4 - 2007
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Arthroscopic treatment at knee osteoarthritis
Ender Ugutmen, Korhan Özkan, Melih Güven, Abdullah Eren
Pages 121 - 123
Osteoartritli dizlerde çeşitli nedenlerle radikal cerrahi yöntemlerin uygulanması, endikasyonu konulmamış veya konservatif yöntemlerle yanıt alınamayan olgularda daha az invaziv olması bakımından artroskopik lavaj ve debridman iyi bir tedavi yöntemi olarak önerilmektedir. Çalışmada SB Göztepe Eğitim Hastanesi 2. Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde Nisan 2001/Nisan 2006 tarihleri arasında diz ekleminde dejeneratif osteoartrit nedeniyle artroskopik tedavi uygulanan 130 olgunun diz eklemi değerlendirmeye alındı. 115’i kadın, 15’i erkek olan olguların yaş ortalaması 50,42 (SD 5,24) ve ortalama
takip süresi 36.1 (26-48) aydır. Hastaların ameliyat öncesi ve erken postop (3. hafta) memnuniyet, Womac ve VAS kriterleri karşılaştırıldığında ameliyat sonrası memnuniyet
skalası 1.28, Womac 36.16 ve VAS 3.26 ile çok iyi düzeyde tespit edildi. Olgular Patel ve Aichroth değerlendirme kriterine göre değerlendirildiğinde postoperatif 3. ayda % 82.8 çok
iyi ve iyi, 11,6. ayda % 75.6 çok iyi ve iyi olmasına rağmen ortalama 36.1 aylık takipte bu oranı % 62.3’e düştü. Diz dejeneratif osteoartritinde artroskopik tedaviyi takiben alınan sonuçlar zamanla bozulacaktır. Ancak, semptomların seviyesinde bir azalma oluşturması ve majör açık diz cerrahisinin geciktirilmesi sırasında hasta açısından çok önemli bir dönem kazanılacaktır. Komplikasyon oranı düşük, rehabilitasyon süresi kısa ve tekrarlanabilir bir tedavi yöntemidir.
Arthroscopic debridment was suggested as a useful and less invasive treatment alternative for patients with osteoarthritis not responding to conservative treatment or patients not necessiating radical surgical procedures. In our study, 130 patients who had undergone arthroscopic debridment for their degenerative osteoarthritis of knee between april 2001 and april 2006 in Göztepe education and training hospital second orthopaedics
clinic were evaluated. 115 patients were female and mean age was 50.42 (SD 5.24). The mean followup time was 36.1 (26-48). When preoperative and postoperative (third week) satisfaction, Womac and VAS criterias were compared; the results were well with postoperative satisfaction scale was 1.28, Womac 36.16 and VAS 3.26. When cases were evaluated according to Patel and Aichroth criterias % 82.8 of patients were well at postoperative third months, % 75.6 of patients were well at postoperative 11.6 month but patients with satisfaction fell to % 62.5 at postoperative 36.1 month. The results of the arthroscopic debridment of knees with osteoarthritis will eventually detoriate with time. But it will gain time to patients with less symptoms until major surgical process. It is a
less invasive, repeatable procedure with a short rehabilitation program.

2.The determination of mothers’ knowledge level about mother’s milk in infants and babies
Öznur Görgen, Sevcan İleti, Asuman Altun, Dilek Darkınoğlu, Özlem Aslan, Zehra Gökmen, Hasan Tahsin Keçeligil
Pages 124 - 127
Anne sütü, bebeğin bedensel, zihinsel, ruhsal yönden gelişimini sağlayan en ideal besin kaynağıdır. Annelerin, anne sütünün yararları ve emzirmeye yönelik bilgi düzeylerinin yetersiz olması, ilerleyen aylarda anne sütüyle beslenen bebek sayısını önemli ölçüde azaltmaktadır. Anne sütüyle beslenemeyen 0-1 yaş bebeklerde büyüme ve gelişmede gerilik, ileriki dönemde sağlık ve beslenme sorunları ortaya çıkmaktadır. Bu sağlık sorunlarının artmasını önlemek için anne sütü ve kolostrumun önemi, bebeğin emzirilme süresi ve sıklığı, sütten kesme zamanı hakkında annelere eğitim verilmesi gerekmektedir. Bu düşünceden yola çıkarak araştırmamız 0-1 yaş arası bebeği olan annelerin anne sütü ve emzirme hakkında bilgi düzeylerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapıldı.
Araştırma, “Amasya Kadın-Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde” yürütüldü. Araştırmanın örneklemini 19-30 Aralık 2005 tarihleri arasında bu hastaneye başvuran ve 0-1 yaş arası çocuğu olan toplam 110 anne oluşturdu. Araştırma, sosyo-demografik veri formu ile ilgili literatür taranarak hazırlanan, anne sütü ve bilgi düzeylerini değerlendirmek amacıyla 42 sorudan oluşan bir anket formu uygulanarak toplandı.
Veriler, “SPSS for Windows” ‹statistik Programında değerlendirilerek sayı-yüzde dağılımları elde edildi. Veriler genel olarak değerlendirildiğinde, annelerin genel olarak bebekleri emzirdikleri saptandı. Ancak, annelerin ortalama % 8.2’sinin kolostrum vermediği, % 14.5’inin kolostrum hakkında bilgi sahibi olmadığı, % 43.6’sının anne sütü hakkında bilgi almadığı, ortalama % 5.5’inin doğumdan 24 saat sonra emzirmeye başladığı saptandı. Bu sonuçlar doğrultusunda, annelere kolostrum ve anne sütünün önemi, erken emzirmenin yararları hakkında hemşirelerin düzenli olarak eğitim yapması gerektiği önerilmektedir.
A mother’s milk is the ideal way of feeding for a baby regarding to physically, mentally and pschologically. As the knowledge level of a mother about the benefits of mother’s milk and suckling, the number of babies fed with mother’s milk is reducing in following months after birth. The deficiency in growing and improving is seen in infants and babies who are not fed with mother’s milk and in following years health and nutrition problems appear. In such increasing cases the importance of mother’s milk and colostrum, the suckling time and period and stoping suckling time should be taught to the mothers. This study is carried out to determine the knowledge level of mothers about mother’s milk and suckling.
The study is carried out in “Amasya Women and Childen Hospital”. The sample of the study consist of 110 mothers who have babies between the age of 0-1 between the dates
19th-30th, December 2005. The date was obtained through a questionaire consisting of 42 questions to determine the knowledge level of mothers on mother’s milk. The questions were prepared by surveying the related literature.
The data is evaluated by SPSS for Windows Statistical Programme and the number percentage distributions are obtained. When the data evaluated generally, it is seen that mothers feed their babies with mother’s milk. However 8.2 % of them did not give colostrum, 43.6 % of them didn’t have any knowledge about mother’s milk and 5.5 % of them started suckling 24 hours after birth. At the end of the study it is advised to
educate mothers regularly on the importance of colostrum, mother’s milk and the benefits of early suckling by nurses.

3.Our one year results of photodynamic laser for choroidal neovascularisation
Sevil Arı Yaylalı, Aylin Ardagil Akçakaya, Ayşe Sönmez, Hüseyin Acar, Hasan Hasbi Erbil
Pages 128 - 132
GİRİŞ ve AMAÇ: Fotodinamik lazer tedavisinde bir yıllık sonuçlarımızı sunmak.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Nisan 2005- Eylül 2006 tarihleri arasında kliniğimizde fotodinamik lazer tedavisi uygulanmış hastalar çalışmaya dahil edildi. Olgular yaşa bağlı maküla dejenerasyonu
(YBMD) grubu ve yaşa bağlı maküla dejenerasyonu dışı (YBMDD) grubu olarak iki gruba ayrıldı Hastaların, ETDRS eşeli ile değerlendirilen görme keskinliklerinin logMAR eşdeğerleri hesaplandı. Uygulama öncesi ve takiplerde tüm hastalara Fundus Şoresein Anjiyografi (FA) ve Optik koherens tomografi (OCT) uygulandı. Elde edilen sonuçlar iki grup arasında karşılaştırıldı.

BULGULAR: YBMD grubunda uygulama öncesi 0.94±0.36 olan görme keskinliği logMAR (GKlogMAR) değeri uygulama sonrası 0.95±0.37 olarak saptandı. YBMDD grubunda ise uygulama
öncesi GKlogMAR 1.01±0.34, sonrasında ise 0.55±0.44 olarak hesaplandı. Uygulama sonrası GKlogMAR değerleri YBMDD grubunda YBMD grubuna göre ileri derecede anlamlı
düzeyde düşük olarak saptandı (p<0.01). YBMD olgularında uygulama sonrası GK’sı sabit kalanlar istatikstiksel olarak yüksek oranda görülürken, YBMDD grubunda ise GK’da
6 harften fazla artış saptanan olgular istatiksel olarak daha fazla oranda idi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: Bu çalışmada fotodinamik lazer tedavisi idiyopatik, yaşa bağlı maküla dejenerasyonuna ve fort miyopiye ikincil gelişen koroid neovasküler membran (CNV) tedavisinde etkili
bulundu.

INTRODUCTION: To present our one year results of Photodynamic laser treatment for Choroidal neovascularisation
METHODS: We included the patients treated with photodynamic laser between the dates April 2005 and September 2006. The patients were devided in two groups-choroidal neovascularization due to age-related macula degeneration group and the other group included patients with idiopathic CNV and choroidal neovascularisation due to pathologic
myopia. The visual acuities (VA) measured with ETDRS chart were converted to the corresponding logMAR acuities. Fundus Fluorescein Angiography (FFA) and Optic Coherence Tomography (OCT) scans were taken before the treatment and during the follow up. The results were compared between the two groups.
RESULTS: The VA in the AMD group was measured as 0.94±0.36 logMAR units before, and 0.95±0.37 after the photodynamic laser treatment. In the non-AMD group the VA log-
MAR score was 1.01±0.34 before, and 0.55±0.44 after the treatment. TheVA logMAR scores in the non-AMD group were significantly lower than the scores of the AMD group
(p<0.01). The patients with stable vision were in majority in the AMD group,and the patients whose VA increased more than 6 letters were in majority in the non-AMD group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Photodynamic laser treatment is an effective tool for the treatment of CNV due to myopia and idiopathic CNV as it is for the treatment of CNV due to AMD.

4.Functional status, disability and quality of life in subacromial impingement syndrome
Zerrin Karataş, Saime Reyhanoğlu, Afitap İçağasıoğlu, Gülden Toplu, Huriye Aras, Şeyma Kolukısa, Esma Demirhan
Pages 133 - 136
Bu çalışma, subakromiyal sıkışma sendromlu hastalarda omuza özgül fonksiyonel durum ve özürlülüğü içeren ölçeklerle, yaşam kalitesi ölçeği SF-36 arasındaki ilişkileri incelemek
amacıyla planlandı.
Çalışmaya 100 hasta alındı. Hastalara ayrıntılı bilgi verildikten sonra, Constant, University of California at Los Angeles (UCLA), Omuz Özürlülük Sorgulaması (OÖS) ve SF-36 sorgulamaları yapıldı.
Constant ve UCLA’nın her ikisiyle SF-36’nın fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, emosyonel rol parametreleri arasında anlamlı pozitif ilişki vardı (p<0.001). OÖS ile SF-36’nın fiziksel
fonksiyon, fiziksel rol, emosyonel rol parametreleri arasında negatif anlamlı ilişki bulundu (p<0.001). Ölçeklerin kendi aralarındaki karşılaştırmalarında ise; Constant ve UCLA arasında, anlamlı pozitif ilişki (p<0.001), Constant ve OÖS arasında negatif anlamlı ilişki (p<0.001), UCLA ile OÖS arasında negatif anlamlı ilişki (p<0.001) olduğu görüldü.
Subakromiyal sıkışma sendromlu hastalarda değerlendirme; hem genel sağlığı değerlendiren hasta yanıtlarına dayalı yaşam kalitesi anketini hem de omuza özgül fonksiyonel değerlendirmeleri içermelidir.
The aim of this study is to evaluate the comparison between the functional status, disability and quality of life questionnaires in subacromial impingement syndrome.
One hundred patients were included in this study. The patients were applied Constant, University of California at Los Angeles (UCLA), Shoulder Disability Questionnaire (SDQ) and Short form-36 (SF-36) questionnaires after given detailed information.
SF-36 parameters of physical function, role physical and role emotional parameters showed a significiant correlation with the Constant and UCLA scores (p<0.001). When compared with the SDQ, SF-36 showed a significiant negative correlation in parameters physical function, role physical and role emotional parameters (p<0.001). There was a significiant positive correlation between Constant and UCLA (p<0.001), negative
significiant correlation between Constant and SDQ (p<0.001) and negative significiant correlation between UCLA and SDQ (p<0.001).
As a result; the assessment of subacromial impingement syndrome should include the quality of life questionnaires based on patients replies as well as the shoulder spesific functional evaluations.

5.The evaluation of the resistance rates of Staphylococcus aureus strains to antimicrobials according to the years
Hamza Bozkurt, Muhammet Güzel Kurtoğlu, Yasemin Bayram, Mustafa Berktaş
Pages 137 - 139
Hastanemizde 1998-2000 yıllarında izole edilen 290 ve 2003-2004 yıllarında izole edilen 280 Staphylococcus aureus suşunun direnç oranlarındaki değişiklikler araştırıldı.
S. aureus suşlarında her iki dönemde de vankomisine direnç saptanmadı, ikinci dönemde amikasin, teikoplanin, gentamisin, tetrasiklin, oksasilin ve eritromisine karşı istatistiksel olarak anlamsız, siproşoksasin ve rifampisine karşı ise anlamlı bir direnç artışı saptandı.
In our hospital, sensitivity tests of 290 Staphylococcus aureus strains isolated in 1998-2000 years and 280 Staphylococcus aureus strains isolated in 2003-2004 years were performed
and investigated the alterations on resistance rates. At two periods the resistance was not established to vancomycin; but, it was established an increase statistically unsignificant at the
second period, amikacin, teicoplanin, gentamicin, tetracycline, oxacillin and eritromycin but increase in to ciprofloxacin and rifampicin significantly.

6.Relationship between risk of coronary artery disease that measured with HP-75 calculator with type 2 diabetes mellitus in women
Ayçe Tamer, Gülden Bayrak, Murat Suher, Eyüp Koç
Pages 140 - 142
Diyabetes mellitus, koroner arter hastalığı gelişmesinde önemli bir risk faktörüdür. Bu çalışmada HP-75 kalkülatörü ile hesaplanan KAH risk skoruna tip 2 DM’un etkisini belirlemek amaçlandı.
2004-2005 yılları arasında kliniğimizde takip edilen, 50 yaş üzeri, 98 bayan hasta [50’si (% 51) diyabetik, 48’i (% 49) nondiyabetik (kontrol grubu)] çalışmaya alındı. Normotensif ve normolipidemik olgular çalışma dışı bırakıldı. Tüm olguların beden kitle indeksleri (BK‹), vücut yağ yüzdeleri (VYY) ölçüldü. “HP-75 Coronary Risk Calculator“ markalı kalkülatör
ile hastaların yaş, cinsiyet, sistolik ve diyastolik kan basıncı, total kolesterol, HDL-kolesterol değerleri, sigara içimi ve DM varlığı parametreleri kullanılarak 10 yıllık KAH risk skoru hesaplandı. Çalışma ve kontrol grubu ki-kare testi, student t testi ve pearson korelasyon testleri kullanılarak 10 yıllık KAH riski açısından karşılaştırıldı.
Çalışma grubunun yaş ortalaması 63.7±6.6, ortalama VKİ 29.5±4.3, ortalama VYY 34.2±6.3 iken; kontrol grubunda yaş ortalaması 65.7±10.5, ortalama VK‹ 32.4±5.0, ortalama VYY 35.3±7.7 idi. VKİ kontrol grubunda çalışma grubuna göre anlamlı
yüksekti (p<0.01). KAH riski çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (sırasıyla; 20±6, 11.9±4.7; p<0.001). VKİ ve VYY ile KAH riski arasında ilişki saptanmadı.
DM varlığı, pratikte sık kullanılan kalkülatörlerle belirlenen 10 yıllık KAH risk skorunu, diğer parametrelerden bağımsız olarak iki kat artırır.
Diabetes mellitus is a risk factor for coronary arter disease significantly. We investigated the effect of type 2 diabetes mellitus on risk score of coronary arter disease that measured with HP-75 calculator in this study.
Ninety-eight women patients aged over 50, followed up between 2004 to 2005, were included in the study. Fifty (51 %) patients were diabetic, 48 (49 %) non-diabetic (control group). Cases who were normotensive and had normal lipid values were excluded. BMI and body fat percentages of all patients were recorded. Age, sex, systolic and diastolic blood pressure, total cholesterol, HDL cholesterol, smoking and diabetes mellitus were parameters that used for measure risk score of coronary artery disease with HP-75 calculator for ten years. Risk of coronary arter disease fort ne years in diabetic and
control groups compared with tests of chi-square, student t and pearson correlation test.
The mean age was 63.7±6.6; VKİ was 29.5±4.3, VYY 34.2±6.3 in the study group. The mean age was 65.7±10.5; VKİ was 32.4±5.0, VYY 35.3±7.7 in the study group. VKİ in
the control group was higher than diabetic group (p<0.01).
The risk of coronary arter disease in study group was higher than control group (20±6, 11.9±4.7; p<0.001, respectively). The association between VKİ, VYY with KAH were not significantly (p=0.79, p=0.33, p=0.44, respectively).
Diabetes mellitus increases the risk of coronary artery disease fort ne years that was measured by calculators used frequently independent of other parameters, two times.

7.Risk factors and management of neonatal polycythemia
Özgül Salihoğlu, Güner Karatekin, Derya Kalyoncu, Sinan Uslu, Ali Bülbül, Asiye Nuhoğlu
Pages 143 - 146
Eritrosit kitlesinde anormal artış olarak tanımlanan polisitemi, hedef organlarda mikrotrombüs ve hipoksiye zemin hazırlayarak, yenidoğanda ciddi morbiditeye neden olabilen, önemli bir hematolojik sorundur. Çalışmamızda, yenidoğanların polisitemi sıklığını, risk faktörlerini ve klinik yaklaşımımızı saptamayı amaçladık. Hastanemizde 2004 yılında doğan 2755 bebekten santral venöz hematokrit değeri % 65 ve üzerinde olan, bu nedenle polisitemi tanısı alan bebeklerin dosyaları incelendi. Polisitemi sıklığımız % 1.96 (54/2755) olarak belirlendi. Klinik bulgusu olan ve asemptomatik olup santral venöz hematokrit değeri 70 ve üzerinde olan 18 (% 31) bebeğe % 09 NaCl ile Kısmi Kan Değişimi (KKD) yapıldı.
Kısmi kan değişimi yapılan ve yapılmayan polisitemik yenidoğanlar arasında gebelik haftası, doğum ağırlığı, boy ve baş çevresi, cinsiyet, doğum şekli, 1 ve 5’inci dakika APGAR skoru, anne yaşı, annede hastalık öyküsü, ilaç öyküsü, eğitim ve mesleki durum arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (p>0.05). KKD yapılan olguların % 27.8’sinde, yapılmayanların % 58.3’ünde uygun antenatal bakım vardı (p>0.05). Klinik bulgu (emmeme, beslenme güçlüğü, pletore) gösteren ve metabolik sorun (hipoglisemi, hiperbilirübinemi) yaşayan bebeklerde KKD sıklığı anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Kısmi kan değişimi yapılan yenidoğanlarda, gebelik haftasına göre düşük doğum ağırlıklı bebeklerin, fetal malnutrisyonlu term yenidoğanların ve gebelikte sigara içen anne bebeklerin sıklığı yapılmayanlara göre anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). Polisitemik olguların çoğunluğunda, KKD yapılan olguların ise üçte birinde klinik bulgu olmaması, riskli yenidoğanlara polisitemi açısından rutin tarama yapılmasının önemini göstermektedir.
Polycythemia, defined as an increase in red cell mass, is an important hematologic problem as ensuring microtrombus and hypoxia at target organs and so may contribute to morbidity in neonate. The study was aimed to evaluate the incidance, magnitude of perinatal risk factors and menagment of polycythemia in newborns. This study includes charts of 54 polycythemic newborns (Htc>65 %) of total of 2755 babies born in our hospital in 2004. PET with normal saline was performed in all symptomatic cases or asymptomatic but central hematocrit values? 70 % polycythemic newborns, in total 18
(31 %) newborn.
There were no statistical difference between the groups (PET performed versus not performed) according to their gestational weeks, birth weights, lenghts and head circumferences, routes of delivery, 1’ and 5’ APGAR scoring, and mothers’ age, diseases, education and occupation status (p>0.05). Antenatal care incedence were 27.8 % and 58.3 % in PET performed and not performed group, respectively (p>0.05). Clinical
findings (poor sucking, feeding difficulty, plethora etc.) and metabolic derrangements (hypoglycemia, hypocalcemia etc.) were statisticaly higher in PET performed group
(p<0.05). The small for gestational age newborbns, term neonates with fetal malnutrition and neonates of mothers who smoked were signaficantly higher in PET performed group
than PET not performed polycythemic newborns (p<0.05). Knowledge of the etiology, pathophysiology, and clinical signs and symptoms may contribute to the early identification and treatment of infants with polycythemia

CASE REPORTS
8.Juvenil Tilloux fracture
Ender Ugutmen, Korhan Özkan, Namık Kemal Özkan, Can Demirçay
Pages 147 - 148
An isolated fracture of the lateral portion of the distal tibial physis is Salter- Harris type 3. fractures and it’s called Juvenil Tilloux fracture. The mechanism of injury of Juvenil Tilloux
is forced external rotation of the foot. The lateral physeal fragment is pulled by the anterior tibiofibular ligament. The aim of this article is to review our knowledge about this uncommon
fracture which we have had a chance to treate.

9.Penetran thoracic wall traumas due to sharp devices
Alper Avcı, Mustafa Burak Sayhan, T. Şevval Eren
Pages 149 - 150
Penetran thoracic wall traumas due to sharp devices are important injuries because of the intrathoracic vital organs and blood vessels anatomic locations. Because of these, these
types of traumas should be examinated carefully, and might be needed surgical operations. Cases of intrathoracic organ injury, thoracic wall injury, been of foreign body are the many
causes of the surgery. Delayed diagnosing or misdiagnosing increase the mortality and morbidity in such traumas. We would like to report our delayed diagnosed, transthoracic and
extrapleural penetran trauma due to large sized broken glass.

10.Moya Moya syndrome
Şevki Şahin, Sunay Ayalp, Sibel Karşıdağ
Pages 151 - 152
Moya moya syndrome (MMS) is a rare cerebrovascular disorder caused by segmentary stenosis and occlusions of the small vessels around the circle of Willis and distal branches of carotid arteries. The name of “moyamoya” means “puff of smoke” in Japanese and describes the look of the tangle of tiny vessels formed to compensate for the blockage. This disorder may presented transient paresis, headache, epilepsy, dementia, aphasia, ataxia and subarachnoid hemorrhage. Although MMS is considered a disease of unknown etiology, infectious and genetic causes have been blamed. In this article, we described a 48 year-old woman who diagnosed as MMS after investigation for etiology of transient ischeamic attacks and epileptic seizure. Also, clinical and radiological findings of this case are discussed in the light of the literature.

11.Leg ulcers associated with factor V Leiden mutation
Emek Kocatürk, Mukaddes Kavala, İlkin Zindancı, Zafer Türkoğlu, Melek Koç, Seyhan Beyhan
Pages 153 - 155
Venous leg ulcers constitute 70 % of all leg ulcers which is a serious consequence of postthrombotic syndrome. Immobilisation, surgery, trauma, pregnancy, oral contraceptive drugs and some coagulation defects have been reported to be risk factors for venous thrombosis. Activated protein C resistance is the most frequent cause of hereditary thrombophilia which is mostly associated with a point mutation in factor V protein. Risk of venous thrombosis is substantially increased in patients with factor V Leiden mutation.
Herein we report two cases with factor V Leiden mutation which responded dramatically to oral anticoagulation therapy.

12.HBsAg seroconversion with pegylated interferon treatment for chronic hepatitis B
Feruze Yılmaz Enç, Canan Yeşiloğlu
Pages 156 - 157
Each year HBsAg seroconversion appears spontenously between the range of 1-2 percent and also antiHBs appears in 1/3 of these cases. HBsAg seroconversion is % 4 for the treatment with convensional interferon and this rate is also similar for the treatment with pegylated interferon. Here we present a patient with chronic hepatitis B who treated with pegylated interferon, had seroconversion of HBsAg.

13.Oligoasthenozoospermia with rare karyotype
Ülkü Özbey, Hüseyin Yüce
Pages 158 - 160
In a couple who had been investigated because of infertility, oligo-asthenozoospermia was diagnosed in man, by sperm analysis. Cytogenetic analyse, the karyotype of man was exhibited as 46,XY, t(9;15) (pter ›q21.1: : q11.1›qter), der(9)(ptel›q21.1), whereas his wife's was 46,XX. To our knowlodge, this is the first case, which was determined by conventional cytogenetic techniques, reported in the literature associated with severe male infertility. The degree of the efficiency of this rare karyotype on abortions and genetic counselling period that includes evaluating the view of unbalanced segragations of this karyotype was argued based on the literature.

14.Diabetic autonomic neuropathy and anesthesia
Volkan Hancı
Pages 161 - 164
Diabetes mellitus is a heterogeneous group of disorders that have the common feature of a relative or absolute lack of insulin. The disease is characterized by a multitude of hormoninduced metabolic abnormalites, by a diffuse microvasculer lesion and by long-term end-organ complications. Diabetes is associated with microangiopathy, peripheral neuropathies and autonomic dysfonction. Diabetic autonomic neuropathy is associated increased risk of gastroparesis, haemodynamic instability, prolonged QTc interval, ventricular arrhythmias, torsade-de-point and also sudden cardiac death in the perioperative period.
In this case report, because of a case have diabetic autonomic neuropathy; we discussed about the general properties of anesthetic managment of diabetic autonomic neuropathy and autonomic function tests.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved