Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 2 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 27 (3)
Volume: 27  Issue: 3 - 2012
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Can blood urea and/or creatinine be a biochemical marker for uterine prolapse?
Asuman Özkan, Ahmet Akın Sivaslıoğlu, Emine Çelen, Levent Keskin, Gülin Yeğin, Ayşe Filiz Avşar
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.087  Pages 87 - 89
GİRİŞ ve AMAÇ: Böbrek fonksiyon testleri olarak da kullanılan kan üre ve kreatinin seviyelerinin uterin prolapsus için bir biyokimyasal belirteç olup olmadığını araştırmak.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma vajinal histerektomi (VH) ve abdominal histerektomi (AH) yapılan toplam 101 olgunun dosyaları retrospektif olarak incelenerek gerçekleştirildi. Olguların preoperatif kan üre ve kreatinin düzeyleri taranarak not edildi.
BULGULAR: VH grubundaki 50 olgudan 30’u (% 60) evre II, 17’si (% 34) evre III, 3’ü (% 6) ise evre IV uterin prolapsuslu iken, AH grubundaki 51 olgudan 3’ü (% 6) evre 0, 48’i (% 94) evre I uterin prolapsuslu idi. VH ve AH grupları arasında preoperatif kan üre değerleri arasında istatistiksel anlamlı bir fark yok iken (p=0.168, p>0.05), preoperatif kreatinin değerleri açısından iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p=0.042, p<0.05). Kreatinin için yapılan ROC eğrisi (receiver operator curve) analizinde kestirim değer (cut-off), en yüksek sensitivite ve spesifisite ile en düşük yalancı pozitif prediktivitenin olduğu 1mg/dl olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Postmenopozal kadınlarda yapılan kan biyokimya çalışmasında kreatinin değeri 1 mg/dl’den yüksek ise olgu uterin prolapsus açısından değerlendirilmelidir.
INTRODUCTION: To investigate whether blood urea and/or creatinine levels which are also used as renal function tests could be a biochemical marker for uterine prolapse.
METHODS: The resarch has been realized by retrospectively scrutinizing the patient files of 101 cases that have had undergone vaginal or abdominal hysterectomy. The preoperative blood urea and creatinine levels were noted.
RESULTS: In the vaginal hysterectomy group; 30 (60 %), 17 (34 %), and 3 (6 %) cases out of 50 women had stage II, stage III and stage IV uterine prolapse, respectively whereas in the abdominal hysterectomy group, 3 (6 %) and 48 (94 %) cases out of 51 women had stage 0 and I uterine prolapse, respectively. There was no statistically significant difference between vaginal and abdominal hysterectomy groups in terms of preoperative blood urea levels (p=0.168, p>0.05), however there was a statistically significant difference between vaginal and abdominal hysterectomy groups in terms of preoperative blood creatinine levels (p=0.042, p<0.05). In the receiver operator ROC curve analysis for creatinine, the cut-off value which had the highest sensitivity and specifity and lowest false positive predictivity was found to be 1 mg/dl.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A postmenopausal woman who had a blood creatinine level higher than 1 mg/dl at random biochemical testing should be evaluated regarding uterine prolapse.

2.A pplication frequency of noninvasive mechanical ventilation mask during night in the intensive care unit
Cüneyt Saltürk, Feyza Kargın, Huriye Berk Takır, Nalan Adıgüzel, Gökay Güngör, Merih Balcı, Özlem Moçin, Raziye Sancar, Döndüye Özgül, Zuhal Karakurt
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.090  Pages 90 - 93
Çalışmada yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) noninvaziv mekanik ventilasyon (NIV) uygulanan hastaların ilk ve son gecelerinde uygulama sırasında maskelerini açma sıklığı ve nedenleri araştırıldı. İleriye dönük kohort, gözlemsel çalışmada 2009 yılında bir eğitim araştırma hastanesi seviye III YBܒnde NIV uygulanan 258 hasta çalışmaya alındı. Hastaların solunum yetmezliği nedenleri, giriş APACHE II ve arter kan gazı değerleri kaydedildi. Yatışın ilk ve son gecesi NIV maskesinin açılma sayısı ve nedenleri: uyumsuzluk, su içmek, sekresyon çıkarmak, dinlenmek olarak gruplandı. Bu sırada entübe edilen hastalar NIV başarısızlığı olarak alındı. Hastaların medyan yaşları 65 (24-89) idi. Tanıların 179’unu (% 69.4) KOAH tanılı hastalar oluşturuyordu. Arter kan gazı incelemesinde pH: 7.33±0.09, APACHE II değerleri 16.8±5.3 idi. Hastaların büyük birçoğunun maskelerini su içmek için açtırdığı, NIV başarısı sağlanan hastalarda maske açma sayısının daha az olmadığı, ilk ve son geceler arasında da maske açma sayıları bakımından istatistiksel bir fark olmadığı saptandı. Sonuç olarak, NIV maskesinin hasta isteği ile sık açılması her zaman NIV uyumsuzluğu olarak yorumlanmamalı, doğru ve etkin takip ile aralıklı maske açılmasının yararı olabileceği akıldan çıkarılmamalıdır.
The causes and frequency of taking off masks during noninvasive ventilation (NIV) at first and last night of patient stay in the intensive care unit (ICU) were evaluated. The study was prospective, observational cohort study including 258 patients (176 males, 68.2 %) with NIV application at a training hospital within the year 2009. Causes of acute respiratory failure (ARF), ICU severity score (APACHEII), initial arterial blood gas measurements (ABGs), frequency and reasons of taking off mask during NIV at first and last night were recorded. Reasons of taking off mask were classified as: noncompliancy, for drinking water, rest and inadvertent sputum spill. Intubated patients were accepted as NIV failure. The median age was 65 (24-89) years, diagnosis of the cases: COPD 179 (69.4 %), mean initial ICU APACHE II score: 16.8±5.3, for ABG mean pH: 7.33±0.09. Majority of the patients interrupted NIV to drink water at night. Although statistically not significant, NIV successful patients had higher numbers of mask applications by nurses during night in ICU. It should be noted that with proper and effective follow-up, and intermittent taking-off the mask may be useful in NIV treatment.

3.Etiology, incidence and risk factors of ventilator associated pneumonia in a training and research hospital intensive care unit in Istanbul
Fatma Sargın, Ayşe Esra Sağıroğlu, Arzu Doğru, Melek Gura, Havva Sayhan, Elif Tigen
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.094  Pages 94 - 98
Bu prospektif çalışmada, VAP gelişimi ile ilgili faktörlerin belirlenmesi ve VAP’ın etyoloji ve insidansının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kasım 2007 ile Haziran 2008 tarihleri arasında 48 saatten daha uzun sure mekenik ventilator ihtiyacı olan 148 hasta değerlendirilmiştir. Mekanik ventilator kullanım oranı 0,87 ve VAP hızı 1000 ventilatör gününde 22,88 di. Trakeal aspiratlardan en sık izole edilen üç mikroorganizma Pseudomonas aeruginosa (n=19), Acinetobacter species (n=11) ve Staphylococcus aureus (n=10) tu. Değerlendirilen 21 risk faktöründen 7’si bağımsız olarak VAP ile ilişkiliydi (p<0.05): şok, koma (p<0.0006), başvurudan en az bir ay önce antibiyotik kullanmış olmak (p<0.04), nazogastrik tüp varlığı (p<0.01), bronkoskopi, trakeotomi gibi invaziv prosedürler (p<0.0001), reentübasyon (p<0.017), 5 günden uzun süreli entübasyon (p<0.0001), sigara kullanımı (p<0.014). Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ) klinisyenleri VAP riskini azaltmak için VAP’a sebep olabilecek risk faktörlerinin farkında olmalı, hasta bakımı kişiselleştirilmeli, bronkoskopi, reentübasyon gibi prosedürler dikkatle yapılmalı ve takip edilmelidir. Bunların yanısıra, potansiyel mikroorganizmalar ve antibiyotik dirençleri hakkındaki bilgiler ampirik tedavide kılavuz olacaktır.
In this prospective study, we aimed to identify the factors associated with the development of ventilator- associated pneumonia (VAP) and examine the etiology, and incidence of VAP. Between November 2007 and June 2008, 148 patients who required mechanical ventilation for longer than 48 hours were evaluated. VAP was observed in 54 patients (36 %). Mechanical ventilator and VAP utilization rates were 0.87 and 22.88 in 1000 ventilator days, respectively. The most common three microorganisms cultured from tracheal aspirates were Pseudomonas aeruginosa (n=19), Acinetobacter species (n=11) and Staphylococcus aureus (n=10). Of the 21 risk factors evaluated, 7 factors identified were independently associated with VAP (p<0.05): shock, coma (p<0.0006), antibiotic usage for at least 1 month prior to admission (p<0.04), nasogastric tube insertion (p<0.01), invasive procedures such as bronchoscopy, tracheotomy (p<0.0001), reintubation (p<0.017), intubation more than 5 days (p<0.0001), and smoking (p<0.014). Intensive Care Unit (ICU) clinicians should be aware of the risk factors for VAP to minimize the risk of VAP. Also patient care should be individualized, and procedures like bronchoscopy, and reintubation must be performed and followed up cautiously. Besides these, data about the potential microorganisms and resistance of antibiotics to them will guide the empirical therapy.

4.Assessment of clinicopathologic features of the cases with endometrial cancer
Cüneyt Eftal Taner, Aslı İriş, Demet Aydoğan Kırmızı, Gülin Okay
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.099  Pages 99 - 105
GİRİŞ ve AMAÇ: Endometrium kanseri çoğunlukla menopoz sonrası kadınlarda teşhis edilmektedir. Olguların % 90’ından fazlası, 50 yaş üzeri kadınlarda görülmekte ve hastalık 65 yaş üzeri kadınlarda en yüksek insidansa ulaşmaktadır. Karşı konulmayan östrojenler hipotezi olarak da adlandırılan yüksek seviyelerde uzun süreli östrojen maruziyetinin progesteron varlığıyla dengelenememesi durumu endometrium kanserinin etiolojisinde en yaygın kabul edilen hipotezdir. Verilerin 2009 FIGO evrelemesine uygun olarak değerlendirilmesine dayanan çalışmamızda olgularımızın yaş, gravida, parite, tümör boyutu, evresi ve patoloji sonucu gibi özellikleri tekrar gözden geçirildi ve sunuldu.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastanemizde Haziran 2003-Ekim 2003 tarihleri arasında endometrium kanseri nedeniyle opere edilen 123 olgu çalışmaya dâhil edildi. Olgular yaş, gravida, parite, preoperatif ca 125 değeri, tümör boyutu, myometrial invazyon derinliği, lenfovasküler invazyon, lenf bezi tümör metastazı, periton sitolojisinde atipik hücre varlığı ve patoloji sonuçları açısından retrospektif olarak değerlendirildi.
BULGULAR: Çalışma grubumuzda ortalama yaş 59.7±8.1 olarak belirlendi. Probe ve operasyon materyallerinin histopatolojik inceleme sonuçlarına göre sırasıyla 111 (% 90.2) ve 119 (% 96.7) hastada endometrioid tip adenokarsinom saptandı (% 90.2). Lenfovasküler tutulum 23 olguda saptandı (% 18.7). Bilateral pelvik lenf nodu örneklemesi yapılan 123 hastanın 8’inde metastaz saptandı (% 6.5). Lenfovasküler tutulum olan hastaların ortalama CA 125 değeri 36.6 IU/ml (maksimum 192 IU/ml), diğer hastaların ortalama CA 125 değeri 16 IU/ml (maksimum 98 IU/ml) olarak saptandı (p<0.05). Çalışma grubumuzda 60 yaş altı 60 hasta, 60 yaş ve üstü 63 hasta mevcuttu. Olgular histolojik grade açısında incelediğimizde, 70 olgu (% 56.9) grade 1 olarak değerlendirildi. Bu hastaların % 60’ı 60 yaş altındaydı. Histolojik grade 2 olan hastaların % 63.4’ü, histolojik grade 3 olan hastaların % 75’i 60 yaş ve üstündeydi (p<0.05).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda preopretif ca125 değeri ile lenfovasküler tutulum ve paraaortik lenf nodu metastazı arasında anlamlı korelasyon tespit edildi. Altmış yaş altı ve üstü olgular karşılaştırıldığında 60 yaş üstünde tümörün histolojik derecesinin anlamlı olarak arttığı saptandı.
INTRODUCTION: Endometrial cancer is mostly diagnosed in postmenapausal women. More than 90 % of the cases were the women older than 50 years and the disease reaches its highest incidence in women older than 60 years. The most commonly accepted hypothesis about the etiology of endometrial cancer is the long-term exposure to high levels of estrogen without enough opposed progesteron level, which can be called as unopposed estrogen hypothesis. In our study, in which data were assessed according to 2009 FIGO staging; the features like age, gravida, parity, tumor size, stage and pathologic result of the cases were reviewed and presented.
METHODS: 123 cases who were operated for endometrial cancer between June and October 2003 at our hospital were incorporated in our study. Cases were assessed retrospectively in terms of age, gravida, parity, preoperative CA 125 level, tumor size, depth of myometrial invasion, lymphovascular invasion, metastatic lymphoid tissue, atypic cell in peritoneal cytology and histopathological results.
RESULTS: Mean age was determined as 59.7±8.1 years. According to the results of the histopathological analysis of probe and surgical specimens, endometrioid type of endometrial cancer was detected in 111 (90.2 %) and 119 cases (96.7 %) respectively. Lymphovascular involvement was seen in 23 cases (18.7 %). In 123 cases to whom bilateral pelvic lymph node sampling was applied, metastases were found in 8 cases (6.5 %). Mean CA 125 level of the patients who had lymphovascular involvement was 36.6 IU/ml (maximum 192 IU/ml), whereas mean CA 125 level of the rest of the patients was 16 IU/ml (maximum 98 IU/ml) (p<0.05). In our study group, 60 patients were younger than 60 years and 63 patients were ≥ 60 years of age. When cases were analysed with regard to histologic grade, 70 cases were evaluated as grade 1 (56.9 %). 60 % of these patients were younger than 60 years. 64.3 % of the patients whose histologic grade was determined as grade 2 and 75 % of those with grade 3 were ≥ 60 years of age (p<0.05).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, significant correlations were detected between preoperative CA 125 levels with lymphovascular involvement and paraaortic lymph node metastasis.When the cases younger and older than 60 years were compared, tumors with higher histologic grades were found in cases older than 60 years of age.

5.An analysis of students’ general state of health at Amasya School of Health Sciences according to some variables
Gülay Bingöl, Remziye Gebeş, Recep Yavuz
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.106  Pages 106 - 111
GİRİŞ ve AMAÇ: Üniversite yaşamı önemli değişikliklerin yaşandığı adölesan döneme denk gelir ve ruhsal hastalık yönünden riskin yüksek olduğu bir dönemdir. Bu araştırma Amasya Sağlık Yüksekokulu öğrencilerinin genel sağlık düzeylerini bazı değişkenler açısından değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Tanımlayıcı nitelikteki araştırmanın evrenini Amasya Sağlık Yüksekokulu'nda öğrenim gören 330 öğrenci oluştururken, örneklemi gönüllülük esas alınarak, araştırmaya katılmak isteyen 295 öğrenci oluşturmuştur. Araştırma verileri “Kişisel Bilgi Formu” ve Goldberg (1972) tarafından geliştirilen 12 maddelik Genel Sağlık Anketi-12 (GSA-12) kullanılarak toplanmıştır. Veriler SPSS 16.0 istatistik programında değerlendirilmiş, verilerin analizinde; frekans, Kruskal -Wallis H (KW), Mann-Whitney U (U) testleri kullanılmıştır. İstatistiki analizlerde anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak seçilmiştir.
BULGULAR: Araştırmada Amasya Sağlık Yüksekokulu öğrencilerinin genel sağlık düzeyi risk açısından düşük risk olarak (GSA-12 puan ortalamaları X: 1.93) saptanmıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmada GSA-12 puan ortalamaları ile babanın eğitim düzeyi, gelir düzeyi, ailesi ve arkadaşları ile ilişki düzeyi, akademik başarı algısı, intihar düşüncesi taşıması ile istatistiksel anlamlı ilişki saptanırken, bölümü, sınıf düzeyi, yaşadığı yer, kardeş sayısı, gibi değişkenler açısından istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmamıştır.
INTRODUCTION: The period of significant changes in the universty life and the period of adolescence coincide. The risk of mental illness is higher in this period. This study was conducted to assess Amasya Health School Students’ general health state in terms of same variables.
METHODS: It was a descriptive study and all the 330 students of the Amasya University were included in the study. This study was based on a voluntary basis and 295 students made up the sample of the study. Personal information questionnaire and General Health Questionnaire (GHQ-12) improved by David Goldberg were used in the study.
RESULTS: The data were evaluated using SPSS 16.0 statistical program. Kruskal Wallis (KW), Mann Whitney U (U), frequency tests were used for the analysis of data. The significance level was chosen as p<0.05 at statistical analysisto be performed to determine general health state of the students in Amasya University and the study outcomes showed that their general health status were at low risk.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A statistically significant correlation existed between students ’GHQ-12 mean scores and their fathers’ educational status, their families’ income levels, level of relationship with their families and friends, perception of academic achievement, their suicidal ideation. However a statistically significant correlation was not detected among variables such as their study of interest, class level, living place, the number of siblings.

6.Evaluation of bronchoscopic signs of the patients working in coal mines
Özlem Soğukpınar, Mustafa Kürşat Özvaran, Osman Hacıömeroğlu, Feyza Kargın, Efsun Gonca Uğur Chousein, Reha Baran
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.112  Pages 112 - 118
GİRİŞ ve AMAÇ: Kömür madeninde çalışan ve progresif masif fibrosis (PMF) gelişen hastalarda tanı aşamasındaki bronkoskopik bulguları değerlendirmek için bu çalışmayı planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2003-2006 yıları arasında kömür madeninde çalışma öyküsü olan 22 hastanın klinik, radyolojik ve bronkoskopik bulguları değerlendirildi.
BULGULAR: Hastaların hepsi erkek yaşları 43 ve 82 arasında ve ortalaması 66,4±9,37 idi. On beşi (% 68,2) sigara kulanıyordu. Kömür tozu maruziyet süreleri ortalama 21,5±9 yıldı (2-34). Hastaların 6’sında (% 27,3) klinik yakınma yoktu. Ağırlıklı olarak klinik yakınma nefes darlığı, öksürük ve balgam idi. Hastaların radyolojik bulgularına bakıldığında tamamında PMF (n: 22, % 100), % 95,4’ünde fibrotik değişim (n: 21), % 90’ında retikülonodüler görünüm (n: 20), % 77,2’sinde kalsifiye hiler lenfadenopati (n: 17), % 77,2’sinde mikronodül (n: 17), % 72,7’sinde interstisyel görünüm (n: 16), % 72,7’sinde plevral kalınlaşma (n: 16), % 68,1’inde nodül (n: 15), % 40,9’unda bül ve amfizematöz alanlar (n: 9), % 27,2’sinde plevral kalsifikasyon, % 18,1’inde ise alveoler opasite (n: 4) bulundu. Bronkoskopik bulgularda % 77,2’sinde bronşial stenoz, % 72,7’sinde bronşta antrakoid nedbe, % 63,6’sında bronşial mukozada solukluk, % 63,6’sında antrakotik plak, % 50’sinde diffüz bronşial inflamasyon, % 40,9’unda ana karena ve lob ayrım karenasında genişleme, % 31,8’inde trakea ve ana bronşlarda deformite, % 13,6’sında siyah-gri balgam, % 4,5’inde bronşial mukozada atrofi bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Madenlerde çalışma öyküsü olan ve özellikle PMF olan hastalarda tanı aşamasında bronkoskopide indirekt tümör bulguları olabileceği akılda tutulmalıdır.
INTRODUCTION: The aim of the study is to evaluate fiberoptic bronchoscopic signs especially in mine workers with progressive massif fibrosis (PMF) during diagnostic work-up.
METHODS: We evaluated clinical examination, radiological and bronchoscopic data of 22 patients who had worked in coal mines between 2003 and 2006.
RESULTS: Medical files of 22 male patients aged between 43 and 83 with a mean age of 66.4±9.37 years were investigated. Fifteen (68.2 %) were smokers. Duration of coal mine exposure was 21.5±9 years. Six (27.3 %) patients were asymptomatic and the others had mainly coughs, expectoration of sputum and dyspnea. The radiological signs were as follows: PMF (n: 22; 100 %), fibrotic pattern (n: 21; 95.4 %), reticular nodules (n: 20; 90 %), micronodules (n: 17; 77.2 %), calsificated hilus node (n: 17; 77.2 %), interstitial pattern (n: 16; 72.7 %), pleural thickening (n: 16; 72.7 %), macro nodules (n: 15; 68.1 %), bullae and emphysematous areas (n: 9; 40.9 %), pleural calsifications (n: 6; 27.2 %), and alveolar opacities (n: 4; 18.1 %). The bronchoscopic signs were bronchial stenosis (77.2 %), scar antracotic deformity of bronchi (72.7 %), diffuse atrophy and pale bronchial mucosa (63.6 %), antracotic plaques (63.6 %), diffuse bronchial inflammatory appearance (50 %), enlarged main and/or lobe carina (40.9 %), black-gray sputum (13.6 %), and bronchial mucosa atrophy (4.5 %).
DISCUSSION AND CONCLUSION: You should keep in mind that during diagnostic work-up of mine workers with PMF, indirect tumor signs can be detected during broncoshoscopic procedures.

CASE REPORTS
7.Sarcoidosis with systemic hypertension: Case report
Oktay Bilgir, Ferda Bilgir, Mehmet Çalan, Orhan Balıkçı, Selin Canbolat, Özgür Öztekin
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.119  Pages 119 - 123
Sarkoidoz, sıklıkla akciğerleri tutan ve önemli morbiditeye neden olan multisistem granülomatöz bir hastalıktır. Bu hastalık nörolojik bir hastalık olarak kendini gösterebileceği gibi uveitis, körlük, son dönem pulmoner fibrosis, pulmoner hipertansiyon, disritmiler, kardiyomyopati, hiperkalsemi ve renal yetmezlik bulguları ile de karşımıza çıkabilir. Bununla birlikte, hiperkalsemiye sekonder sistemik hipertansiyon çok nadirdir.
Biz de baş ağrısı ve bulantı şikayetleriyle hastanemiz acil servisine başvuran 29 yaşındaki erkek hastanın yapılan değerlendirmelerinde arteriyel kan basıncı 220/110 mmHg ve kalsiyum 17.4 mg/dl ile splenektomi sonrası patoloji raporunda sarkoidoz saptanan olguyu sunacağız.
Sarcoidosis, which occurs often with the lung involvement and causes significant morbidity, is a multisystem granulomatous disease. This disease manifests itself with signs, and symptoms of neurological disease such as uveitis, blindness or end-stage pulmonary fibrosis, pulmonary hypertension, dysrhythmias, cardiomyopathy, hypercalcemia and renal insufficiency. However, systemic hypertension secondary to hypercalcemia is very rare.
We present a 29-year old male patient admitted to the emergency service with complaints of headache and nausea. His arterial blood pressure and calcium level were 220/110 mmHg, and 17.4 mg/dl, respectively, and histopathological evaluation after splenectomy confirmed the diagnosis of sarcoidosis.

8.A case of ectopic pregnancy terminated in 3 months after diagnosis; A rare history of cornual pregnancy: A case report
Erhan Karaalp, Esra Aydın, Neşe Yücel, Erdem Başkent
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.124  Pages 124 - 126
Kornual (interstisyel) dış gebelik, çoğunlukla klinisyen için tanısı ve tedavisi zor olan, ektopik gebeliğin ender görülen, morbiditesi ve mortalitesi çok daha yüksek olan bir formudur. Biz de, bu doğrultuda, yaklaşık 3 aydır düşmeyen β-hCG değerleri nedeniyle hastanemize defalarca başvuran kadın hastayı yayınladık. Hasta, muayene ve değerlendirme sonrası kornual gebelik şüphesiyle ilk başvurusundan 3 ay sonra operasyona alındı. Perioperatif tanı, preoperatif tanıyı doğruladı. Sağ kornual rezeksiyon + sağ salpingooferektomi + sol tüp bağlanması yapıldı. Böylece; görece erken, doğru ön tanı ve ardından cerrahi tedavi sonrası, hasta herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda beklenmedik bir şekilde gelişebilecek uterin rüptür ve belki de ölümden kurtarılmış oldu.
Cornual (interstitial) ectopic pregnancy is a rare type of ectopic pregnancy, with a high rates of morbidity and mortality, which is frequently hard to be diagnosed and treated. So; we reported a female patient presented to our hospital with persistently higher levels of β-hCG for 3 months. The patient, with the suspicion of cornual ectopic pregnancy, was operated following examination and evaluation 3 months after her first presentation. Perioperative diagnosis verified preoperative diagnosis. A right cornual resection + right salpingo-ovariectomy + left tubal ligation was performed. Thus, relatively early, and accurate initial diagnosis and consequent surgical treatment saved the patient from uterine rupture and maybe death which might occur unexpectedly at any time, and anywhere.

9.Pulmonary alveolar microlithiasis: A report of two cases
Gülbanu Horzum Ekinci, Esra Akkütük Öngel, Osman Hacıömeroğlu, Güven Bektemur, Bünyamin Burunsuzoğlu, Murat Kavas, Adnan Yılmaz
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.127  Pages 127 - 130
Pulmoner alveoler mikrolitiyazis, etiyolojisi ve patogenezi bilinmeyen ender bir hastalıktır. Bu makalede arka-ön akciğer grafisi ve bilgisayarlı tomografi ile bu hastalıktan şüphelenilen ve açık akciğer biyopsisi ile tanı konulan iki olguyu sunduk. Birinci olgu pulmoner alveoler mikrolitiyazis ile eşzamanlı plevral tüberküloza sahipti. İkinci olguda, tanıdan 30 yıl sonraki başvurusunda solunum yetmezliği saptandı.
Pulmonary alveolar microlithiasis is a rare disease with unknown etiology and pathogenesis. Herein, we report two cases of pulmonary alveoler microlithiasis who were suspected to have the disease on chest x-ray and computed tomography. Later the suspect diagnosis was confirmed by open lung biopsy. The first case had a diagnosis of the synchronous occurrence of pleural tuberculosis. In the second case, respiratory failure was diagnosed 30 years after the initial diagnosis.

10.Cholestatic hepatitis due to Ebstein-Barr virus infection: A case report
Havva Tünay, Pervin Özkan Kurtgöz, Erhan Bozkurt, Kasım Demir, Gülşah Aşık, Gürsel Acartürk, Tuna Demirdal
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.131  Pages 131 - 134
Epstein-Barr virüs (EBV), sıklıkla ateş, boğaz ağrısı, lenfadenopati ve periferik kanda atipik lenfomonositoz ile karakterli infeksiyöz mononükleoz tablosuna neden olmaktadır. EBV enfeksiyonlarında karaciğer tutulumuna bağlı olguların % 80-90’ında serum aminotranferaz değerlerinde genellikle ılımlı yükseklikler görülebilir. Alkalen fosfataz ve bilirübin yükseklikleri ile karakterize kolestatik hepatit ise ender görülen bir durumdur. Bu olgu sunumunda karaciğer fonksiyon testleri, alkalen fosfataz, gama glutamil transpeptidaz ve bilirübin düzeylerinde yükseklik bulunan ve akut kolestatik hepatit etkeni olarak EBV saptanan 31 yaşında bir erkek hasta sunulmuştur.
Epstein-Barr virus (EBV) causes infectious mononucleosis characterized by fever, sore throat, and lymphadenopathy. Although hepatic involvement is usually mild in 80 to 90 % of the cases with infectious mononucleous, cholestatic liver disease characterized predominantly by elevation of serum alkaline phosphatase and bilirübin is rarely seen. Herein, we report a 31-year-old men with cholestatic hepatitis, presenting with elevated liver function tests, alkaline phosphatase, gamma transpeptidase and bilirubin.

11.Ipsilateral distal radius fracture, posterolateral elbow dislocation and neglected proximal humerus fracture
Adem Şahin, Afşar Özkut, Esat Uygur, Engin Eceviz, Abdullah Eren
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2012.135  Pages 135 - 138
Yüksek enerjili travma olgularında çoklu kemik-eklem patolojilerine sık rastlanılmasına rağmen, aynı taraflı çoklu yaralanmalara daha az rastlanılmaktadır ve acil serviste gözden kaçabilmektedir. Hastanın kırık paterni yüksekten düşme sırasında açık el üzerine aksiyel yüklenme ve dirsek valgusu sonucu distal radius kırığı ve dirsek çıkığı, daha sonra omuz üzerine düşme sonucu proksimal humerus kırığı olduğunu tahmin ettik. Çok ender görülen bu aynı taraflı çoklu travma olgusının olabileceğini ve gözden kaçmaması amacı ile yayınlamayı düşündük.
After high-energy traumas it is common to see multiple bone-joint pathologies but it is uncommon to see these pathologies ipsilaterally and these cases can be overlooked in the emergency departments. We thought that after a fall on the open hand; because of the axial loading and elbow valgus stress, patient suffered from distal radius fracture and elbow dislocation and afterwards as the patient fell over the shoulder, this caused proximal humeral fracture. Although ipsilateral multiple trauma case is very rare, it can still happen and should not be overlooked.

LETTERS TO THE EDITOR
12.Letters to the Editor
Çiğdem Ulukaya Durakbaşa
Pages 139 - 140
Abstract | Full Text PDF




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved