Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 3 Year : 2021



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 28 (1)
Volume: 28  Issue: 1 - 2013
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.The treatment of Weber type B ankle fractures with locking anatomic plate of distal fibula
Mustafa Seyhan, Koray Ünay
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.001  Pages 1 - 6
Ayak bileğinin Weber B kırıklarında fibula distalinde eklem seviyesinde oblik kırık olur. Deplase Weber B tipi kırıkların tedavide önerilen tedavi seçeneklerinden biri posterolateral antiglide plağıdır. Posterolateral plaklamanın kırığın stabilizasyonunda mekanik olarak daha güçlü destek sağladığı kabul edilmektedir. Stabilizasyonu artırmak için önerilen yöntemlerden bir başkası da kilitli plaklamadır. Özellikle osteoporotik kemiklerde tercih edilmesi önerilen kilitli plakların güçlü kemik tutunumu sağlayarak stabilizasyonu artırdığı bildirilmektedir. Posterolateral kilitli plak hem yerleştiriliş yeri hem de kilitli olması nedeniyle Weber B tipi kırıklarda avantajlı görünmektedir.
Çalışmamıza Weber B tipi kırığı olup onarımında posterolateral kilitli anatomik plak uyguladığımız, 11’i osteoporozun sık görüldüğü 50 yaş ve üzeri olmak üzere toplam 28 hasta dahil edildi. Ortalama yaş 43.9 (17-83), ortalama takip süresi 11.6 (6-21) aydı. Hastalar 3 ve 6. ayda AOFAS ayak bileği ve arka ayak skalasına göre değerlendirildi ve ayak bileği hareket açıklıkları kaydedildi. AOFAS skoru ortalamaları 3. ayda 89.1, 6. ayda 94.3 bulundu. Dorsofleksiyon ve plantar fleksiyon açılarının sağlam tarafla olan fark ortalamaları 3. ayda 4.9 ve 5.6, 6. ayda 2.2 ve 1.3 derece bulundu.
Çalışmamızdan elde ettiğimiz sonuçlara göre çözümü zor osteoporotik kırıklar da dahil Weber B tipi ayak bileği kırıklarının kilitli anatomik plak ile posterolateralden fiksasyonu etkili bir yöntemdir.
Weber type B is oblique fracture of distal fibula at the level of ankle. In Weber type B, one of the treatment choices is posterolateral antiglide plate. Posterolateral plating is more mechanically powerful then the others. The other treatment choice is locking plate. The locking plates are useful in osteoporotic bones and hold the bone more powerful. Posterolateral locking plates have advantages in Weber type B fractures, because implantation place of bone and the locking technique increase the attachment power.
28 Weber type B fractures were included to the study. 11 of them were over 50 ages in which osteoporosis seen more. Mean age was 43.9 (17-83), mean follow-up time was 11.6 (6-21) month. At the third and sixth months AOFAS ankle scores and range of motion of ankle were obtained. Mean AOFAS scores of third and sixth months were 89.1 and 94.3 respectively. The mean dorsoflexion and plantar flexion differences at third and sixth month were 4.9; 5.6 and 2.2; 1.3 respectively.
In our study, the treatment of Weber type B ankle fractures including the osteporotic fractures with posterolateral anatomic locking plates is an effective technique.

2.Effect of magnesium sulfate infusion on anaesthetic requirement and analgesia during gynecologic oncology surgery
Ferah Alay Ünay, Hülya Erolçay
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.007  Pages 7 - 13
GİRİŞ ve AMAÇ: Çalışmamızda propofol ve remifentanil bazlı total intravenöz anestezi ve epidural analjezi uygulanan jinekolojik kanser ameliyatlarında intraoperatif ve postoperatif ağrı kontrolünde adjuvan ajan olarak kullandığımız magnezyum sülfatın intraoperatif anestezik gereksinimi ve postoperatif analjezi üzerine etkisini araştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Hastalar iki gruba ayrıldı. Magnezyum grubuna (n=16) 30 mg/kg başlangıç dozunu takiben 10 mg/kg/saat magnezyum sülfat 20 saat süreyle uygulandı. Kontrol grubuna (n=15) eşdeğer volümde % 0. 9 NaCl uygulandı. Postoperatif dönemde analjezi hasta kontrollü epidural analjezi yöntemiyle sağlandı. Magnezyum uygulamasından önce, 90. dk. ve 24. saatte alınan kan örneklerinde Mg ölçümleri yapıldı.
BULGULAR: İki grup arasında intraoperatif dönemdeki propofol ve remifentanil gereksinimi; postoperatif 30. dk., 6., 12. ve 24. saatteki kalp atım hızı, ortalama arter kan basıncı, solunum sayısı, “verbal numeric rating scale” değerleri, sedasyon skoru, 24. saatteki sunum ve istek sayıları açısından anlamlı fark saptanmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Jinekolojik kanser operasyonlarında intraoperatif ve postoperatif ağrı tedavisinde adjuvan ajan olarak kullandığımız magnezyum sülfatın uygula
INTRODUCTION: We tested magnesium infusion for intraoperative anaesthetic requirement and postoperative analgesia during and after gynecologic oncology surgery.
METHODS: In a randomized, single blinded study, patients were assigned to two groups. The magnesium group (n=16) received an initial dose of 30 mg/kg followed by 10 mg/kg/h over 20 h. The control group (n=15) received placebo. Blood samples were obtained before magnesium administration, 90 minutes and 24 hours following initial magnesium administration. Plasma Mg were investigated.
RESULTS: There were no significant change between two groups in intraoperative propofol and remifentanil requirements. There were no significant change between two groups in sedation score, pain score, heart rate, mean arterial blood pressure, respiratory rate, delivery and demand on PCA device during postoperative 24 h period.
DISCUSSION AND CONCLUSION: IV administration of Mg sulfate in our dose, had no effect on postoperative pain and intraoperative propofol and remifentanil consumption.

3.Etiology, incidence and risk factors of ventilator associated pneumonia in an intensive care unit of a training and research hospital in Istanbul
Fatma Sargın, Ayşe Esra Sağıroğlu, Arzu Doğru, Melek Güra, Havva Sayhan, Elif Tigen
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.014  Pages 14 - 18
Bu prospektif çalışmada, VAP gelişimi ile ilgili faktörlerin belirlenmesi ve VAP’ın etyoloji ve insidansının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Kasım 2007 ile Haziran 2008 tarihleri arasında 48 saatten daha uzun sure mekanik ventilator ihtiyacı olan 148 hasta değerlendirilmiştir. Mekanik ventilator kullanım oranı 0,87 ve VAP hızı 1000 ventilatör gününde 22,88 di. Trakeal aspiratlardan en sık izole edilen üç mikroorganizma Pseudomonas aeruginosa (n=19), Acinetobacter species (n=11) ve Staphylococcus aureus (n=10) tu. Değerlendirilen 21 risk faktöründen 7’si bağımsız olarak VAP ile ilişkiliydi (p<0,05): şok, koma (p<0,0006), başvurudan en az bir ay önce antibiyotik kullanmış olmak (p<0.04), nazogastrik tüp varlığı (p<0.01), bronkoskopi, trakeotomi gibi invaziv prosedürler (p<0,0001), reentübasyon (p<0,017), 5 günden uzun süreli entübasyon (p<0,0001), sigara kullanımı (p<0,014). Yoğun Bakım Ünitesi (YBÜ) klinisyenleri VAP riskini azaltmak için VAP’a sebep olabilecek risk faktörlerinin farkında olmalı, hasta bakımı kişiselleştirilmeli, bronkoskopi, reentübasyon gibi prosedürler dikkatle yapılmalı ve takip edilmelidir. Bunların yanısıra, potansiyel mikroorganizmalar ve antibiyotik dirençleri hakkındaki bilgiler ampirik tedavide kılavuz olacaktır.
In this prospective study, we aimed to identify the factors associated with the development of ventilator- associated pneumonia (VAP) and examine the etiology, and incidence of VAP. Between November 2007 and June 2008, 148 patients who required mechanical ventilation for longer than 48 hours were evaluated. VAP was observed in 54 patients (36 %). Mechanical ventilator utilizationrate was 0.87, and VAP rate in 1000 ventilator days was 22.88. The most common three microorganisms cultured from tracheal aspirates were Pseudomonas aeruginosa (n=19), Acinetobacter spp.(n=11), and Staphylococcus aureus (n=10). Of the 21 risk factors evaluated, 7 factors identified were independently associated with VAP (p<0.05) such as shock, coma (p<0.0006), antibiotic usage for at least 1 month prior to admission (p<0.04), nasogastric tube insertion (p<0.01), invasive procedures such as bronchoscopy, tracheotomy (p<0.0001), reintubation (p<0.017), intubation lasting for more than 5 days (p<0.0001), and smoking (p<0.014). Intensive Care Unit (ICU) clinicians should be aware of the risk factors for VAP to minimize the risk of VAP, patient care should be individualized, and procedures like bronchoscopy, reintubation must be performed and followed up cautiously. Besides these, data about the potential microorganisms and those resistant to antibiotics will guide the empirical therapy.

4.The value of preoperatif diagnosis in prediction of postoperative histopathology in cases with operated uterine leiomyoma
Işık Kaban, Hüseyin Cengiz, Murat Ekin, Cihan Kaya, Ramazan Ateş, Sema Karakaş, Levent Yaşar
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.019  Pages 19 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı, bimanuel pelvik muayene, ultrasonografik inceleme yöntemleri kullanılarak preoperatif myoma uteri tanısı konulup opere edilen olgularda, postoperatif histopatolojik tanıdaki doğruluk oranlarının karşılaştırılmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Pelvik muayene, ultrason (USG) incelemeleri sonucunda uterin leiomyom ön tanısı ile cerrahi tedavi uygulanan 402 olgunun tıbbi kayıtları retrospektif olarak incelendi. Ayırıcı tanıda ileri görüntüleme teknikleri kullanılan ve patoloji sonuçları malign olgular çalışmaya dâhil edilmedi. Üçyüzdoksanaltı olgunun postoperatif histopatolojik tanıları kaydedildi. Postoperatif histopatolojik inceleme ile doğrulanan leiomyom tanısı alan olgu sayısı hesaplandı, eşzamanlı diğer patolojiler incelendi. Hastaların demografik özellikleri, preoperatif endometriyal örnekleme sonuçları kaydedildi.
BULGULAR: Olguların yaş ortalaması 45.7±7.3 yıl idi. Histopatolojik inceleme olgularında, % 91.4’ünde leiomyom tanısı kesinleştirilmiştir. Ancak, bunların % 1.3’ü sellüler leiomyom, % 0.5’i yüksek mitotik aktiviteli myom, % 0.5’i atipik leiomyom tanısı almıştır. Yalnızca leiomyom tanısı alan olgu yüzdesi % 89.1 idi. Leiomyom saptanmayan 43 olgunun 3’ünde servikal kronik inflamasyon dışında patoloji saptanmamıştır. Kırk olgunun 12’sinde, kendisi cerrahi endikasyon taşıyan, leiomyomu taklit eden patolojiler (endometriyal stromal sarkom, nörilemmom, adenomatoid tümör, endometriyoma) olduğu görüldü. Sekiz olguda ise kompleks atipili hiperplazi nedeni ile operasyon yapıldığı görüldü. Kalan 20 olguda ise neden oldukları belirti ve bulguya göre, cerrahi tedavi gerekliliği tartışmalı patolojiler (adenomiyozis, atipisiz endometriyal hiperplazi, endometriyal polip, granülomatöz endometrit) mevcut idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preoperatif tanıda doğru algoritmik değerlendirme ve uygulamalar ile seçilmiş leiomyom ön tanısı ile opere edilen olgularda yüksek oranda leiomyoma tanısına ulaşılabilse de adenomyozisin klinik ve ultrasonografik olarak benzer bulgulara sahip olması ve sarkomların kesin tanısının histopatolojik olarak konulabilmesi nedeni ile % 100 doğruluk oranlarına ulaşabilmek olası görünmemektedir.
INTRODUCTION: The aim of this study was to compare the accuracy rates of the postoperative histopathological diagnosis with the preoperative diagnose in patients were operated for presumed leiomyoma uteri using the methods of bimanual pelvic examination and ultrasonographic imagine.
METHODS: The medical records of 402 cases, who were underwent surgical treatment with the prediagnosis of uterine leiomyoma based on the pelvic examination and ultrasonographic evaluation, were retrospectively reviewed. The patients, in whom the advanced image techniques were used for differential diagnosis, were not included in the study. The type of surgery and the postoperative histopathological diagnoses were recorded for 396 patients. The number of cases, in whom confirmed the diagnosis of leiomyoma by postoperative histopathological examination, were calculated and the other pathologies were analyzed. Patients demographics findings and the results of preoperative endometrial sampling was recorded.
RESULTS: The mean age of the patients were 45.7±7.3 years. As a result of histopathological examination, leiomyoma diagnosis was confirmed in 91.4 % of the cases. But, in this cases 1.3 % of cellular leiomyoma, 0.5 % of the high mitotic activity, fibroids, 0.5 % were diagnosed as atypical leiomyoma. Only 89.1 % was the percentage of patients who were diagnosed as leiomyoma. There was no pathology other than cervical chronic inflammation in 3 cases out of 43 without leiomyoma. In 12 patients out of 40, pathologies with surgical indications, presenting as a mass, mimicking leiomyoma (endometrial stromal sarcoma, nörilemmom, adenomatoid tumor, endometrioma) were observed. In the remaining 20 cases, pathologies with disputable necessity for surgery (adenomyosis, endometrial hyperplasia without atypia, endometrial polyp, granulomatous endometritis) are present.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the patients, who were selected in the preoperative diagnostic process with the algorithmic assessments and applications and operated for presumed leiomyoma uteri, the correct diagnosis rate can be reached but because of adenomyosis have similar findings with leiomyoma uteri and definitive histopathological diagnosis for sarcomas is not possible without operation, not possible to achieve 100 % accuracy rate.

5.Our results of cataract surgery in patients with pseudoexfoliation syndrome
Güzide Akçay, Cem Mesci, Asibe Aybar, Ayşe Bilge, Hasan H. Erbil
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.025  Pages 25 - 29
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada Psödoeksfoliasyon Sendromlu (PES) katarakt olgularının demografik özelliklerinin, olgularda görülen katarakt tiplerinin ve katarakt cerrahisinde (fakoemülsifikasyon) karşılaşılan komplikasyonların araştırılması amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışmaya Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği’nde Ocak 2007 ve Ocak 2009 tarihleri arasında katarakt cerrahisi uygulanmış 112 psödoeksfoliasyonlu göz, kontrol grubu olarak 970 psödoeksfoliasyonsuz göz toplam 1082 göz retrospektif olarak alındı. Hastaların yaşı, cinsiyeti, her iki gözünün ön segment ve fundus bulguları, psödoeksfoliatif materyal varlığı, preoperatif-postoperatif 1. gün göz içi basınçları (GİB) ve ameliyat notları değerlendirildi.
BULGULAR: PES’li katarakt olgularının 67’si (% 59.8) erkek ve 45’i (% 40.2) kadın, kontrol grubunun 525’i (% 54.1) erkek ve 445’i (% 45.9) kadındı. PES’li katarakt olgularının ortalama yaşı 75.91±9.11, kontrol grubunun ise ortalama yaşı 70.94±9.73 olarak tespit edildi. Her iki grupta en sık görülen katarakt tipi mikst kataraktı. PES’li grupta matür katarakt oranı yüksekken; kontrol grubunda posterior subkapsüler katarakt oranı daha yüksek saptandı. PES’li katarakt grubunda ön kamera göz içi lens konulması oranı kontrol grubuna göre yüksekti. İntraoperatif komplikasyonlar yönünden incelendiğinde; PES’li grupta vitre kaybı, zonul dializi kontrol grubuna göre anlamlı yüksek bulunurken, arka kapsül açılması yönünden gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı. Kontrol grubunda 2 hastada lens drop gelişti. PES’li grupta lens drop görülmedi. Her iki gruptada postoperatif GİB’leri preoperatif GİB’lerine göre anlamlı düşük tespit edildi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: PES’li katarakt olgularına uygulanan katarakt cerrahisinde oluşması olasılıkla komplikasyonlar ile karşılaşılmaması için cerrahinin her aşamasında azami dikkat gösterilmeli ve bu komplikasyonların yönetiminde bilgi sahibi olunmalıdır.
INTRODUCTION: The purpose of this study is to investigate the demographic characteristics, cataract types and complications encountered in cataract surgery (phacoemulsification) among cataract patients with pseudoexfoliation syndrome (PES).
METHODS: This study retrospectively examined a total of 1082 eyes undergoing cataract surgery between January 2007 and January 2009 of which 112 had pseudoexfoliation and 970 were in the control group, without pseudoexfoliation. The study assessed patient age, gender, anterior segment and fundus findings in both eyes, presence of pseudoexfoliative material, preoperative and postoperative 1st day intraocular pressure (IOP) and surgery notes.
RESULTS: 67 (59.8 %) cataract cases with PES were male whilst 45 (40.2 %) were female. On the other hand, 525 (54.1 %) of the control group were male and 445 (45.9 %) were female. Average age of cataract patients with PES was 75.91±9.11 and 70.94±9.73 for the control group. The average age of the PES group was found to be significantly higher. The most frequently encountered type of cataract seen in both groups was mixed cataract. Whilst the frequency of mature cataract was high in the PES group, the frequency of posterior subcapsular cataract was higher in the control group. The frequency of implanting anterior chamber intraocular lens in the cataract group with PES was higher compared to the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: To avoid potential complications each stage of the cataract surgery on cataract cases with PES demands maximum attention with comprehensive knowledge on managing these complications.

6.Retrospective approach to hysterectomies
Necdet Süer, Halenur Bozdağ, Hacer Kavak
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.030  Pages 30 - 34
GİRİŞ ve AMAÇ: Benign endikasyonlarla yapılan histerektomilerde, cerrahi yaklaşımın operatif ve postoperatif sonuçlar üzerine etkisini araştırmak ve histerektomi yaklaşımlarını bu sonuçlar eşliğinde değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamızda Ocak 2011-Aralık 2011 tarihleri arasında kliniğimizde histerektomi yapılan 312 olgu retrospektif olarak incelendi. Olgular abdominal total, abdominal subtotal, vajinal ve laparoskopik histerektomi olarak gruplandırıldı. Komplikasyonlar mesane, üreter, bağırsak yaralanması ve yara yeri infeksiyonu olarak sınıflandırıldı. Olguların demografik bulguları ve preoperatif tromboz proflaksisi, salpingoooferektomi uygulanması, postoperatif hematokrit değerleri ve eritrosit transfüzyonu, hospitalizasyon süresi kaydedildi.
BULGULAR: Çalışmaya alınan 312 olgunun 222’sine abdominal total histerektomi (% 71.2), 54’üne vajinal histerektomi (% 17.3), 24’üne abdominal subtotal histerektomi (% 7.7) ve 12 olguya laparoskopik histerektomi (% 3.8) yapılmıştır. Vajinal histerektomilerde en sık endikasyon desensus uteri (% 93) olarak saptandı. Abdominal total histerektomide % 63, abdominal subtotal histerektomide % 79 ve laparoskopik histerektomilerde % 68 olgunun histerektomi endikasyonunu myoma uteri oluşturuyordu. Vajinal histerektomiler post menapozal dönemdeki kadınlara, abdominal total histerektomi, abdominal subtotal histerektomi ve laparoskopik histerektomi perimenapozal dönemdeki kadınlara uygulanmıştı. Salpingoooferektomi oranı abdominal total, subtotal ve laparoskopik histerektomilerde sırasıyla % 84 (n: 187), % 54 (n: 13) ve % 67 (n: 8) olarak bulundu. Vajinal histerektomilerde bu oran % 6 (n: 3) olup, diğer gruplardan istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha az bulundu. Eritrosit transfüzyon ihtiyacı, hematokrit değerlerinde düşüş, yatış süreleri, preoperatif tromboz proflaksisi ve diğer postoperatif komplikasyon oranları, gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. Vajinal histerektomi grubunda ortalama yaş (57 yıl±12), gravida (5±3) ve parite (4±2) değerleri, diğer gruplara kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha yüksek bulundu (p<0.5).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Histerektomi yapılış yollarının postoperatif sonuçlarını karşılaştıran çalışmalarda vaginal yoldan yapılan histerektomilerde daha az komplikasyon veyatış süresi bildirilmektedir.Ancak, bizim çalışmamızda gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Bu sonucun olgu sayısının azlığından kaynaklandığı ve daha geniş hasta popülasyonunda parametrelerin değerlendirilmesi gerektiği görüşündeyiz.
INTRODUCTION: To evaluate operative and postoperative outcomes of hysterectomies for benign condition.
METHODS: A retrospective analysis of 312 hysterectomies between january 2011-december 2011. All cases were grouped as abdominal total, abdominal subtotal, vajinal and laparoscopic hysterectomies. Complications were classifed, such as bladder, ureter, intestine injuries and wound infections. For all patients, demographic findings, preoperative thrombose prophylaxis, salpingo oopherectomy application, postoperative hematocrite values, eritrocyte transfusions, hospitalization and other complications were registered.
RESULTS: In 312 cases, hysterectomies were performed with four main approaches: 222 abdominal total hysterectomies (% 71,2), 54 vaginal hysterectomies (% 17.3),24 abdominal subtotal hysterectomies (% 7.7) and 12 laparoscopic histerectomies (% 3.8). Most common indication for vaginal hysterecromy was determined as desensus uteri (% 93). % 63 of total abdominal histerectomies, % 79 of abdominal subtotal hysterectomies, % 68 of laparoscopic histerectomies were performed for myoma uteri indication. Although vaginal hysterectoies were at post menapozal period, abdominal total, abdominal subtotal and laparoscopic hysterectomies were at peri menapozal period. Compared with other type of hysterectomies, vaginal hysterectomies had significantly higher average of age and gravida. Salpingo oopherectomy rate is % 84 (n: 187) in abdominal total hysterectomies, % 54 (n: 13) in abdominal subtotal hysterectomies, and % 67 (n: 8) in laparoscopic histerectomies. In vaginal hysterectomies this ratio is % 6 (n: 3) and significantly less than the other groups. There was no evidence of a difference in the rates of eritrocyte transfusion, decrease in hematocrite value, hospitalization time, perioperative trombose prophylaxis and other post operative complications.
DISCUSSION AND CONCLUSION: According to the reviews vaginal hysterecctomies has less complications and hospitalization time. But we didn’t find any difference between the groups. For us the reason of that is minority of cases and more analysis in extended patient populations are needed.

7.The effect of hyaluronidase-1 expression on recurrence and progression in patients with superficial bladder tumor
Eren İlhan, Gökhan Atış, Eyüp Sabri Pelit, Cenk Gürbüz, Serkan Şenol, Asıf Yıldırım, Mert Kılıç, Turhan Çaşkurlu
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.035  Pages 35 - 40
GİRİŞ ve AMAÇ: Hyaluronik asit, bağ dokunun yapısını oluşturan temel yapılardandır. Hyaluronoglucosaminidase-1 (HYAL-1), hyaluronik asiti yıkan bir endoglikozidazdır. Çalışmanın amacı, HYAL-1 ekspresyonunun yüzeyel mesane tümörü tanısı alan hastalarda progresyon ve rekürrens üzerine olan etkisini incelemektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde mesane tümörü tanısıyla TUR-BT yapılan ve düzenli takipleri olan 63 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların ilk TUR-BT sonrası elde edilen patolojik spesimenleri HYAL-1 antikoru ile manuel yöntemle immunohistokimyasal olarak boyandı. Hastalar boya tutma skoruna göre negatif, düşük, orta ve yüksek olmak üzere dört gruba kategorize edildi. Tüm spesimenler aynı patolog tarafından değerlendirildi. HYAL-1 skorlarına göre rekürrens ve progresyon durumları değerlendirildi.
BULGULAR: Nüks gelişen 20 hastanın patolojik incelemesinde, spesimenlerin orta ve yüksek derecede boyanma oranları nüks gelişmeyen hastalara daha yüksekti (% 55 vs % 14, p=0.005). Benzer şekilde progresyon gelişen 6 hastada, spesimenlerin orta ve yüksek derecede boyanma oranları progresyon gelişmeyen hastalara göre anlamlı derecede daha yüksekti (% 83.30 vb. % 21, p=0.004). Nüks ve progresyonu etkileyen grade, tümör boyutu, tümör evresi, tümör morfolojisi, EORTC skoru, re-TUR durumu ve HYAL-1 skoru gibi faktörlerin mutivariate cox regresyon incelemesinde; HYAL-1 skoru nüksü ve progresyonu öngörmede en önemli parametreler olarak bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: HYAL-1 ekspresyonu, yüzeyel mesane kanserlerinde rekürrens ve progresyonu öngörmektedir. Son dönemlerdeki literatürle uyumlu olan bulgumuz yüzeyel mesane kanseri takibinde risk gruplarının belirlenmesinde kullanışlı bir parametre olabilir.
INTRODUCTION: Hyaluronic acid is a one of major component of connective tissue. Hyaluronoglucosaminidase-1 (HYAL-1) is an endoglucosidase that dissolves hyaluronic acid. The main aim of the study is to evaluate the effect of HYAL-1 expression on progression and recurrence rates in patients with superficial bladder tumor.
METHODS: 63 patients, who underwent TUR-BT for bladder tumor and had available data, were analyzed retrospectively. Specimens of first TUR-BT were strained with HYAL-1 anticore immunohistochemically using manuel method. Patients were divided to four groups according their straining scale as negative, low, intermediate and high. All specimens were analyzed by the same pathologist. Progression and recurrence rates in the groups were evaluated according the HYAL-1 scores.
RESULTS: In evaluation of the pathological specimens of 20 patients who had recurrence, intermediate and high straining rates were higher than patients without recurrence (55 % VS 14 %, P=0.005). Similarly, in 6 patients who had progression, intermediate and high straining rates were higher than patients without progression (83.30 % vs 21 %, p=0.004). In multivariate cox analyses of factors that effects progression and recurence rates such as grade, tumor size, stage, tumor morfology, EORTC score, re-TUR and HYAL-1 score; HYAL-1 score were observed the most significant factor for determining recurrence and progression.
DISCUSSION AND CONCLUSION: HYAL-1 expression could predict recurrence and progression in patients with superficial bladder tumor and be used as a parameter to evaluate the risk groups on follow up of this patients.

REVIEW
8.Psychogenic non epileptic seizures on differential diagnosis of epilepsy
Duygu Çakıl, Sema İnanır, Hayriye Baykan, Hatice Aygün, Ramazan Kozan
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.041  Pages 41 - 47
Epilepsi; çocukluk ve ergenlik çağında en sık, erişkinlerde ise serebrovasküler hastalıklarından sonra ikinci sıklıkta görülen nörolojik bir hastalıktır. Bu yaygın prevalansına rağmen, özellikle psikojenik nöbetlerden ayırt etme noktasında epilepsinin kesin tanısının konulması sırasında çeşitli zorluklarla karşılaşılmaktadır. Psikojenik non-epileptik nöbetler (PNES), en sık karşılaşılan ve epileptik nöbetlerden ayırt edilmesi en zor durumlardan biridir. Özellikle, üçüncü basamak sağlık kurumlarındaki epilepsi birimlerine farmakolojik tedaviye dirençli nöbet tanısıyla başvuran hastaların % 17-30’unu bu hasta grubu oluşturmaktadır. Doğru tanı konmadığında PNES hastaları, doğru tedavinin gecikmesi, uzun süre antiepileptik ilaçların maddi yükü ve yan etki olasılıkları gibi ciddi ve çok yönlü sıkıntılarla karşı karşıya kalmaktadır. Bu hem hastalar için hem de konuyla ilgili bütün sağlık birimleri çalışanları için hem iş gücü, zaman ve ekonomik kayba hem de psikolojik etkilenmeye neden olmaktadır. Bundan dolayı, bu makalede epileptik ve non-epileptik nöbetlerin genel özellikleri sunularak bu iki nöbetin ayırıcı tanısında kullanılabilecek elektrofizyolojik, biyokimyasal ve psikolojik test yöntemleri güncel literatür ışığında tartışılmıştır.
Epilepsy is the most common neurological disorder in adolescence and also the second common disease after the cerebrovascular problems in adults. In spite of its high prevalance; there are lots of difficulties on definitive diagnosis of epilepsy; especially on differential diagnosis with psychogenic seizures. Psychogenic non epileptic seizures (PNES) are one of the most common and the most difficult diseases to differentially diagnose from epileptic seizures. Particularly; 17-30 % of patients consulted epilepsy units in tertiary health institutions with complaint of seizures resistant to pharmacological therapy, are in this group. When the PNES patients are misdiagnosed; they are exposed to serious and versatile problems such as detention of the correct treatment, financial burden and possible side effects of antiepileptic drugs. This problems cause psychological effects and also loss of labor, time and money in both patients and sanitarians. Therefore; in this paper, we introduced general properties of epileptic and non epileptic seizures and also discussed the electrophysiologic, biochemical and psychologic analyse methods for the differential diagnosis of these diseases by evaluating actual literature.

CASE REPORTS
9.Noonan syndrome: Case report
Ali Karaman, Halil Keskin, Ebru Kaçmaz, Fuat Laloğlu, Zeynep Ömeroğulları
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.048  Pages 48 - 50
Noonan sendromu, boy kısalığı, ensede düşük saç çizgisi, yele boyun, kubitus valgus, göğüs duvarı deformiteleri ve konjenital kalp defektleri ile karakterize ender bir genetik hastalıktır. Bu nedenle, toplumda daha sık olan Turner sendromu ile karıştırılır. Burada konjenital anomali nedeni ile kliniğimize gönderilen bir aylık kız olgu sunulmuştur.
Noonan syndrome is a rare disorder, characterized by such as short stature, low posterior hairline, a webbed neck, cubitus valgus, thoracic wall deformities, and congenital heart defects. It may be confused with Turner’s syndrome which is more frequent in the population. We describe here a 1-month old girl, who was referred to our clinic with congenital anomaly.

10.Menkes disease: Case report
Hatice Gülhan Sözen, Sema Saltık, Elif Yüksel Karatoprak
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.051  Pages 51 - 54
Menkes hastalığı X’e bağlı resesif geçişli, ender olarak görülen nörodejeneratif bir hastalıktır. Klinik bulgular bakır emilimi ve taşınmasındaki bozukluk ve bakır bağımlı enzimlerin aktivitelerindeki bozukluktan ortaya çıkmaktadır. Bu makalede hipotoni ve nöbet öyküsü ile tetkik edilirken saç bulguları sayesinde Menkes hastalığı tanısı alan olgu, hastalığın ender görülmesi ve tanıda saç bulgularının önemini vurgulamak amacıyla sunuldu.
Menkes disease is a rare neurodegenerative disorder which is inherited X-linked recessive. Clinical findings occurs due to defect in cooper absorption and transport and disorders of copper-dependent enzyme activities. The patient who was being examined with a history of seizures and hypotoni, then he was diagnosed with Menkes disease by the hair findings. We present this case to emphasize that Menkes disease is a rare entity and to draw attention to the typical hair findings to support the diagnosis.

11.Duplication 10q syndrome: A new case
Ali Karaman, Tülay Tos
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.055  Pages 55 - 57
Kromozom 10’un uzun kolunun distal trizomisi iyi tanımlanmıştır fakat nadir bir sendromdur. Büyüme geriliği, gelişme geriliği ve karakteristik yüz görünümü sendromda iyi tasvir edilmiştir. Olgu mikrosefali, karakteristik dismorfik yüz görünümü, ekstremite anomalisi ile iyi karakterize fenotipe sahip idi. Olgudaki trizomi 10q25-->q terminal bölgesinde oluşmuştu.
Partial trisomy of the long arm of chromosome 10 is a well-defined but rare syndrome. Growth retardation, developmental delay and characteristic dysmorphic features are well described in the syndrome. The case had the well characterized phenotype of microcephaly, characteristic dysmorphic facies and limb anomalies. Trisomy in the case involved the 10q25-->qter region.

12.Adnexal torsion in a first-trimester pregnant patient without any predisposing factor: A case report
Erhan Karaalp, Neşe Yücel, Fuat Demirci, Esra Aydın, Birgül Karakoç
doi: 10.5222/J.GOZTEPETRH.2013.058  Pages 58 - 60
Amaç: Adneksiyal kitleler gebelik sırasında sık gözlenmez. Genellikle öncesinde teşhis edilmiş kist ve tümör zemininde over torsiyonu olur. Gebeliğin ileri dönemlerinde normal ovaryel zeminde torsiyon gelişmesi nadirdir.
Olgu sunumu: Burada herhangi bir predispozan faktör olmadan 9 haftalık gebede gelişen adneksiyel torsiyon olgusunu sunuyoruz. Hasta acil servise hafif altabdominal ağrı ve bulantı şikayeti ile başvurdu. Klinik durumunun ultrason bulgularının kötüleşmesi sonrasında,hastaya sağ salpingo-overektomi uygulandı.
Sonuç: Gebeliğin ileri dönemlerinde alt abdominal ağrının ayrıcı tanısında adneksiyel torsiyon akla getirilmelidir.
Introduction: Adnexal torsion is an uncommon case during pregnancy. Torsion usually occurs in ovaries with previously diagnosed cysts and tumors. It is rare for a previously normal ovary to undergo torsion in advanced gestation.
Case presentation: Here, we report a case of adnexal torsion during the 9th week of pregnancy without any predisposing factors. The patient was admitted to emergency department with mild lower abdominal pain and nausea. With the worsening of clinical and ultrasonographic signs, a right salpingo-oophorectomy was performed.
Conclusion: Adnexal torsion, though rare, should be kept in mind in the differential diagnosis of lower abdominal pain in advanced gestation.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved