Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 38 Issue : 4 Year : 2023



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index





















Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 31 (4)
Volume: 31  Issue: 4 - 2016
Hide Abstracts | << Back
ORIGINAL ARTICLE
1.Does the awareness of the patient about the amount of daily salt consumption decrease his/her salt intake?
Muammer Bilici, Fatih Yılmaz, Sevil Uygun İlikhan, Ali Borazan
doi: 10.5222/MMJ.2016.237  Pages 237 - 240
Bu çalışmada hipertansiyonlu hastalarda günlük tuz tüketim miktarının bilinmesinin oluşturacağı farkındalığın tuz alımı üzerine etkisi araştırıldı. Çalışmaya hipertansiyon tanısı konularak tedavi başlanan ve tuz tüketimi ile ilgili bilgiler verildikten sonra takibi yapılan 154 (80 E, 74K) hasta alındı. Hastalara 24 saatlik idrarda Na ölçümü yapılarak ne kadar tuz tükettikleri laboratuvar sonuçlarıyla birlikte anlatıldı. Üç ay sonra 24 saatlik idrarda tekrar Na kontrolü yapıldı. Kan basıncı değişiklikleri ve tuz tüketimi istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Çalışmaya alınan 154 hastanın yaş ortalaması 48,4 ±14,9 yıl idi. Hastaların ne kadar tuz tüketiklerini bilmediklerinde ortalama 12,6±4.8g tuz tüketirken 24 saatlik idrarla birlikte kontrolünü gören hastalarda günlük tuz tüketimi 7,4±3,7g’a düştüğü görüldü (p<0,001). Tuz tükemindeki azalmaya paralel olarak başlangıç sistolik/diastolik kan basıncı değerleri 145,46 ± 18,2/86,6 ± 8,6 mmHg’ dan 136,4 ± 11,6/81,8 ± 6,8 mmHg’ a geriledi (sırasıyla; p=0,024 ve p=0,034). Hastaların günlük tuz tüketim miktarını bilmesinin, kan basıncı kontrolu yapılamayan olgularda rutin olarak uygulanmasını farkındalığın arttırılması için önermekteyiz.
In the present study, we investigated the impact of the awareness of the daily salt intake on dietary salt consumption in patients with primary hypertension. One hundred and fifty-four patients (male, 80, and female, 74) treated with the established diagnosis of hypertension, and also followed up after providing information about salt consumption were enrolled in the present study. Urinary sodium was measured in 24-hour urine samples, and the patients were informed about their salt consumption together with their laboratory results. Three months later urinary sodium levels were measured in 24-hour urine samples again. Changes in blood pressure, and salt consumption were compared statistically. Mean age of 154 patients enralled in the study was 48.4±14.9 years. It was observed that the patients had not known their daily salt consumption. Their daily salt intake had been 12.6±4.8 g, while their daily intake dropped to 7.4±3.7 g after control of salt intake with monitorization of urinary sodium. Baseline systolic/diastolic blood pressure (p=0.024 and =0.034, respectively) values decreased, in parallel with reduction in daily salt intake (12.6±4.8 g/day to 7.4±3.7 g/day) (p<0.001). We recommend providing information to the patients routinely about the amount of daily salt intake so as to raise, and increase awareness in patients with intractable blood pressure.

2.Spot urine protein/creatinine ratio is associated with 24-hour proteinuria and serum albumin
Özlem Alkan, Abdullah Özkök, Hande Özportakal, Ahmet Sait Bulut, Ferruh İşman, Ali Rıza Odabaş
doi: 10.5222/MMJ.2016.241  Pages 241 - 244
Proteinüri, renal ve kardiyovasküler hastalıklarda önemli bir risk faktörüdür. Nefroloji pratiğinde, hastaların tedavileri proteinüri seviyelerine göre düzenlenmektedir. Bazı durumlarda tam idrar tahlili(TİT), spot idrar protein/kreatinin oranı(PKO) ve 24-saatlik idrar proteinüri ölçümlerinde görülen tutarsızlıklar, hastaların tedavilerinin düzenlenmesi sırasında kafa karışıklığına yol açmaktadır. Bu çalışmamızda, bu üç proteinüri ölçüm yönteminin kendi arasında ve serum albümin seviyeleriyle karşılaştırılması ve korelasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Toplam 1038 idrar örneği değerlendirildi. TİT, FUS-200/H-800 Tam Otomatik İdrar Analiz Sistemi(Dirui,Çin) kullanılarak çalışıldı. Spot ve 24-saatlik idrar örneklerinde proteinüri, turbidimetrik olarak Abbott Architect C8000 otoanalizöründe ölçüldü(Abbott Laboratuarları, ABD). Serum albümin konsantrasyonu fotometrik renk testi ile Olympus AU2700 (Hamburg, Almanya) otoanalizöründe ölçüldü. İdrar sedimentinde >10 lökosit veya eritrositi olan idrar örnekleri çalışmaya dahil edilmedi. TİT’deki proteinüri miktarı, spot idrar PKO (r=0.75, p<0.001), 24 saatlik proteinüri (r=0.76, p<0.001) ve serum albümin (r= -0.36, p<0.001) seviyeleri ile anlamlı olarak ilişkiliydi. TİT’de 3+ proteinüri saptanan hastaların median spot idrar PKO’su 5.59 (2.76-9.11) g/gün, 24 saatlik proteinüri 4.54 (2.85-9.05) g/gün ve ortalama serum albümin seviyesi 3.08 ± 0.86 g/dL olarak belirlendi. Spot idrar PKO ile 24 saatlik proteinüri anlamlı olarak ilişkili bulundu (r=0.80, p<0.001). Hem spot idrar PKO hem de 24-saatlik proteinüri, serum albümin ile anlamlı olarak ters korele bulundu(sırasıyla r= -0.54, p<0.001 ve r=-0.54, p<0.001). Hem sabah hem de öğleden sonra alınan spot idrar PKO ile 24 saatlik proteinürinin anlamlı olarak ilişkili olduğu gözlendi(sırasıyla r=0.83, p<0.001 ve r=0.82, p<0.001). Her üç proteinüri ölçüm yöntemi de birbirleriyle ve serum albümin seviyeleri ile anlamlı olarak ilişkilidir. Günün herhangi bir saatinde alınan spot idrar PKO, proteinüri ölçümünde kolay ve güvenilir bir yöntem olarak kullanılabilir.
Proteinuria is an important risk factor for renal and cardiovascular diseases. In nephrology practice, treatment decisions are made according to proteinuria levels. Inconstinencies in the measurements of proteinuria with different methods such as urinalysis, spot urine protein to creatinin ratio (PCR) and 24-hour-urine proteinuria lead to confusion in the management of the patients. Herein, we aimed to compare these three proteinuria measurement methods within themselves, and serum albumin levels,and evaluate existing correlations. A total of 1038 urine tests were evaluated. Urinalysis was performed using FUS-200/H-800 full-automatic urinalysis system. Spot urine PCR and 24-hour-urine proteinuria were measured turbidometrically. Serum albumin concentrations were measured photometrically. Urine samples with more than 10 leukocytes or erythrocytes in urine sediments were not included in the analysis.. Proteinuria detected with urinalysis was significantly associated with spot urine PCR (r=0.75, p<0.001), 24-hour proteinuria (r=0.76, p<0.001) and serum albumin levels (r= -0.36, p<0.001). In patients with 3+ proteinuria in urinalysis, urine PCR was measured as 5.59 (2.76-9.11) g/day; 24-hour proteinuria, 4.54 (2.85-9.05) g/day and serum albumin level, 3.08±0.86 g/dL. Spot urine PCR was significantly correlated with 24-hour proteinuria (r=0.80, p<0.001). Both spot urine PCR and 24-hour proteinuria were significantly and negatively correlated with serum albumin levels (r=-0.54, p<0.001 and r=-0.54, p<0.001, respectively). Spot urine PCR obtained from both morning and afternoon samples were significantly associated with 24-hour proteinuria (r=0.83, p<0.001 and r=0.82, p<0.001 respectively). All three methods of measurement for proteinuria were significantly associated with each other and serum albumin levels. Spot urine PCR is an easy and reliable method for measurement of proteinuria.

3.Our management of anesthesia in elective and emergency cesarean surgery: A retrospective evaluation of the last ten years
Özgür Özmen, Zakir Arslan, Mürsel Ekinci, İbrahim Tör, Duygu Kara, Muhammet Ahmet Karakaya
doi: 10.5222/MMJ.2016.245  Pages 245 - 249
Sezaryen ameliyatlarında kullanılan anestezi uygulaması seçimi; hastanın kliniği, anestezistin tecrübesi, cerrahinin aciliyeti ve hastanın isteğine göre belirlenir. Bu çalışmada Kadın Doğum hastanemizde son 10 yılda yapılan sezaryen operasyonlarındaki anestezi uygulamaları değerlendirilmiştir. 2006-2015 yılları arasında hastanemiz bilgisayar sistem kayıtları ve dosya arşivleri tarandı. Elektif ve acil olarak yapılan sezaryen ameliyatlarında kullanılan anestezi yöntemleri kaydedildi. Bu yöntemlerin yıllara göre dağılımı analiz edildi. Hastanemizde 2006-2015 yılları arasında toplam 28986 sezaryen ameliyatı gerçekleştirilmiştir. Sezaryenlerin %84 acil, %16’sı elektifti. 4848 (%17) hastada genel anestezi, 24138 (%83) hastada bölgesel anestezi tercih edilmiş olup hastaların %2’sinde kombine spinal-epidural, %1’inde ise epidural anestezi tercih edilmiştir. Kliniğimizde bölgesel anestezi yöntemlerinin kullanımı Avrupa ülkelerine benzer şekilde yüksek bulunmuştur. Kliniğimizde bölgesel anestezi yontemi olarak en cok spinal anestezi tercih edilirken; Özellikle acil vakalarda hiç kombine spinal-epidural ve epidural anestezi uygulanmadığı görülmektedir. Elektif vakalarda ise kombine spinal-epidural uygulamasının artırılması gerektiği düşüncesindeyiz.
The choice of anesthesia used in cesarean operations is determined by the patient’s clinical status, the experience of the anesthetist, the urgency of surgery and the patient’s wishes. This study evaluated anesthetic practices in cesarean surgery performed in the preceding 10 years in our Maternity Hospital, Turkey. Hospital computer system records and file archives between 2006 and 2015 were screened. Anesthesia techniques used in elective and emergency cesarean surgery were recorded. The distribution of these techniques by years was then analyzed. A total of 28.986 cesarean sections (cases) were performed in our hospital in 2006-2015. Eighty-four percent of them were emergency and 16% of them were elective CSs. General anesthesia was used in 4848 (17%) and regional anesthesia in 24.138 (83%) patients, while combined spinal-epidural anesthesia was used in 2% and epidural anesthesia in 1% of the patients. Regional anesthesia was used frequently in our clinic similar to European countries. Spinal anesthesia was the most commonly preferred method of regional anesthesia in our clinic. However, especially in emergency cases combined spinal-epidural or epidural anesthesia was not applied. We think that combined spinal-epidural anesthesia should be applied more frequently in elective cases.

4.Endoscopic dacryocystorhinostomy: Comparison of the effectiveness of using sickle knife-micro osteotome and monopolar cautery-Kerrison punch
Serhat Yaslıkaya
doi: 10.5222/MMJ.2016.250  Pages 250 - 255
Nazolakrimal sistemde konjenital veya kazanılmış olarak oluşan tıkanıklıklar ve fonksiyonel bozukluklar sonucunda epifora ve dakriyosistit atakları oluşacaktır. Kese ve nazolakrimal kanaldaki tıkanıklıklarda medikal tedavilere yanıt alınamadığında dakriyosistorinostomi ameliyatı yapılabilir. Cerrahi olarak eksternal ve endoskopik yaklaşımlar ve bu yaklaşımların gözyaşı kanalları entübasyonu ve lazerle kombinasyonları tarif edilmiştir. Endoskopik dakriyosistorinostomi ameliyatlarında ise hangi cerrahi yöntemin kullanılacağı halen kesinlik kazanmamıştır. Çalışmamızda endoskopik dakriyosistorinostomi ve silikon tüp uygulaması yaptığımız hastalarda monopolar koter veya orak bıçak, osteotom veya Kerrison punch kullanımının etkinliği karşılaştırıldı. Retrospektif olarak 29 hasta ve 34 operasyon değerlendirildi. Hastalar cerrahi sırasında orak bıçak, osteotom ve çekiç kullanılanlar ile monopolar koter ve Kerrison punch kullanılanlar olarak iki gruba ayrıldı. Hastalar postoperatif 1. hafta, 2. hafta, 1. ay, 2. ay, 3. ay ve sonrasında üçer ay aralıklarla kontrollere çağrıldı. Hastalar 3 ay ile 18 ay arasında takip edildi. Hastalarda ortaya çıkan komplikasyonlar ve başarısızlık nedenleri değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmede Fisher exact testi kullanıldı. Postoperatif takiplerde birinci grupta bir hastada orta konka ile lateral nazal duvar arasında sineşi, iki hastada granülasyon dokusu gelişimi tespit edildi. İkinci grupta bir hastada orta konka ile lateral nazal duvar arasında sineşi ve beraberinde membranöz kapanma, bir hastada orta konka ile lateral nazal duvar arasında sineşi ve beraberinde granülasyon dokusu gelişimi, bir hastada sadece sineşi ve iki hastada da tüp gerginliğine bağlı punktum ve kanalikülde erozyon tespit edildi. İki grup arasında komplikasyonlar ve başarı oranları değerlendirildiğinde koter kullanılan grupta komplikasyonlar anlamlı olarak fazla görüldü, başarı oranları arasında ise anlamlı fark bulunmadı (p=0,0174), (p=0,281).
As a result of congenital or acquired obstructions and functional disorders of the nasolacrimal system, epiphorea and recurrent dacryocystitis will occur. Dacryocystorhinostomy can be performed for obstructions of the lacrimal sac, and nasolacrimal ductus refractory to medical treatments. Several approaches have been defined such as external, endoscopic approaches, and combinations of these approaches with laser and nasolacrimal stenting. It is still not clear which surgical methods will be used in endoscopic dacryocystorhinostomy. In our study, in cases which underwent endoscopic dacryocystorhinostomy and nasolacrimal stenting, the effectiveness of using monopolar cautery or sickle knife and osteotome or Kerrison punch was compared. We retrospectively evaluated 29 patients and 34 surgeries. Patients were divided into two groups as Group 1 which used sickle knife, osteotome and hammer, and Group 2 which used monopolar cautery and Kerrison punch. Patients were controlled postoperatively at 1st week, 2nd week, 1st month, 2nd month, 3rd month, and afterwards at 3 month intervals. They were followed up for 3 to 18 months. Reasons for complications and failure were evaluated. Fisher’s exact test was used in statistical analysis. In the postoperative follow up in one patient a synechiae, in two patients development of granulation tissue were detected in Groups 1. and 2, respectively. In addition, a synechiae accompanying membranous closure (n=1), or development of granulation tissue (n=1), isolated case of synechiae (n=1), and canalicular erosions (n=2) were detected. Complication rate was higher in Group 2 where cauterization was used, and however success rates were similar (p=0.0174), (p=0.281).

5.Evaluation of the patients admitted to the pediatric cardiology department with chest pain: a single center experience
Pınar Dervişoğlu, Mustafa Kösecik, Gülin Tabanlı
doi: 10.5222/MMJ.2016.256  Pages 256 - 259
Göğüs ağrısı çocuk acile başvuruların en sık nedenlerinden biridir. Bu çalışmada polikliniğimize göğüs ağrısı ile yönlendirilen hastaların etiyolojilerinin belirlenmesi, altta yatan kardiyak nedenlerin saptanması ve göğüs ağrılı çocuklarda tanıya yaklaşımda yapılan ileri tetkiklerin gerekliliğinin sorgulanması amaçlanmıştır. Hastanemiz çocuk kardiyoloji polikliniğine şubat 2015 ile kasım 2015 tarihleri arasında göğüs ağrısı ile başvuran 248 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Her hasta için ayrıntılı anemnez formları dolduruldu. Hastalar fizik muayene, elektrokardiogram, transtorasik ekokardiyografi ve gereken hastalarda kardiyak enzimler ve 24 saatlik ritm holter monitörizasyonu ile değerlendirildi. Hastaların ortalama yaşları 12.7±3.9 idi. Etyolojide 235 olguda (%94.75) non kardiyak, 13 olguda (%5.24) kardiyak patoloji saptandı. Non kardiyak göğüs ağrıları içinde 158 olgu (%67.23) idiopatik, 49 olgu (%20.85) kostokondrit, 5 olgu (%2.12) kasların aşırı kullanımı, 9 olgu (%3.82) gastroözefageal reflü hastalığı, 10 olgu (%4.25) astım, 3 olgu (%1.27) konversiyon, 1 olgu (%0.42) jinekomasti olarak değerlendirldi. Kardiyak patoloji saptanan gurupta, 4 hastada (%1.6) mitral kapak prolapsusu, 7 hastada (%2.8) myoperikardit, 1 hastada (%0.4) supraventriküler taşikardi, 1 hastada (%0.4) atriyal septal defek görüldü. Akut başlangıçlı ve egzersizle ilişkili olmayan, senkop ya da baş dönmesinin eşlik etmediği, aile öyküsü negatif bulunan, fizik muayene ve EKG’ sinde patolojik bulgu saptanmayan hastaların ekokardiyografi ve egzersiz testi gibi daha ileri tetkik amacıyla çocuk kardiyolojiye gönderilmesi hasta ve ailesinde gereksiz endişeye ve aşırı maliyete neden olmaktan öteye geçmeyecektir.
Chest pain is one of the most frequent causes of admissions into pediatric intensive care unit. In this study determination of the etiologies of the patients referred to our outpatient clinic with chest pain, detection of underlying cardiac causes, and questioning requirement for further diagnostic tests in children referred to our clinic with chest pain were aimed. We prospectively evaluated 248 children with chest pain who had had been referred to pediatric cardiology clinic of our hospital between November 2015, and February 2015. Detailed history forms were filled for each patient. All patients were evaluated with physical examination, electrocardiography, echocardiography, measurements of cardiac enzymes in case of need 24-hour Holter monitorization of cardiac rhythm The mean age of patients was 12.7±3.9 years. In 235 cases (94.75%), non-cardiac, and in 13 patients (5.24%) cardiac pathologies were existent vb. Non-cardiac chest pain was detected in patients was related to idiopathic etiologies (n=158; 67.23%), costochondritis (n=49; 20.85%), overuse of muscles (n=5; 2.12%), gastroesophageal reflux disease (n=9; 3.82%), asthma (n=10 patients; 4.25%), conversion (n=3; 1.27%), and gynecomastia (n=1; 0.42%). In the group with cardiac pathologies mitral valve prolapse (n=4; 1.6%), myopericarditis (n=7; 2.8%) in 1 patient (0.4%), supraventricular tachycardia (n=1; 0.4%), and atrial septal defect (n=1; 0.4%) were detected. Referral of the patients with acute onset pain unrelated to exercise and negative family history without associated dizziness or syncope and abnormal findings on physical examination and ECG to the clinics of paediatric cardiology for further testing will only cause anxiety, and high cost both for the patients and their families.

6.Is ACE-27 a reliable method for predicting mortality of hip fractures treated with hemiarthroplasty in the elderly?
Mesut Tahta, Tuğrul Bulut, Tahir Öztürk, Muhittin Şener, İzge Günal
doi: 10.5222/MMJ.2016.260  Pages 260 - 265
Yaşlı hastalardaki kalça kırıklarında mortalitenin tahmin edilebilmesi amacıyla, komorbid faktörleri esas alan çeşitli skorlama yöntemleri geliştirilmiştir. Ancak mükemmel risk modeli ve tahmin gücüne halen ulaşılabilmiş değildir. ACE-27 skorlama yöntemi esas olarak onkoloji literatüründe kullanılan başarılı bir mortalite risk tespit yöntemidir. Mevcut çalışmanın amacı ACE-27 skorlama yönteminin, kabul görmüş ve yaygın kullanılan yöntemler olan CCI ve ASA ile karşılaştırarak yaşlı hastalardaki kalça kırıklarının mortalitesindeki tahmin gücünü ve başarısını ölçmektir. Çalışmamızda, kalça kırığı olan yaşlı hastaların bilgisi değerlendirmeye alındı. Hastalar 2 grup olarak düzenlendi: Grup 1’de ameliyat sonrası 1 yıl içinde ölen 49 hasta varken; Grup 2’de ameliyat sonrası 1 yıldan daha uzun yaşayan 65 hasta vardı. Her iki gruptaki hastalara retrospektif olarak dosya bilgileri üzerinden CCI ve ACE-27 skorlamaları yapıldı. ASA skorunda ise anestezistin yaptığı skor değeri esas alındı. Her üç skorlama sistemi mortaliteyi tahmin gücü açısından karşılaştırıldı. Her iki grup arasında yaş (p=0.699), kadın: erkek oranı (p=0.256), hastanede kalış süresi (p=0.314), travmadan ameliyata kadar geçen süre (p=0.375), ortalama ameliyat süresi (p=0.421) açısından fark yoktu. Gruplar arasında ACE-27 (p<0.05), CCI ve ASA (p<0.05) değerleri açısından anlamlı fark mevcuttu. ROC analizinde eğri altında kalan alan en fazla ACE-27 ile elde edildi (AUC: 0.799). Yaşlı hastalardaki kalça kırıklarının 1 yıllık mortalitesinin tahmininde ACE-27, CCI ve ASA’ya gore daha etkin, güvenilir bir skorlama yöntemidir ve ortopedi ve travmatoloji pratiği içinde güvenle kullanılabilir.
Several methods have been developed taking comorbid factors into consideration for prediction of the mortality risk in hip fractures in the elderly patients; but the perfect risk model for predicting mortality following hip fracture surgery does not exist. ACE-27 scoring method is basically a successful method for the prediction of the risk of mortality used in the oncology literature.The aim of this study was to examine the success of the ACE-27 scoring in the prediction of mortality by comparison with the accepted methods of CCI and ASA. An evaluation was made of the data of patients with the diagnosis of hip fracture in the elderly. Patients were examined in 2 groups. Group 1: 49 patients who died within 1 year postoperatively and Group 2: 65 patients who survived longer than 1 year. The patients of both groups were retrospectively scored using CCI and ACE-27 scoring systems. The ASA scoring performed by an anesthetist was taken into consideration. The scoring systems were evaluated in terms of mortality and comparative effectiveness to each other. There were no significant differences between two groups with respect to age (p=0.699), female: male ratio (p=0.256), hospitalisation period (p=0.314), mean time from trauma to surgery (p=0.375), mean duration of surgery (p=0.421) A statistically significant relationship was found between the groups with respect to ACE-27 (p<0.05), CCI and ASA (p<0.05) scorings. In the ROC analysis, the greatest area under the curve was obtained with the ACE-27 (AUC: 0.799). ACE-27 has the highest predictive power and is a valid and reliable method which could be used in the prediction of 1-year mortality in elderly patients with a hip fracture.

7.Utility of diffusion-weighted magnetic resonance imaging in diagnosing hepatocellular carcinoma in cirrhotic liver
Ahmet Aslan, İbrahim İnan, Vildan Karagöz, Mine Aslan, Murat Acar
doi: 10.5222/MMJ.2016.266  Pages 266 - 273
Bu çalışmada sirotik karaciğerde hepatosellüler kanseri (HSK), displastik nodüllerden (DN) ayırımında diffüzyon ağırlıklı görüntülerin (DAG) yararını ortaya koymayı amaçladık. Siroz ve hepatosellüler kanser veya siroz ve displastik nodülü olan hastaların DAG'ları geriye dönük olarak değerlendirildi. DAG'da lezyonların sinyal intensiteleri hiper, izo veya hipointens olarak sınıflandırıldı. Apparent diffusion coefficient (ADC) ve ADC oranları (lezyon ADC'sinin lezyonu çevreleyen karaciğer parankimi ADC'sine oranı) karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık p < 0.05 olarak kabul edildi. 87 hastadan, 95 HSK tanılı lezyon ve 44 DN tanılı lezyon elde edildi. DAG’da hiperintensite, ortalama ADC ve ADC oranı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p < 0.001 tüm parametreler için). ROC analizi ile ADC değeri olarak 1.316 x 10-3 mm²/s veya altı ve ADC oranı olarak 0.94 veya altı, en iyi kestirim değeri olarak hesaplandı. DAG tek başına HSK tespit etmede kısıtlı kabiliyete sahiptir. Ancak dinamik kontrastlı MRG’ye ek olarak, sirotik karaciğerde HSK tanısında yardımcı bulgular sağlayabilmek için kullanılabilir.
We aimed to introduce the utility of diffusion-weighted images (DWI) in differentiating hepatocellular carcinoma (HCC) from dysplastic nodules (DN) in cirrhotic liver. DWI studies of the patients who had cirrhosis and HCC or cirrhosis and DN were evaluated retrospectively. Signal intensities of the lesions were classified as hyper-, iso- or hypointense on DWI. Apparent diffusion coefficient (ADC) and ADC ratios (the ratio between lesion ADC, and ADC of the surrounding liver parenchyma) was obtained, and mean values were compared. Statistical significance was set at p<0.05. Ninety-five lesions were diagnosed with HCC and forty-four lesions with DN from a total of 87 patients. The hyperintensity on DWI, mean ADC, and ADC ratio of HCCs were statistically significant (p<0.001 for all parameters). An ADC value of ≤ 1.316x10-3 mm²/s and an ADC ratio of ≤ 0.94 obtained by ROC curve analysis, were found to be the best cut-off values. DWI alone has a limited capability to detect HCC, but it can be used for imaging cirrhotic liver to supply ancillary findings in addition to dynamic contrast-enhanced MRI in diagnosing HCC.

8.The contribution of high-sensitivity troponin T on the diagnosis of coronary artery disease in patients undergoing exercise ECG test
Yahya Kemal İçen, Gamze İçen, Mevlüt Koç, Esra Dönmez, Murat Çaylı
doi: 10.5222/MMJ.2016.274  Pages 274 - 277
Amaç: Amacımız efor testi ile artan hsTnT’nin koroner arter hastalığı tanısına katkısını araştırmaktı. Methods: Koroner anjiografi (KAG) yapılan 45 hastayı(28 erkek, 17 kadın ve ortalama yaş 54.1±7.6 yıl) kapsamaktadır. Tüm hastalardan EKG çekildi. Venöz yoldan tam kan sayımı, serum lipidi, böbrek fonksiyonu ve hsTnT için kan alındı. Egzersiz testinden 6 saat sonra hsTnT tekrar ölçüldü. Egzersiz sonrası hsTnT değeri ile öncesinde ölçülenin arasındaki fark değişim hsTnT olarak hesaplandı.Sonuç: 30 hastada (%66.7) kritik olmayan darlık,15 hastada (%33.3) kritik darlık mevcuttu.Kritik darlığı olan 15 hastanın (%33.3) 11’inde(%24.4) hsTnT pozitifti.Kritik KAH grubunda kan üre nitrojeni (BUN) (p=0.005), kreatinin (Cr) (p=0.023), egzersiz öncesi hsTnT (p<0.001), egzersiz sonrası hsTnT (p<0.001) ve delta hsTnT (p=0.001), kritik olmayan KAH grubuna göre daha yüksekti. Kritik KAH’ı belirlemede multiple lojistik regresyon analizi ile, egzersiz öncesi hsTnT (OR: 4.863, %95 CI: , 2.342 – 7.384, p<0.001), egzersiz sonrası hsTnT (OR: 6.859, %95 CI: 1.554 – 12.165, p=0.012), delta hsTnT (OR: 6.768, %95 CI: 1.409 – 12.127, p=0.015) ve BUN (OR: 1.083, %95 CI: 0.109 – 2.059, p=0.03) bağımsız belirteç olarak tespit edildi. Egzersiz testi ile beraber hsTnT’nin özgüllüğü %93.3, duyarlılığı ise 73.3 % idi.Tartışma: Egzersiz testinden sonra artmış hsTnT, kritik KAH için önemli bir belirleyici ve yüksek özgüllüğe ve duyarlılığa sahiptir. Egzersiz testine ve miyokart perfüzyon sintigrafisine ek test olarak hsTnT’yi kullanabiliriz.
The aim of the study was to investigate the contribution of high- sensitivity troponin T (hsTnT)whose levels increase with exercise test on the diagnosis of coronary artery disease in patients undergoing exercise test. The study included 45 patients (28 male, mean age 54.1±7.6 years), in whom coronary angiography (CAG) was performed. HsTnT levels were measured before and after six hours of exercise test. The change in hsTnT was taken as the difference between hsTnT level before and after exercise. Noncritical coronary stenosis (n=30; 66.7%), and critical coronary stenosis (n=15; 33.3%) were detected in respective number of patients. Among 15 patients who had critical coronary stenosis, 11 (24.4%) had positive hsTnT after exercise. Blood urea nitrogen (BUN) (p=0.005), creatinine (Cr) (p=0.023), hsTnT values (p<0.001) before, and, after exercise tests (p=0.001) in critical CAD group were higher when compared with the non-critical CAD group. HsTnT levels before (OR: 4.863, 95%CI: 2.342-7.384, p<0.001), and after exercise (OR: 6.859, 95%CI: 1.554-12.165, p=0.012), Δ hsTnT (OR: 6.768, 95% CI: 1.409-12.127, p=0.015) and BUN (OR: 1.083, 95%CI: 0.109-2.059, p=0.03) were detected as independent predictors for critical CAD in multiple logistic regression analysis. The specificity of exercise test combined with hsTnT was 93.3%, while the sensitivity of exercise test combined with hsTnT was 73.3%. Elevated hsTnT after exercise test is a significant independent factor, and has higher sensitivity and specificity than exercise test. We may use hsTnT together with the exercise test and myocardial perfusion scintigraphy.

9.Levonorgestrel containing intrauterine device (Mirena®) in the treatment of dyfunctional uterine bleeding; patients’ view and our experience
Burçin Karamustafaoğlu Balcı, Meryem Hocaoğlu, Gökhan Göynümer, Ahmet Göçmen
doi: 10.5222/MMJ.2016.278  Pages 278 - 281
Anormal uterin kanama jinekoloji polikliniklerine yapılan başvuruların önemli bir nedenidir. Tedavi yöntemlerinden biri de levonorgestrel içeren rahim içi araçtır (Mirena).
Bu çalışmanın amacı anormal uterin kanama endikasyonu ile Mirena uygulanan hastaların memnuniyetini değerlendirmek ve Mirena tedavisi ile ilgili deneyimimizi paylaşmaktır.
Bu retrospektif çalışmaya disfonksiyonel uterin kanama tanısı ile 1 Ocak 2015 - 31 Aralık 2015 tarihleri arasında Mirena uygulanan hastalar alınmıştır.
Hastaların yaşları, obstetrik ve jinekolojik anamnezleri, endometrial örnekleme sonuçları, pelvik ultrason raporları kayıtlardan elde edilmiştir. Sonrasında hastalara telefon ile ulaşıldı. Hastaların memnuniyetleri, komplikasyonlar, amenore oranı, Mirena'nın düşme veya kayma oranı, Mirena çıkartma gerekliliği ve eğer çıkartıldı ise sonra tercih edilen tedavi kaydedildi. Hasta memnuniyeti "hiç memnun değil", "memnun", "çok memnun", "kesinlikle çok memnun" olarak dört tercihli soru ile değerlendirildi.
Çalışma sürecinde toplam 61 Mirena uygulandı. Çalışmaya alınma kriterlerini 50 hasta karşıladı; telefon ile 31 hastaya ulaşıldı. Mirena uygulaması ile alakalı komplikasyon gelişmedi. 12 hasta amenoreik, 4 hasta oligomenoreik olmuştu, 4 hasta lekelenmeden şikayetçi idi. Mirena kayması hiç olmadı fakat Mirena düşme oranı % 6,45 olarak saptandı. 4 hasta Mirena’nın çıkartılmasını talep etti. 8 hasta hiç memnun olmadığını ifade etti, diğer hastalar Mirena tedavisinden memnundu.
Sonuç olarak Mirena iyi tolere edilen bir tedavi yöntemidir ve disfonksiyonel kanama nedeni ile Mirena uygulanan hastaların ¾’ü bu tedaviden memnun kalmaktadır.
Abnormal uterine bleeding is a common cause for visits to gynecology polyclinics and one of the treatment options is levonorgestrel containing intrauterine device (LNG IUD; Mirena®). The aim of this study is to evaluate patient satisfaction following insertion of Mirena® in women with the indication of abnormal uterine bleeding and to share our data concerning the use of Mirena. The study population of this retrospective study consisted of women with the diagnosis of dysfuntional abnormal uterine bleeding with Mirena® inserted between 1 January 2015-31 December 2015. Information about age, obstetric and gynecologic history of the patients, histologic diagnosis of endometrial sampling, pelvic ultrasound reports were retrieved from medical records of the patients. Afterwards, interviews on phone were conducted. Patient satisfaction, complications, rate of amenorrhea, rate of expulsion or displacement, need for removal and if removed the treatment modality preferred were noted. Patient satisfaction was assessed by a scale of four as not satisfied, satisfied, very satisfied and extremely satisfied. A total of 61 Mirena® were inserted during study period and 50 patients were included in the study. We could interview with 31 patients on phone. No complication occurred related to vaginal insertion of Mirena® Twelve patients were amenorrheic, 4 patients oligomenorrheic, 4 patients were complaining of metrorrhagia (spotting). Displacement of Mirena® did not occur, however in 6.45%. of the patients Mirena® came out accidentally. Four patients wanted their Mirena® to be removed. Eight patients were “not satisfied” at all, the other patients were satisfied from the treatment. As a result, Mirena® was overall a well-tolerated treatment modality and around three-quarter of the patients with Mirena® inserted for the treatment of abnormal uterine bleeding are satisfied from the treatment.

10.Trachyspermum Ammi and Linum Usitatissimum are medicinal herbs used as hypolipidemic agents which protect against coronary artery disease
Ashraf Memon, Majid Ali Hingoro, Khalid Niaz, Shah Murad, Moosa Khan, Abdul Qudoos, Shahina Hakro
doi: 10.5222/MMJ.2016.282  Pages 282 - 286
Düşük dansiteli lipoprotein (LDL) ve yüksek dansiteli lipoprotein (HDL) kolesterol alt gruplarının oranlarındaki anormal sapmalar, insanlarda koroner arter hastalığı (KAH) gelişimi için temel bir etiyolojik faktör olan atreosklerotik plak oluşumuna zemin hazırlar. Literatürde KAH oluşumunun engellenmesine yönelik çeşitli hipolipidemik etkili bitkilerin test edildiği saptanmıştır. Biz de bu çalışmada, Trachyspermum Ammi (Ajvain, mısır anasonu) ve Linum Usitassimum (Alsi, keten tohumu) bitkilerinin ayrı ayrı ve beraber kullanımlarının anti-atherojenik ve hipolipidemik etkilerini araştırmayı planladık. Çalışma Pakistan Genel Hastanesi (General Hospital)’inde Şubat-Haziran 2016 tarihleri arasında yürütüldü. Çalışmaya, Pakistan Lahor Jinnah Hastanesi Lipid Araştırma Kliniğinde takip edilen yüz (100) hiperlipidemi hastası alındı. Olgular yazılı onamları alındıktan sonra her biri 25 hastadan oluşan dört farklı gruba atandı. Grup 1 için tek başına Ajvain, Grup 2 için tek başına Alsi, Grup 3 için ise Ajvain ve Alsi kombinasyon tedavisi 3 ay süre ile uygulandı. Üç aylık tedavi süresi sonrasında Ajvain grubunda LDL kolesterol seviyesinde 23.77 mg/dl düşüş ve HDL seviyesinde 3.3 mg/dl artış, Alsi grubunda LDL kolesterol seviyesinde 7,5 mg/dl düşüş ve HDL seviyesinde 5.3 mg/dl artış izlendi. İki ajanın kombine kullanıldığı grupta ise LDL kolesterol seviyesinde 16.1 mg/dl düşüş ile birlikte, HDL kolesterol seviyesinde 6.6 mg/dl artış gözlendi. Özetle bu çalışmada, hiperlipidemik hastalarda LDL kolesterolü düşürmede Ajvain ve Alsi’nin ayrı ayrı veya birlikte kullanılması durumunda güçlü bir etki gösterilmişken, HDL kolesterol seviyesini yükseltmede daha az etkili bulunmuştur
Abnormal deviations ratio between subgroups of low- density lipoprotein (LDL) cholesterol and high-density lipoprotein cholesterol (HDL) in human body predisposes to the formation of atherogenic plaques which are main etiological factors for the development of Coronary Artery Disease (CAD). Many hypolipidemic herbs have been tested in the literature to prevent the occurrence of CAD. In this study we have used Trachyspermum Ammi (Ajwain; corn aniseed) and Linum Usitatissimum (Alsi, flaxseed) separately and in combination to investigate their anti-atherogenic and hypolipidemic features. Research was conducted at a Lahore General Hospital of Pakistan from February to June 2016. One hundred patients suffering from hyperlipidemia who were followed up in lipid research clinic of Jinnah Hospital, Lahore-Pakistan were enrolled in and approved written consent was taken from all patients. All patients were assigned to four different groups each, comprising of 25 patients. For three months, Group-I was treated with Ajwain, Group-II with Alsi, and Group-III with Ajwain plus Alsi. After three months therapy it was observed that Ajwain reduced LDL-cholesterol 23.77 mg/dl and increased HDL-cholesterol 3.3 mg/dl. Alsi reduced LDL-cholesterol 7.5 mg/dl and increased HDL-cholesterol 5.3 mg/dl. Whereas combination of both agents decreased LDL-cholesterol 16.1 mg/dl and increased HDL-cholesterol 6.6 mg/dl in three months therapy. It was concluded from this research work that Alsi and Ajwain given separately or in combination, have good enough potential to reduce LDL-cholesterol but are less potent effect on HDL-cholesterol in hyperlipidemic patients.

REVIEW
11.Neuro-Ophthalmological Emergencies
Tuba Çelik, Ayşe Çevik
doi: 10.5222/MMJ.2016.287  Pages 287 - 295
Nörooftalmolojik aciller, gereken tedavi yeterince uygulanmadığı takdirde görmeyi ve yaşamı tehdit edici durumlara neden olabilen bir grup hastalıktan oluşmaktadır. Erken tedavi uygulanmış olsa dahi, çoğu zaman bu klinik durumlar yüksek morbidite oranları ile sonuçlanmaktadır. Nöro-oftalmolojik aciller sıklıkla görme kaybı, çift görme ya da anizokori gibi belirtilerle ortaya çıkmaktadır. Arteriyel anterior iskemik optik nöropati kalıcı ve ciddi görme kaybı, inme veya aort disseksionu ile birliktelik gösterebilen ve acil kortikosteroid tedavisi gereksinimi duyulan ciddi bir durumdur. Görme kaybı veya çift görme belirtileriyle ortaya çıkan, kavernöz sinüsü ve orbita apeksini etkileyen kavernöz sinüs trombozu veya mukormikozis gibi hastalıklar ise erken tedavi edilmediği takdirde beyin parankim dokusuna ulaşarak kalıcı nörolojik sekellere neden olabilmektedir. Yüksek morbidite riski taşıyan bir başka durum ise serebral anevrizmaların neden olduğu izole üçüncü sinir felcidir. Horner Sendromu, genç erişkinlerde inmenin önemli nedenlerinden biri olan karotis diseksiyonunun başlangıç bulgusu olabilir. Erken müdahalenin çok önemli olduğu tüm bu hastalıklara yaklaşım, oftalmolog ve nörolog işbirliği içinde ve mümkün olan en kısa sürede olmalıdır.
Neuro-ophthalmological emergencies are group of disease which may cause visual impairment or life-threatining conditions if treatment is not applied promptly. These clinical conditions can result in high rates of morbidity even with immediate therapy. Neuro-ophthalmological emergencies frequently appear with symptoms of vision loss, diplopia and anisocoria. Arterial anterior ischemic optic neuropathy is a severe condition which can be associated with permanent vision loss requiring immediate corticosteroid therapy. Cavernous sinus thrombosis and mucormycosis which can affect orbital apex and cavernous sinus are other conditions that can appear with vision loss and diplopia symptoms requiring emergency corticosteroid therapy. These diseases extend to the brain paranchymal tissue and cause permanent neurological sequelae if not treated urgently. Cerebral aneurysm causing isolated third-nerve palsy is another condition carrying risk of high morbidity. Horner Syndrome may be the initial sign of carotid dissection, which is an important cause of stroke in young adults. Immediate approach is very important in all these diseases, therefore the treatment approach should be initiated as soon as possible with the cooperation of the ophthalmologist and the neurologist.

12.Can Affective Domain Skills Be Developed in Nursing Education?
Fatma Nevin Sisman, Sevim Buzlu
doi: 10.5222/MMJ.2016.1006  Pages 296 - 300
Hemşirenin bakım hizmeti verirken hastayı anlayabilmesi, onun duygularını yönetebilmesi için etkili iletişim kurması ve empati yapabilmesi çok önemlidir. Bunu yapabilmesi için hemşirelerin kendi duygularını fark etmesi, ifade etmesi, yönetmesi ve empati becerilerini geliştirmesi gerekmektedir. Bu becerilerin mesleki uygulamalarda kullanımı bakımın kalitesini artıracağından eğitim sürecinde kazandırılması önem kazanmaktadır. Bu derlemede, hemşirelik öğrencilerinin lisans eğitimlerinde duyuşsal becerileri düzeyleri güncel literatür ışığında gözden geçirilmiştir.
When providing care, it is very important for nurse to understand the patient, to manage his/her emotions, to empathize, and communicate effectively. In order to achieve this, nurses primarily need to aware of, express, and manage their own feelings and develop skills of empathy. Because the use of these developed skills in occupational practices would increase the quality of care, it is important to make these skills gained during education period. In this review, affective domain skills of nursing students in their undergraduate education was be examined in the light of current literature.

CASE REPORTS
13.Pilomatrixoma Localized in Vulva
Doğa Fatma Öcal, Esengül Türkyılmaz, İsmail Burak Gültekin, Yasemin Çekmez, Sevil Günçe
doi: 10.5222/MMJ.2017.1005  Pages 301 - 303
Pilomatriksoma genellikle kafa ve boyun bölgesinde lokalize yavaş büyüyen, tek subkutan veya intradermal nodül olarak bulunan benign cilt lezyonudur. Pilomatriksomanın nadir görüldüğü bir lokalizasyon olan vulvada saptanan bir pilomatriksoma olgusunu sunuyoruz. 44 yaşındaki kadın hasta 5 vulvasında ele gelen sert kitle şikayetiyle başvurdu. Muayenede sol labium majusun yaklaşık 2.5 cm alt kısmında ortalama 2.0×1.0 cm ağrısız, mobil, sert kitle saptandı. Üzerindeki cilt sağlamdı. Çıkarıldıktan sonra patolojii sonucu pilomatriksomayla uyumlu saptandı. Bir yıllık takibinde tekrarlama olmadı. Kafa ve boyun bölgesi dışındaki dermal veya subkutanöz nodüllerde de pilomatriksoma ayırıcı tanıda akılda bulundurulmalıdır.
Pilomatrixoma is a benign skin neoplasm generally presenting as a singular, slow-growing, subcutaneous or intradermal nodule generally found at the head and neck region. A 44-year-old female patient was admitted to our outpatient unit due to a hardness in the vulva. A palpable hard, mobile, painless mass approximately 2.0x1.0 cm in size was detected about 2.5 cm below the left labium major. The overlying skin appeared unremarkable. After surgical removal of the mass pathologic findings were found compatible with “pilomatrixoma.” No recurrence noted in the one year follow-up examination.
Pilomatrixoma should be kept in mind as a diagnosis for dermal or subcutaneous nodules localized outside the head and neck region.

14.Rarely seen temporary subclavian vein spasm and twitching on the epicardial battery
Derya Aydın Şahin, Osman Başpınar
doi: 10.5222/MMJ.2016.304  Pages 304 - 306
Transvenöz kalıcı kalp pili yerleştirilmesi işlemi sırasında veya sonrasında oluşan komplikasyonlar tedavi şeklini dahi değiştirebilecek önemli sonuçlar oluşturabilir. Bu komplikasyonlardan bir tanesi transvenöz kalp pili takılması sırasında oluşan geçici subklavyen ven spazmıdır. Diğer bir komplikasyon kalp pili bataryasında olan seğirmedir. Biz transvenöz kalp pili yerleştirilmesi sırasında geçici olarak oluşan subklavyen ven spazmı ve epikardiyal kalp pili bataryasında seğirme olan bir vaka ve ayrıca epikardiyal kalıcı kalp pili olan başka bir hastada aynı şekilde kalp pili bataryasında seğirme olan diğer bir vakayı sunacağız.
Complications occurring during or after the implantation of permanent pacemaker through transvenous route may have important consequences that can even change the treatment modality. One of these complications is temporary subclavian vein spasm occurring during the transvenous permanent pacemaker implantation. Another one is twitching on the pacemaker pocket. We will present two cases; one of them who has temporary subclavian vein spasm occurred during the transvenous permanent pacemaker implantation and twitching on epicardial pacemaker battery, another one has twitching on epicardial pacemaker battery.

15.Pott’s Puffy tumor and intracranial complication developing secondary to acute frontal sinusitis: A case report
Tuba Bayındır, Çiğdem Fırat, Ali Özerk, Zeynep Özdemir, Namık Öztanır
doi: 10.5222/MMJ.2016.307  Pages 307 - 310
Pott's puffy tümör frontal sinüzitlerden sonra görülebilen bir cerrahi acili olarak kabul edilebilecek bir komplikasyondur. Nadir olmasına rağmen, ciddi morbiditesi olduğu için, skalpte fluktasyon eritematöz şişlikle giden durumlarda Pott's puffy tümörden şiddetle şüphenilmelidir. Bu hastalığın tanısında klinik olarak şüphelenmek ve görüntüleme yöntemleri ile tanıyı doğrulamak gerekir. Tedavide intrakraniyal komplikasyonlardan kaçınmak için cerrahi ve medikal tedavi yöntemlerinin kombine edilmesi önemlidir.
Pott’s puffy tumor is a complication that can be seen after frontal sinusitis and considered as a surgical emergency. Although it is rare, given the potential for significant morbidity, a high index of suspicion for Pott’s puffy tumor is required in patients presenting with fluctuant, tender, erythematous swelling of the scalp. High clinical suspicion for the diagnosis of the disease and confirmation of the diagnosis with imaging studies are necessary. In treatment it is important to combine the medical and surgical treatment modalities to avoid intracranial complications. In this case report, a male patient with a Potts puffy tumour developed after frontal sinusitis was presented.

LETTERS TO THE EDITOR
16.Growing evidence related to the association between endocrine disruptor chemicals and stillbirth
Francesco Piscioli, Teresa Pusiol, Anna Maria Lavezzi, Luca Roncati
doi: 10.5222/MMJ.2016.311  Page 311
Abstract | Full Text PDF




 

  © 2021 MEDJ