Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 36 Issue : 2 Year : 2020



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 16 (4)
Volume: 16  Issue: 4 - 2001
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.Thoracic Empyema
Suzan Çetin, Esin Tuncay, Aygün Gür, Esin Çeliker, Fedai Barcan, Emel Çağlar, Güngör Çamsarı
Pages 196 - 198
Bu çalışmamızda servisimizde yatarak tetkik ve tedavi edilen 78 ampiyem olgusu (3 kadın, 75 erkek) retrospektif olarak incelenmiştir. Yaş ortalaması 42 olan olgularımızın 43’ü (% 55) tüberküloz, 35 (% 45)’i ise parapnömonik orijinli olarak bulunmuştur.

Non-tüberküloz ampiyemli 35 hastanın 28’inde adi kültür ve antibiyogram yapılabilmiş ve en sık saptanan aerob etkenler Gram (-) basiller ve S aureus olmuştur. Bu olgularımızdan 24’ünde antibiyotik tedavisi yanısıra kapalı sualtı drenajı uygulanmış, ankiste ampiyem olan 8 olgu ise antibiyotik tedavisi yanısıra tekrarlanan torasentezler ile tedavi edilmiştir.

Tüberküloz ampiyemli olgularda tanı 17 olguda (% 39) balgamda, 6 (% 13) olguda hem balgam hem ampiyem mayiinde, 8 olguda (% 18) yalnızca mayide ARB (+) bulunması ve 2 olguda plevra biyopsisi ve 2 olguda cerrahi materyalin histopatolojik tetkiki ile konulmuştur. 18 olguda ise klinik radyolojik verilere göre tüberküloz tanısı konulmuştur. Tüm olgularda anti-tbc tedavi yanısıra 7 olguda tekrarlanan torasentezler, 36 olguda ise kapalı sualtı drenajı uygulanmıştır. Bu olguların 9’unda ayrıca cerrahi müdahale uygulanmıştır.

Tüberküloz ampiyemli olgularda hastanede kalış süresi parapnömonik olgulara oranla anlamlı derecede yüksek bulunmuş olup, takip süresince ölen 6 olgu dışında tıbbi-cerrahi tedavi ile sonuç alınmıştır.
In this retrospective study, 78 patients (3 women, 75 men) who were treated in our clinic are discussed. The mean age is found to be 42.43 of the cases (55 %) ere due to tuberculosis, where 35 (45 %) were parapneumonic in orgin.

Culture and antibiogram studies were done in 28 of 35 nontuberculosis empyema patients. The most frequently identifical aerob agents were Gram (-) basils and Staphylococcus aureus. In patients. The most frequently identifical aerob agents were Gram (-) basils and staphylococcus aureus. In 24 of them antibiotherapy and closed underwater drainage was applied. 8 cases were treated with both recurrent thorasynthesis
and antibioteraphy.

In tuberculosis empyema cases AFB was identified in the sputum, both in the sputum and the empyema fluid, in the pleural fluid samples with respectively, in 17 (39 %), 6 (13 %) and 8 (18 %) cases. Pleural biopsy material in 2 cases and surgical samples in 2 other cases were analysied hystopathologically and diagnosed. Antituberculosis therapy was given to all the cases, thorasynthesis was done to 7 cases and closed underwater
drainage was applied to 36 cases. In 9 of these patients other surgical procedures were also applied.

The duration of total hospital stays were to be significantly longer in tuberculosis empyema patients compared to those of parapneumonic empyema cases. Except 6 cases who died during follow-up period, medical and surgical treatments resulted
in cure.

2.Nocturnal Hypokalemia at Heart Failure Patients Treated with Furosemide
Mehtap Tınazlı, Şeyhmus Akalpoğlu, Figen Ekenel, Aysun Sevük, Rüstem Şişik, Yavuz Eryılmaz
Pages 199 - 201
Kalp yetersizliği; kalbin metabolize olan dokuların ihtiyaçlarını karşılayacak düzeyde kan pompalayamaması ve/veya bunu sadece ileri derecede artmış dolma basıncında yapabildiği kalp fonksiyon anormalliğinin neden olduğu fizyopatolojik durum olarak tanımlanabilir. Diüretikler, kalp yetersizliği tedavisinde çok önemli rol oynarlar ve furosemid bu amaçla sıklıkla kullanılan etkili bir diüretiktir.

Biz de, kalp yetersizliğinde furosemidin etkinliğini ve güvenirliğini incelemek üzere bu çalışmayı planladık. Çalışmaya, Eylül 1999 ile Kasım 2000 tarihleri arasında Kliniğimize
başvuran, konjestif kalp yetersizliği olan 38 erişkin hasta (E/K=26/12) dahil edildi. 19 hastada (E/K=15/4) 20-80 mg/gün dozlarında furosemid kullanıldı.tüm hastalar, nokturnal hipokalemi açısından gözlendi.
Heart failure may be defined as the pathophysiologic state in which an abnormality of cardiac function is responsible for the failure of the heart to pump blood at a rate commensurate with the reguirements of the metabolising tissues and/or can do so only from an abnormally elevated filling pressure. Diuretics play a very important role in the treatment of heart failure. Furosemide is an effective diuretic and is frequently used in congestive hearth failure.

Our aims is to show the safety and efficancy of furosemide therapy in hearth failure. 38 adult patients (M/F=26/12) with hearth failure who applied to our cilinic between September 1999-November 2000 were enrooled in the study. 19 patients (M/F=15/4) were prescribed to use furosemide in doses changing between 20-80 mg/day. All patients investigated for nocturnal hypocalemia.

3.Repairing Methods of Incisional Hernies
Fikret Aksoy, Alp Özçelik, Serkan İskender, Oktay Yener, Niyazi Ülgen, Canan Erengül
Pages 202 - 204
İnsizyonel herniler aşırı büyüme eğilimindedir ve genelikle bu tip herniler obez insanlarda daha çoktur. Karın duvarındaki obesiteye bağlı sarkıklık yara iyileşmesini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu durum, herni nüksü için predispozan bir faktördür. Bu çalışmada amacımız, insizyonel hernilerde kullanılan polypropylene meshin abdominoplasti ile beraber kullanılmasının morbitide ve mortalite üzerine etkilerini araştırmaktır.

Ocak 1997-2000 yılları arasında SSK Göztepe Eğitim Hastanesi 2. Cerrahi servisinde insizyonel herni nedeniyle müracaat eden hastalardan obez olanlar (BMI>35kg/m2) ve herni defekti 10 cm üstündekiler çalışma kapsamına alındı. 1. Grup (n=35); abdominoplasti+prolen mesh onarım yapılan ve 2. grup sadece prolen mesh ile onarım yapılanlar olarak 2 gruba ayrıldı. Hastalar postoperatif komplikasyon ve hastanede yatış süreleri açısından değerlendirildi.

1. gruptaki hastaların yaş ortalaması 54.7, ikinci grubtaki hastaların yaş ortalaması 52.3 idi. Her iki gruptaki hastaların postoperatif komplikasyonlar açısından anlamlı bir fark görülmedi. 1. gruptakilerin hastanede kalış sürelerinin uzadığı görüldü (p<0.001).

Obez geniş defektli insizyonel hernilelerde abdominoplasti ile birlikte prolen mesh onarımı güvenli ve kozmetik açıdan daha iyi sonuç vermektedir.
Incisional hernieas have a tendency in growing to huge dimensions and these kind of hernias are seen especially in obese patients. In this study; the effects of the abdominoplasty and prolene mesh repair in the morbidity and mortality rates of incisional hernia repairs.

This study includes obese patients (BMI>35 kg/m2) with hernia defects larger than 10 cm that were operated in between january 1997-2000 in the 2nd surgical clinic at SSK Göztepe Educationaal Hospital. The patients were divided into two groups.

First group abdominoplasty+prolene mesh repair second group only prolene mesh repair (n=35). Both groups were evaluated with complicatios and hospital stay time.

The average age in group 1 was 54.7, in group 2 was 52.3. Both groups had no significant complication rates. The hospital stay time was longer in group 1 (p<0.001).
In obese patients with gross incisional hernias Abdominoplasty+ prolene mesh repair is a safe and cosmotically better procedure.

4.The Assessment of the Demographic Characteristics and Allergic Factors in a Group of Children with Asthma Living in and Around ‹stanbul
Yonca Nuhoğlu, Çağatay Nuhoğlu, Sevil Özçay
Pages 205 - 208
Astım, tekrarlayan öksürük hırıltı ve nefes darlığı semptomları ile seyreden kronik bir havayolu hastalığıdır. Bu bildiride 636 astımlı çocuk hastaya ait demografik özelliklerin ve etyolojik faktörlerin retrospektif olarak irdelenmesini amaçlanmıştır.

Çalışmaya dahil edilen çocukların yaş ortalaması 5.9±3.3 yıl, erkek/kız oranı 1.5, hastalık başlangıç yaşı ortalaması 2.5±2.5 yıldı. Hastalığa % 63 oranında allerjik rinit, % 38 oranında ise rekürran sinüzit eşlik etmekteydi. Atopi araştırması sonucu % 73 (n=208) olguda en az bir aeroallerjene pozitif deri testi yanıtı elde edildi. Bunların içinde % 93 oranında ev tozu allerjisi (n=194) en ön sırada yer almaktaydı. Otuz beş hastada (% 17) ev tozu ile birlikte diğer alerjenlerden (mantar sporları, hayvan epitel ve tüyleri veya polenler) en az biri daha pozitifti. Mantar sporlarına pozitif reaksiyon toplam 7 hastada (% 4), hayvan epitel ve tüylerine reaksiyon 11 hastada (% 5), polenlere pozitif reaksiyon ise 35 hastada (% 15) mevcuttu. Toplam 38 hastada (% 18) birden fazla allerjene pozitif reaksiyon saptandı. Atopik ve nonatopik astımlılarda ailede astım veya allerji mevcudiyeti açısından fark yoktu (p=0.5).

Türkiye’nin bu bölgesinde yaşayan astımlı çocuk hastaların demografik özelliklerinin ve etyolojik faktörlerinin dünyanın diğer bölgelerinden bildirilmiş verilerle uyumlu olduğu gözlenmektedir.
Asthma is disease characterized by recurrent cough, wheeze and dyspnea. In this study the demographic characteristics and etiological factors related with the disease is aimed to be discussed on a group of 636 asthmatic children, retrospectively.

The mean age for the patients was 5.9±3.3 years, the male/ female ratio was 1.5 and the age of disease onset was 2.5±2.5 years. Allergic rhinitis was diagnosed in 63 % of the patients and recurrent sinusitis was diagnosed in 38 % of the patients. Skin prick test was positive at least to one of the most common aeroallergens in 73 % (n=208) of the children. Sensitivity to at least one of the other allergens (animal dander, polens or yeast) was positive in 17 %. Positive reaction to yeast spors was detected in % 4, reaction to animal dander was positive 18 % and reaction to polens was positive in 15
%. No statistically significant difference was detected between atopic and nonatopic asthmatics with respect to having a positive family history of allergy or asthma (p=0.5).

The asthma demographics and the ethiologic factors in children living in this region of Turkey was found to be consistent with literature from other parts of the world.

5.Prognostic Value of Neuroendocrine Differentiation in Colorectal Adenocarcinomas
I. Ebru Zemheri, Hale Onmuş, H. Deniz Gür, Mahmut Zemheri, Ferda Aksel, Şeyma Mayyan
Pages 209 - 212
Kolorektal adenokarsinomlarda nöroendokrin diferansiyasyon varlığının prognostik rolünü belirlemek amacı ile 45 kolorektal adenokarsinom olgusuna ait H&E kesitler, bilinen prognostik faktörlerden tümör lokalizasyonu (rektum/kolon), müsin pozitivitesi (% 50 üzerinde müsin içerenler müsinöz, % 50’den daha az içerenler nonmüsinöz), tümör grade, stage (Astler-Coller), lenf nodu tutulumu pozitif lenf nodu olmayanlar L0, 1-3 pozitif olanlar L1, 4’den fazla pozitif olanlar L2 olarak değerlendirildi. Nöroendokrin diferansiyasyonu değerlendirmek için nöronspesifik enolase (NSE) ve Chromogranin A (CgA) tümörlü bloklara uygulandı. NSE için, N0: boyanma olmayanlar, N1: boyanma olanlar, CgA için, C0: boyanma olmayanlar, C1: 1-4 tümör hücresinde boyanma olanlar, C2: 4’ün üzerinde tümör hücresinde boyanma olanlar olarak değerlendirildi. Olguların 11’inde (% 24.4) CgA ve 8’inde (% 17.8) NSE ile immünreaktivite izlenmiştir. Sonuç olarak NSE immünreaktivitesinin sadece stage B2 ile ilişkili olduğunu (p<0.05, r=0.34), CgAile immünreaktivitesinin tüm faktörler ile ilişkisiz olduğunu saptadık.
In order to define the prognostic value of neuroendocrine differentiation in colorectal adenocarcinomas, H&E sections of 45 colorectal adenocarcinoma cases are evaluated with the known prognostic factors such as tumour localization (rectum/ colon), mucin positivity (tumours with more than 50 % mucin positivity are considered as mucinous/tumours with less than 50 % mucin positivity are considered as nonmucinous),
tumour grade, tumour stage (Astler-Coller), involvement of lymph nodes tumours without lymph node involvement are L0, tumours with 1 to 3 lymph node involvement are
L1, tumours with more than 4 lymph node involvement are L2. In 11 cases CgA is positive (24.4 %) and in 8 cases NSE is positive (17.8 %). As a result, we detected that NSE correlated with only stageB2 (p<0.05, r=0.34), but CgA uncorrelated with whole prognostic factors.

6.Hyperhomocysteinemia in Type 2 Diabetes
Gonca Tamer
Pages 213 - 215
Homosistein; diyetle alınan methioninin demetilasyonundan elde edilen toksik bir aminoasittir. Hiperhomosisteineminin, tromboemboli, kardiyovasküler ve serebrovasküler hastalıklar için bir risk faktörü olduğu ve tip 2 diabette normal topluma göre daha yüksek olduğu bildirilmiştir.

Bu çalışmada tip 2 diabetli 32 hasta ile 32 kişilik sağlıklı kontrol grubunda plazma homosistein düzeyleri araştırılmış, tip 2 diabetlilerde plazma homosistein düzeyi, kontrol grubuna göre çok ileri düzeyde anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.001).
Homocysteine is a toxic aminoacid formed by demetilation of methionine taken in normal diet. Hyperhomocysteinemia is a risk factor for cardiovascular and cerebrovascular diseases
and also thromboemboli. Hyperhomocysteinemia is more frequent in type 2 diabetes than normal population.

In this study, plasma levels of homocysteine were investigated in two groups; a patient-group formed out of 32 type 2 diabetic patients and a control group of 32 healthy volunteers. The plasma homocystein level was found significantly higher in type 2 diabetics than in control group (p<0.001).

7.Prequency of Rotavirus in Acute Gastroenteritis in Infancy Period
İbrahim Yönder, Arzu Akçay, Teoman Akçay, Nur Canpolat, Rengin Şiraneci, Hüseyin Aldemir, Haydar Öztürk
Pages 216 - 220
Ülkemizde süt çocukluğu döneminin en büyük mortalite ve morbitide nedenleri arasında akut ishaller önemli bir yer tutmaktadır. Her yıl 1.5 milyon kişinin ishale yakalandığı ve
27.000 kişinin ishalden öldüğü sanılmaktadır. İshalin etyolojisine yönelik çalışmalar ne yazık ki ülkemizde yeterince yapılamaktadır. Bu nedenlerle, çoğu kez ucuz yöntemlerle tedavi olanağı olan akut viral gastroenteritlerinin tedavi masrafları oldukça fazla olmaktadır.

İshalin viral etkenlerinin en önde geleni olan rotavirüsün bölgemizdeki hastalarda görülme sıklığını araştırmak için Nisan 1996-Mart 1997 arasındaki 1 yıllık sürede SSK Bakırköy Doğumevi Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim Hastanesi’ne akut ishalle gelen 758 olgu rotavirüs aglutinasyon testi ile incelendi. Rotavirüs aglütinasyon testi tüm olguların % 21.1’inde (Ocak ayında % 45.5 ve Temmuz ayında % 1.5’inde) pozitif bulundu. Hastalarımızın yaşları 1-24 ay arasında değişiyordu. En sık 7-12 aylık çocuklarda rotavirüs pozitif bulundu. Rotavirüs pozitif ishalli vakalarımızın yaklaşık % 50’si değişik derece dehidrate idiler.

Sonuç olarak, süt çocukluğu akut ishallerinde özellikle kış aylarında mümkün olduğunca antibiyotikten kaçınılmalı, ciddi dehidratasyona varabilecek komplikasyonlar unutulmamalı, oral rehidratasyon sıvı tedavisi ile beraber beslenmeye ara verilmemelidir. Bunların yanısıra ailelerin eğitimi ile süt çocukluğu ishallerinin mortalite ve morbitidesi en aza indirilebilir.
Acute gastroenteritis takes great place in mortality and morbidity reasons of infancy in our country. It is estimated that every year 1.5 millions of people get diarrhea and 27.000
people die because of that. Unfortunately, studies regarding to etiology of acute gastroenteritis hasn’t been carried out properly in our country. Because of that, in many cases the expenses of acute viral gastroenteritis, which can be treated with cheap methods, cost very expensive.

In order to search the frequency of rotavirus, which is the most important agent of viral gastroenteritis, on the patients of our region 758 patients coming to SSK Bakırköy Doğumevi Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim Hastanesi for a year between the dates April 1996-March 1997 were examined with the test of rotavirus agglutination. Rotavirus agglutination test was found positive in 21.1 % of all cases (in january 45 %, in July 1.5 %). The ages of our patients varied between 1-24 months. Rotavirus was found positive as most frequent in 7-12 month children. 50 % of cases with positive rotavirus
diarrhae were dehydrated in different degrees.

As a result, in the cases of acute gastroenteritis in infancy in the winter months we must avoid antibiotics as much as possible, we shouldn’t ignore the complications which may result with serious dehydratations and together with rehydratation fluid treatment we shouldn’t interfere with feeding. Besides these, the mortality and morbidity of acute gastroenteritis of infancy can be decreased to the minimum with the education
of the families.

8.Back School: A Preliminary Study
Afitap İçağasıoğlu, Fahriye Pay, Serdal Türker, Neşe Erdoğan
Pages 221 - 223
Bu çalışmanın amacı kronik bel ağrılı hastalarda bel okulunun etkinliğini değerlendirmektir.

Bel okuluna alınan 54 hasta bel okulu öncesi ve bel okulundan üç ay sonra (n=23); ağrı şiddeti (VAS), Schober testi (cm), parmak ucu yer mesafesi (cm), düz bacak kaldırma testi (DBKT) gibi parametrelerle değerlendirildi. Fonksiyonel yetersizlik modifiye oswestry Bel Ağrısı Sorgulama Formu ile değerlendirildi (OBASF). Tüm parametreler Wilcoxon matched testi ile bel okulu öncesi ve üç ay sonrası değerlendirildi. Bel okulunun tüm parametrelerde etkisiz olduğu saptandı (p>0.05). Bel okulunun başarısızlığının nedeni yetersiz örnek sayısı, programın yürütülmesindeki yetersizlik ya da programın kendisinin yetersizliği olabilir.

Geniş hasta gruplarında kontrolü uygun programlarla, uzun süreli izleme ile yapılan çalışmalar daha kesin ve güvenilir sonuçlar verecektir.
The aim of this study was to evaluate the effectiveness of the back school in chronic low back pain.

54 patients admitted to our back school were evaluated at admission and 3 months later (n: 23) by the following parameters; intensity of pain (VAS), lomber Schober (cm), straight leg raising (SLR). Functional disability was assessed by the revised Oswestry pain questionnaire. All parameters were evaluated by Wilcoxon matched test at admission and at the end of third month. There were no significant effect of the back school on all parameters. The failure to detect any effect of low back pain programme may be due to inadequate sample size, inadequate implementation of the programme or a fundamental lack of efficacy of the programme.

We believe larger group studies with longer follow-up periods with an adequate of the programme will give more definite and reliable results.

9.The Effects of Ketamine and Thiopental Used During Induction of Cesarean Section on Postoperative Analgesic Requirement
L. Meltem İnce Gül, Mustafa Süren, Burhan Meydan, Aydemir Yalman, Melek Çelik
Pages 224 - 227
Çalışmamızda sezaryen anestezisinde kullanılan tiyopental ve ketaminin postoperatif analjezik tüketimine etkisini araştırmayı amaçladık.

Çalışmaya, genel anesteziyle sezaryen uygulanacak 40 hasta dahil edildi.Hastalar preoperatif dönemde 100 mm VAS ve PCA hakkında bilgilendirildi. Grup T’ye (n=20) 5 mg/kg tiyopenton, grup K’ye (n=20) 1 mg/kg ketamin verilerek anestezi indüksiyonu yapıldı. Kas gevşemesi 0.6 mg/kg rokuronyumla sağlandı. Anestezi idamesi, bebek doğana kadar % 50 O2+% 50 N2O ile,bebek doğduktan sonra 0.001 mg/kg fentanil ve % 0.8 isoşuran ile sürdürüldü. Bebeğin 1. ve 5. Dakika APGAR skorları kaydedildi. Operasyon sonrası nöromuskuler blok 0.5 mg atropin ve 1 mg prostigminle antagonize edildi. Postoperatif dönemde hastaların emirlere yanıt verme zamanı kaydedildi ve bunu takiben ellerine PCA aleti verildi. Tramadolün 50 mg’lık yükleme dozunu izleyerek, PCA dozu 20 mg, kilitli kalma süresi 15 dk, 4 saatlik limit 200 mg olarak programlandı. Postoperatif 1, 2, 4, 24. saatlerde sedasyon ve VAS skoru, toplam tramadol tüketimi, solunum sayısı, SAB, DAB, KAH ve varsa yan etkiler kaydedildi. İlk ek analjezik gereksinim zamanı not edildi. Hastalar, 24. saat takibinde, intraoperatif olayları hatırlama ve rüya görme açısından sorgulandı.

Grup K’de emirlere uyma zamanı istatistiksel açıdan anlamlı derecede kısaydı (p<0.05). Yine Grup K’de, 4. ve 24. Saatlerde nabız sayısı ile sedasyon skorundaki artış anlamlıydı (p<0.05). Solunum sayısı arasında ise ileri derecede anlamlı farklılık vardı (p<0.01). Grup T’de 1. saatteki VAS skoru anlamlı derecede yüksekti (p<0.05). Diğer parametrelerde istatistiksel açıdan anlamlı fark yoktu.

Analjezik etkisi olan ketaminin indüksiyonda kullanımının, tiyopentale göre daha iyi bir derlenme, postoperatif 1. saate kadar daha iyi bir analjezi ve ilk 24 saat boyunca daha iyi
bir sedasyon sağladığı kanısına vardık. Ancak indüksiyonda kullanılan tiyopental veya ketaminin postoperatif analjezik gereksinimine etkisi olmadığı görüşündeyiz.
The aim of this study is to investigate the effect of ketamine and thiopental used in sezaryan anaesthesia and postoperativ analgesic requirement. 40 patients who underwent cesarean section were enrolled into study. Patients were instructed on the use of a 100 -mm visuel analog skala (VAS) for the measurement of pain and patient-contrelled analgesia (PCA). Induction was achieved by thiopental 5 mg/kg in group T (n=20) and by ketamine 1 mg/kg in group K (n=20). Muscle relaxation was performed by rocuronium 0.6 mg/kg. Anaesthesia was maintained with 50 % nitrous oxide in oxygen till
the fetus was delivered. After delivery of fetus, fentanyl 0.001 mg/kg was given and isofluran 0.8 % was added. The time in which patients were able to respond commands was recorded in postoperative period. The PCA device was set to deliver a bolus of tramadol 50 mg, with lock-out interval of 15 min and 4 h maximal dose of 200 mg. Sedation score, VAS, cumulative consumption of tramadol, respiratory rate, systolic and diastolic arterial pressure, heart rate, side effects and the time to first PCA demand were recorded 1, 2, 4 and 24 h after surgery.

In group K, the time to respond commands was statistically lower than group T. Increases in respiratory rate, heart rate and sedation score at 4 and 24 h in group K were significantly more different than group T. Postoperative analgesic requirement between groups was not found statistically significant.

We concluded that compared with thiopental, using ketamine which has analgesic properties during induction period provided better emergence, analgesia till postoperative 1h and sedation during first 24h and that thiopental and ketamine used during induction period didn’t affect postoperative analgesic requirement.

10.The Breastfeeding Status of the Children who were Apply to an University Hospital
Ersin Uskun, Ahmet Rıfat Örmeci, Mustafa Öztürk
Pages 228 - 233
Tek başına anne sütü ile beslenme hayatın ilk 4-6 ayında en uygun beslenme şeklidir. Anne sütü çocukların büyüme ve gelişmeleri üzerinde olumlu etkilere sahiptir. Bu çalışmanın amacı, çocukların anne sütü alma durumlarını ve anne sütünün çocukların büyüme ve gelişmeleri üzerine etkilerini değerlendirmektir. Bu amaçla, 6 ay-5 yaş arası 134 bebek ve çocuk çalışmaya dahil edildi. Araştırma grubunun anne sütü alma durumu, büyüme ve gelişmeleri değerlendirildi. İlk besin olarak anne sütü alanların oranı % 61.2 olarak tespit edildi. Tek başına anne sütü alma durumu ile anne yaşı, eğitim durumu, çalışma durumu ve çocuk sırası arasında anlamlı ilişki bulunamadı. İlk emzirilme zamanı ile ağırlık ve boy arasında anlamlı ve pozitif ilişki olduğu tespit edildi. Boy ile emzirmenin devamı arasında da pozitif ilişki mevcuttu. Araştırma grubundaki çocuklara ilk verilen ek besinler yoğurt (% 35.1), meyve suyu (% 23.9), sebze çorbası (% 17.2) ve muhallebi (% 7.5) idi ve ortalama anne sütü alma süresinin, ek gıdalara erken başlanması durumunda anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi.

Türkiye’de emzirme yaygındır, fakat büyük sorun bazı ailelerin ek gıdalara başlamada aceleci olmasıdır. Bu nedenle aileler eğitilmeli ve emzirme için teşvik edilmelidir.
Exclusive breastfeeding is the appropriate nutrition for infants during the first 4-6 months of life. Breast-feeding has positive effects on children’s growth and development. The
aim of this study was to evaluate the breastfeeding status of the infant and the children, and the effects of breastfeeding on children’s growth and development.134 infants and children between 6 months to 5 years of age were included. The breastfeeding status, growth and development of the study group were evaluated. The percentage of children who had taken the breast milk as the first food was 61.2 %. There was no significant correlation between solely breastfeeding and maternal age, education level, working status or number of children.

It’s found that bodyweight and height of the children were correlated with the time of first breastfeeding. Height was correlated with the duration of breastfeeding too. In the study
group, foods the first given to the study group were yoghurt (35.1 %), fruit juice (23.9 %), vegetables soup (17.2 %) and pudding (7.5 %). It is observed that the mean breast feeding time were diminished significantly when early beginning to complementary foods. Breast-feeding is common in Turkey but the biggest problem is that some families are beginning to give additional foods at early stages. So they should be educated and encouraged for the breastfeeding.

11.Evaluation of 789 Patients who Lives in the Endemic goitre Parts of Turkey
Alp Özçelik, Memduh Solak, Akın Kocaoluk, Niyazi Ülgen, Canan Erengül
Pages 234 - 236
Endemik guatr; Dünya populasyonunun % 12’sini kapsayan, ortak bir problemdir. İodinasyon çok etkilidir ve geçici olarak hipertirodizmde artışa neden olsa da faydaları risklerini üzerindedir. Bazı hastalarda, tiroid hormonu ile tedavi guatrın büyüklüğünü stabilize etmede yada küçültmede faydalıdır.

Tiroidektomi, mekanik ve kozmetik sebeplerle yada olası veya ortaya konmuş malignensilerde endikedir.

Bu çalışmada, Türkiye’deki endemik guatr bölgesinde yaşayan, klinik, biyokimyasal, sintigrafik ve radyolojik değerlendirmeler sonucu guatr teşhisi konan ve opere edilen 789 hasta preoperatif ve patolojik tanıları ve post operatif erken dönem komplikasyonları açısından incelenmiş ve literatür eşliğinde sunulmuştur.
Endemic goiter is preventable and is common worldwide problem, since about 12 % of the world’s population has goiter. Iodination is costeffective and although it results in a
transient increase in hyperthyroidism, overall the benefits greatly outweigh the risks. Treatment with thyroid hormone is helpful in some patients in stabilizing or decreasing goiter size. Thyroidectomy is indicated for mechanical and cosmetic reasons or because of possible ordocumented malignancy.

In this study, we examined 789 patients who lives in the endemic goitre parts of Turkey and operated, after clinical, biochemistrical, syntigrafic, radilogical evaluation. 789 case
presented after the evaluation of the preoperative diagnosis, pathological diagnosis and post operative early complications and accompany of literature.

12.Reliability of Single-Lead VDD Atrial Sensing and Pacing During Exercize
Rüstem Şişik, Şeyhmus Akalpoğlu, Mehtap Tınazlı, Hilmi Çiftçi, Bülent Eralp, Ertuğrul Aydın
Pages 237 - 240
Atrioventriküler (AV) bloğu bulunan normal sinüs fonksiyonlu hastalarda en fizyolojik pace modu VDD’dir. Bu modda AV senkronizasyon, atrial sensing kalitesine ve efor esnasındaki P dalgası amplitüdündeki değişikliklere veya P dalga tetiklemesinde değişikliklere neden olan günlük hayat aktivitelerine bağlıdır. İlk önce standart çift bölmeli pacemaker’da gözlenen P dalga amplitüdündeki düşme single-lead VDD sistemlerinde de desteklenir gözükmektedir. Bu tip pacemaker’lerin istirahat halindeki güvenilirlikleri iyi dökümente edilmesine rağmen, egzersiz esnasındaki davranışları iyi belirlenememiştir. Bu çaışmanın amacı, standardize efor esnasında atrial sensörün kalitesini ölçmekti. Atrial sensörün kalitesi senkronize AV olayların yüzdesi olarak ifade edildi. Diğer bir amacı da aynı efor esnasında P dalga ampitüdündeki değişmelerin efor esnasında P dalga ampitüdündeki değişmelerin izlenmesiydi.
VDD is the most physiological pacing mode in patients with atrioventricular (AV) block. In this mode, AV syncbrony depends on the quality of atrial sensing and variations in P
wave amplitude during effort or during daily life activities that may alter the tracking of the P wave. This decrease in P wave amplitude, first observed with standard dual chamber pacemakers, appears to be confirmed with single-lead VDD systems. While the reliability of this type of pacemaker has been well documented at rest, behavior during exercise has been less fully characterized. The purpose of this study was to measure, during standardized effort, the quality of atrial sensing as expressed by the percentage of synchronized AV event, and to evaluate the evolution of P wave amplitude during that
same effort.

CASE REPORTS
13.Renal Tubular Acidosis with Hypokalaemic Paralysis and Nephrolitiasis
Nail Bambul, Ayşe N. Erbakan, Nilüfer Soner, Zeliha Aksoy, M. Kemal Özbek, Gamze Gököz Doğu
Pages 241 - 244
Hypokalaemic paralysis is a life-threatening clinical syndrome characterised clinically by hipokalaemia and acute systemic weakness. It represents a heterogeneous group of
disorders, most of them are familial. Sporadic cases are associated with numerous disorders including renal disorders, barium poisoning, hyperthyroidism, certain endocrinopathies and gastrointestinal potassium losses. Initial therapy of the
patient with hypokalaemic paralysis includes potassium replacement and search for underlying aetiology (1). The recurrent attacks with normal plasma potassium levels
between attacks distinguish periodic paralysis from other causes (2). The presence of type 1 RTA should be considered in any patient with a normal anion gap metabolic acidosis and an inappropriate high urine pH (3). The complications to renal tubular acidosis including hypokalaemic muscle paralysis or chronic muscle weakness, nephrolitiasis, and osteomalacia can be avoided if the diagnosis of renal tubular acidosis
is made and corrective alkali therapy is maintained (4).

14.Rubella Mimic to Leukemia Clinically
Asım Yörük, Handan Yükselgüngör, Çetin Timur, Sevil Özçay
Pages 245 - 246
Rubella is a common communicable disease of childhood characterised ordinarily by mild constitutional symptoms, a rash similar to that of mild rubeola or scarlet fever, and
enlargement and tenderness of the postoccipital, retroauricular, and posterior cervical lymph nodes. Here we report a case of rubella without rash and mimic to leukemia clinically.

15.Horner Syndrome Related to Hydatid Cyst
Servet Civelek Bulum, Sibel Arınç, Bülent Arınç, İsmail Bayal, Emel Yaldız, Efsun Gonca Uğur
Pages 247 - 248
Horner syndrome develops by compression on inferior cervical or superior thoracic sympathetic ganglions usually due to malignancy. In our centre a case presenting symptoms of ptosis, myosis and enophthalmus was suspected of Horner syndrome and malignity after which was diagnosed as hydatic cyst by thoracotomy. This study is presented because pulmonary hydatid cyst is a rare cause of the syndrome.

16.Brucellosis Presented with Endocarditis
Nail Özgüneş, Sibel Arınç, Yüksel Aksoy, Kemal Mutlu, İsmail Bayal, Pınar Ergen
Pages 249 - 250
A 42 years old man was referred to our clinic for evalution of acute alteration in clinical status. His medical history included mitral and aortic valve operation due to rheumatic valvuler disease 7 years ago and inadequate treatment for brucellosis 7 months ago. Sistolic murmur at middle left border of sternum was heart and tachycardia was observed on physical examination. The patient was hospitalised. Administiration of
empric vancomycin and gentamycin combination therapy had been initiated to treat prostetic valve endocardity. After several days in the hospital the clinical status persisted.Vegetations on prostetic aortic valve were seen in transesophageal cardiac
echo and brucella tube agglutination test was positive at a titer 1/640. The patient was diagnosed as brucella endocarditis and was treated rifampicin and doxycline.

17.Diaphragmatic Lipoma Diagnosed with together Surrenal Myelolipoma
Orhan Oyar, Ahmet Yeşildağ, Ufuk Kemal Gülsoy
Pages 251 - 252
Adrenal myelolipoma and diaphragmatic crus lipoma are rarely occurring benign tumours. In this case report we present a case who has a right adrenal gland myelolipoma and
left surrenal lipoma. This condition either adrenal myelolipoma or diaphragmatic crus lipoma occuring same patient should be extremely rare because of we not found in literature.

18.Choroidal Malign Melanoma
Sevim Kuyumcu, Yusuf Yılmaz, Hasan Horoz, H. Hasan Erbil
Pages 253 - 255
Malign melanoma of the choroid is the most common primary intraocular tumor in adults. Presentation is most commonly during the sixth decade of life. The typical choroidaal malign melanoma is a brown elevated,dome shaped subretinal mass. The degree of pigmentation ranges from dark brown to totally amelanotic. Clinical evaluation of all posterior uveal melanomas should include an extensive history and complete ophtalmologic evaluation to definitively establish the diagnosis. The correct management of malign melanomas of the choroid is contraversial. The choice of appropriate therapy depends on three major factor; firstly visual acuity of involved eye size, secondly location, extent and apparent activity of the tumor and thirdly general heallth and age of the patient. We present the clinical findings and treatment in a 40 years old male patient.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved