Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 37 Issue : 1 Year : 2022



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 37 (1)
Volume: 37  Issue: 1 - 2022
Hide Abstracts | << Back
1.Cover

Pages I - XII

ORIGINAL ARTICLE
2.The Active Compound Thymoquinone Alters Chondrogenic Differentiation of Human Mesenchymal Stem Cells via Modulation of Intracellular Signaling
Banu ISKENDER
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.68915  Pages 1 - 12
Amaç: Kıkırdak yapısındaki mezenkimal kök hücre (MKH) benzeri progenitör hücrelerin rejeneratif özelliği kıkırdağın sinirsiz ve damarsız yapısı nedeniyle oldukça düşüktür. Kıkırdak hasarındaki pro-enflamatuvar sitokinlerin artışının, nükleer faktör-κB (NF-κB) aracılığıyla apoptotik ve pro-enflamatuvar genlerin ve matriks degradasyonunda rol alan enzimlerin ifadelerini artırdığı bilinmektedir. Timokinonun farklı kanser hücre hatlarında TNF-α aracılı NF-κB aktivasyonunu baskıladığı daha önceki yayınlarda gösterilmiştir. Baskılanan NF-κB’nin MKH’lerde osteojenik farklılaşmayı baskılayarak kondrojenik farklılaşmayı artırdığı da bilinmektedir. Bu nedenle bu tanımlayıcı çalışmada timokinon gibi anti-enflamatuvar özelliği bilinen ajanların insan mezenkimal kök hücrelerinin (iMHK) kondrojenik farklılaşması üzerindeki potansiyel etkisi öngörülmektedir ve timokinonun iMKH’larının farklılaşması üzerindeki etkilerinin gösterilmesi amaçlanmaktadır.
Yöntemler: Bu çalışmada NF-κB sinyal yolağı üzerindeki etkileri iyi bilinen etken madde timokinon iMHK farklılaştırma deneylerinde kullanılmıştır. Timokinonun iMKH farklılaşması ve ilgili sinyal yolakları üzerindeki etkileri ilk kez bu çalışma ile, immünositokimya ve Western blotlama yöntemleriyle belirlenmiştir. Yine NF-κB ve mTOR yolaklarındaki sinyal moleküllerinin fosforilasyon düzeyleri Western blotlama ile gösterilmiştir.
Bulgular: Timokinon ile muamele edilmiş iMKH’lerde kondrojenik farklılaşma etkinliğinin düştüğü ve bu farklılaşma sırasında NF-κB sinyal yolağı bileşenlerinin aktivitelerinin azaldığı belirlenmiştir. Timokinonun NF-κB sinyal yolağının baskılaması sonucunda, literatürdeki bazı yayınlardaki bulguların aksine, iMKH’lerin kondrojenik farklılaşma potansiyellerinin azaldığı belirlenmiştir.
Sonuçlar: Bu çalışmanın sonuçları iMKH’lerin yönlendirilmiş farklılaştırmasının sağlanması ve iMKH aracılı tedaviler için büyük önem taşımaktadır.
Objective: The regenerative potential of mesenchymal stem cell (MSC)-like cells in the cartilage is relatively low because of the lack of innervation and vascularization. The increase in proinflammatory cytokines in cartilage damage can increase the expression of apoptotic and proinflammatory genes and the matrix degradation enzymes via nuclear factor-κB (NF-κB). Previous evidence suggested that thymoquinone (TQ) suppresses tumor necrosis factor-α-mediated NF-κB activation in different cancer cell lines. The suppression of the NF-κB pathway increases chondrogenic differentiation by inhibiting osteogenic differentiation in MSCs. Therefore, the current descriptive study aimed at highlighting the role of thymoquinone on the differentiation of human MSCs (hMSCs) since it is predicted that agents with known anti-inflammatory properties such as TQ have the potential to alter the chondrogenic differentiation of MSCs.
Methods: In this study, the bioactive component thymoquinone, with its well-documented effects on the NF-κB signaling pathway, was used in hMSC differentiation assays. The effects of thymoquinone on hMSC differentiation and the relevant intracellular signaling pathways were determined using immunocytochemistry and western blotting for the first time. Changes in the phosphorylation status of some signaling components involved in NF-κB and mTOR signaling were also evaluated.
Results: The chondrogenic differentiation potential of hMSCs treated with TQ decreased, concomitant with the decrease in the activity of NF-κB signaling pathway components. Thymoquinone triggered the suppression of NF-κB signaling, which interfered with the chondrogenic potential of hMSC, as opposed to some previous findings in the literature.
Conclusions: The results of this study are of great importance for the optimization of directed differentiation of hMSCs and hMSC-mediated cellular therapies.

3.The Role of Fusion Technique of Computed Tomography and Non-echo-planar Diffusion-weighted Imaging in the Evaluation of Surgical Cholesteatoma Localization
Ayse Ozlem BALIK, Lutfu SENELDIR, Aysegul VERIM, Sema ZER TOROS
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.28928  Pages 13 - 20
Amaç: Kolesteatom lokalizasyonunda bilgisayarlı tomografi (BT) ile difüzyon ağırlıklı non-eko-planar manyetik rezonans görüntüleme (nEDAG) füzyonu son yıllarda tercih edilmektedir. Bu çalışma, kolesteatom lokalizasyonunda BT ve nEDAG ile füzyon görüntülemenin rolünü araştırmayı amaçlamaktadır.
Yöntemler: Bu retrospektif çalışmaya, ameliyat öncesi yüksek çözünürlüklü temporal kemik BT ve nEDAG tetkikleri olan 39 kronik otitis media hastası [ortalama yaş 35,10±15,33 yıl (18-67 yıl), %64,1 kadın, %35,9 erkek] dahil edildi. Görüntüler, füzyon için Advantage Workstation VolumeShare 7’ye gönderildi. Seçilen bu görüntüler iş istasyonunda aynı düzlemlerde birleştirildi ve radyolog tarafından manuel olarak düzeltildi. BT ve nEDAG birleştirilmiş görüntülerle kolesteatom varlığı ve anatomik lokalizasyonlarının duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerleri ve tanısal doğrulukları, cerrahi verilere dayalı olarak değerlendirildi.
Bulgular: Kolesteatomları saptamada nEDAG’nin duyarlılığı, özgüllüğü, pozitif ve negatif prediktif değerleri ve tanısal doğrulukları sırasıyla %97,14, %75,00, %97,14, %75,00 ve %94,87 idi. nEDAG ile kolesteatom varlığının saptanmasında cerrahi sonuçlara göre üç gerçek negatif, bir yanlış pozitif ve bir yanlış negatif olgu gözlendi. Kolesteatom varlığının saptanmasında cerrahi ve radyolojik sonuçlar arasında önemli bir uyum vardı (k=0,721). Birleştirilmiş görüntülerde, lezyonların lokalizasyonu cerrahi sonuçlarla karşılaştırıldığında, mastoid antrumda mükemmel (k=0,948), mastoid hücrelerde ve hipotimpanumda güçlü (k=0,894), epitimpanumda orta (k=0,653) düzeyde bir uyum varken, mezotimpanumdakilerde zayıf düzeyde uyum vardı (k=0,540).
Sonuçlar: Cerrahların saptamaları, temporal BT ve nEDAG’nin birleştirilmiş görüntülerinin rehberliğinde desteklenmektedir. Bu nedenle füzyon görüntüleme tekniğinin tercih edilmesi, gereksiz operasyonları azaltarak yaşam kalitesini artırabilir.
Objective: In recent years, the fusion of computed tomography (CT) and non-echo-planar diffusion-weighted magnetic resonance imaging (non-EPI DWI) has been preferred in cholesteatoma localizations. This study aimed to investigate the role of CT and non-EPI DWI fusion imaging in cholesteatoma localizations.
Methods: This retrospective study included 39 patients who underwent chronic otitis media operation [mean age of 35.10±15.33 years (18-67 years), 64.1% female, and 35.9% male] and had preoperative high-resolution temporal bone CT and non-EPI DWI examinations. Images were sent to the Advantage Workstation VolumeShare 7 for fusion. These selected images were fused on the workstation and were manually corrected by the radiologist. The sensitivity, specificity, positive and negative predictive values, and diagnostic accuracies of fused images of CT and non-EPI DWI were evaluated according to anatomic cholesteatoma localizations based on surgical data.
Results: The sensitivity, specificity, positive and negative predictive values, and diagnostic accuracies of non-EPI DWI for detecting cholesteatomas were 97.14%, 75.00%, 97.14%, 75.00%, and 94.87%, respectively. Three true-negative, one false-positive, and one false-negative case were observed according to surgical results in detecting the presence of a cholesteatoma with non-EPI DWI. Moderate agreement was determined between the surgical and radiological results in detecting the presence of a cholesteatoma (k=0.721). Detecting the lesion of localization on the fused images compared to surgical found an almost perfect agreement in the mastoid antrum (k=0.948), strong agreement in the hypotympanum and mastoid cells (k=0.894), moderate agreement in the epitympanum (k=0.653), and weak agreement in those in the mesotympanum (k=0.540).
Conclusions: The surgeons’ determinations are supported by the guidance of temporal CT and non-EPI DWI fused images. Therefore, preferring the fusion imaging technique could increase the quality of life by reducing unnecessary operations.

4.The Effect of Chronic Inhouse Biomass Fuel Smoke Exposure on Coronary Slow Flow Phenomenon in Women Living in the Eastern Region of Turkey
Tayyar AKBULUT, Faysal SAYLIK
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.41948  Pages 21 - 28
Amaç: Biyokütle yakıtı (BY), dünya genelinde kırsal kesimlerde yemek pişirmek ve ısınmak için halen yaygın olarak kullanılmaktadır. BY dumanının solunması, solunum ve kardiyovasküler hastalıkların önemli bir nedenidir. Koroner yavaş akım (KYA) fenomeni, koroner anjiyogramda uç koroner arterlerin gecikmiş opaklaşması olarak bilinmektedir. KYA'nın, kardiyovasküler morbidite ve mortalite ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle, biz bu çalışmada kadınlarda BY'ye maruz kalma ile KYA arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık.
Yöntemler: Bu çalışmaya koroner anjiyografi yapılmış olan toplam 457 ardışık kadın retrospektif olarak alındı. Hastalar, doğumdan ileri yaşlarına kadar yaşamları boyunca BY kullanımlarına göre hayvansal maruziyet grubu (HMG) ve maruz kalmayan grup olmak üzere iki gruba ayrıldı. KYA varlığı, miyokard enfarktüsünde trombolizis kare sayısına göre hesaplandı.
Bulgular: HMG'de 259 hasta varken, maruz kalmayan grupta 198 hasta vardı. KYA prevalansı HMG'de maruz kalmayan gruba kıyasla daha yüksekti (sırasıyla %47,9'a karşı %13,1, p<0,001). HY'ye maruz kalma varlığı, vücut kitle indeksi, beyaz kan hücre sayısı, düşük yoğunluklu lipoprotein kolesterol, C-reaktif protein, serum kreatinin ve hipertansiyon, KYA'nın bağımsız öngörücüleriydi. KYA varlığını saptamak için yıl cinsinden biyokütle maruziyet süresinin optimal kesme noktası 30 yıl idi (Eğrinin altındaki alan: 0,71, duyarlılık: 0,65, özgüllük: 0,71).
Sonuçlar: Ev içi BY'ye maruz kalma, kadınlarda KYA fenomeni ile ilişkiliydi.
Objective: Biomass fuel (BMF) is still widely used in rural areas for cooking and heating worldwide. BMF smoke inhalation is a prominent cause of respiratory and cardiovascular disease. The slow coronary flow (SCF) phenomenon is known as the delayed opacification of distal coronary arteries on a coronary angiogram. SCF is known to be related to cardiovascular morbidity and mortality. Thus, we aimed to investigate the relationship between exposure to BMF and SCF in women in this study.
Methods: A total of 457 consecutive women who underwent coronary angiography were retrospectively enrolled in this study. Patients were divided into two groups according to the use of BMF during their lives, from birth to older ages, as biomass exposure group (BEG) and non-exposure group. The presence of SCF was calculated based on thrombolysis in myocardial infarction frame count.
Results: Two hundred fifty nine patients were in the BEG, whereas 198 patients were in the non-exposure group. The prevalence of SCF was higher in the BEG compared to the non-exposure group (47.9% vs. 13.1%, respectively, p<0.001). The presence of biomass exposure, body mass index, white blood cell count, low-density lipoprotein cholesterol, C-reactive protein, serum creatinine, and hypertension were independent predictors of SCF. The optimal cutoff point of biomass exposure time in years to detect the presence of SCF was 30 years (Area under the curve: 0.71, sensitivity: 0.65, specifity: 0.71).
Conclusions: Exposure to indoor BMF was associated with a SCF phenomenon in women.

5.Radiological, Clinical, and Histological Findings in the Treatment of Pilonidal Sinus with Phenol Injection
Tonguc Utku YILMAZ, Omer YAVUZ, Ahmet Oktay YIRMIBESOGLU, Hasan Tahsin SARISOY, Cigdem VURAL, Umay KIRAZ, Nihat Zafer UTKAN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.22566  Pages 29 - 35
Amaç: Pilonidal sinüs ağrıya neden olan, hayat kalitesini bozan kronik akıntılı bir yaradır. Fenol uygulanması düşük komplikasyon oranı, düşük tekrarlama oranı ile poliklinik şartlarında yapılabilen bir uygulamadır. Bu çalışmada fenol uygulamanın radyolojik, histopatolojik ve klinik sonuçları verilmiştir.
Yöntemler: Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi, Genel Cerrahi Kliniği’nde Aralık 2015 ve Mart 2017 tarihleri arasında sakrokoksigial pilonidal sinüs nedeniyle fenol uygulanan 44 hasta çalışmaya alındı. Hastaların demografik bilgileri, şikayetleri, semptom süreleri, sinüs ağız sayıları not edildi. Hastalar işlem öncesi ve işlemden 2 ay sonra ultrasonografi (USG) ile değerlendirildi. Fenol uygulması yapılan 4 hasta rhomboid eksizyon ve Limberg flap işlemi istediği için çalışma dışı bırakıldı. Çıkarılan dokular histolojik incelemeye alındı.
Bulgular: Akıntı en sık semptomdu. Tüm hastaların fenol işlem öncesinde yapılan USG incelemesinde sinüs içinde kıl görüldü. İşlem sonrası incelemede sinüs içinde 5 hastada hala kıl izlendi. Bu hastalardan 4’ü işlem sonrası 2. ayda nüks ile başvurdu. USG incelemede sinüs kavitesi ortalama %10 azalmıştı. Histolojik incelemede sinüs dokusunda skleroz ve fibroz izlendi.
Sonuçlar: Bu çalışmada tek doz fenol uygulaması %90 başarı elde etmiştir. Fenol uygulaması ile sinüs hacminde belirgin değişiklik olmamıştır.
Objective: Sacrococcygeal pilonidal disease is a chronic discharging wound that causes pain and loss of quality of life. Phenol application is an outpatient procedure with low complications and low recurrence rates. We evaluated the radiological, histological, and clinical results of phenol application.
Methods: A total of 44 consecutive patients with sacrococcygeal pilonidal disease underwent phenol application in Kocaeli University Faculty of Medicine, General Surgery Clinic between December 2015 and March 2017. Demographics, complaints, symptom duration, and the number of sinuses were recorded. Patients were examined using ultrasonography (USG) before surgery and two months after surgery. Four patients who wanted rhomboid excision and Limberg flap procedure underwent preoperative local phenol application and were excluded from the study. The excised tissues were used for pathological evaluation.
Results: Purulent discharge was the leading symptom. All of the patients had hair in the preoperative USG evaluation, whereas five patients had still hairs in the sinuses in the postoperative USG examination. Four of these cases had recurrences on a 2-month follow-up. After phenol application, a 10% volume decrease was observed. Pathological examination was performed in four cases with phenol application, and in pathological material, the sinuses looked sclerotic and fibrotic.
Conclusions: Our study revealed that a single phenol application achieved 90% success. However, no significant difference was observed in the cavity volume after phenol injection.

6.Multivariable Diagnostic Prediction Model to Detect Hormone Secretion Profile From T2W MRI Radiomics with Artificial Neural Networks in Pituitary Adenomas
Begumhan BAYSAL, Mehmet Bilgin ESER, Mahmut Bilal DOGAN, Muhammet Arif KURSUN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.58538  Pages 36 - 43
Amaç: Bu çalışma, T2 ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (MRG) radyomikslerine dayalı olarak hipofiz adenomlarında hormon salgılama profillerini tespit etmek için sinir ağları geliştirmeyi amaçlamaktadır.
Yöntemler: Bu retrospektif model geliştirme çalışması, üçüncü basamak bir merkezde Ocak 2015 ile Ocak 2020 arasında hipofiz adenomu olan hastalardan oluşan bir kohortu içermektedir (n=130). Ortalama hasta yaşı 46,49±13,69 yıldır ve 76/130’u (%58,46) kadındır. Üç gözlemci, koronal T2 ağırlıklı MRG’de lezyonları segmente etti ve Dice katsayısı kullanılarak gözlemciler arası uyum değerlendirildi. Prediktörler radyomiks parametreleri olarak belirlendi (n=851). Parametre seçimi, sınıf içi korelasyon katsayısına, katsayı varyansına, varyans inflasyon faktörüne ve LASSO regresyon analizine dayanmaktadır. Sonuçlar yedi farklı hormon salgılama profili olarak tanımlandı [non-fonksiyone hipofiz adenomu, büyüme hormonu salgılayan adenomlar, prolaktinomalar, adrenokortikotropik hormon salgılayan adenomlar, pluri-hormonal adenomlar (PLSA), folikül uyarıcı hormon ve luteinize edici hormon salgılayan adenomlar ile tiroid uyarıcı hormon salgılayan adenomlar]. Yedi hormon için yapay sinir ağları (YSA) ile çok değişkenli bir tanısal tahmin modeli geliştirildi. YSA performansı, alıcı işletim karakteristik eğrisinin altındaki alan (AUC) olarak sunuldu ve AUC >0,85 ve p değeri <0,01 başarılı kabul edildi.
Bulgular: YSA, AUC=0,95, p<0,001, duyarlılık: %91, özgüllük: %98 değerleri ile prolaktinomaları diğer adenomlardan ayırabildi. PLSA için AUC=0,74 ve p<0,001’di. Diğer beş YSA için ise AUC değerleri >0,85 ve p<0,001 idi.
Sonuçlar: Bu çalışma, hipofiz adenomlarının hormon salgılama profilini ayırt edebilen sinir ağlarının eğitiminde başarılı olmuştur.
Objective: This study aims to develop neural networks to detect hormone secretion profiles in the pituitary adenomas based on T2 weighted magnetic resonance imaging (MRI) radiomics.
Methods: This retrospective model-development study included a cohort of patients with pituitary adenomas (n=130) from January 2015 to January 2020 in one tertiary center. The mean age was 46.49±13.69 years, and 76/130 (58.46%) were women. Three observers segmented lesions on coronal T2 weighted MRI, and an interrater agreement was evaluated using the Dice coefficient. Predictors were determined as radiomics features (n=851). Feature selection was based on intraclass correlation coefficient, coefficient variance, variance inflation factor, and LASSO regression analysis. Outcomes were identified as 7 hormone secretion profiles [non-functioning pituitary adenoma, growth hormone-secreting adenomas, prolactinomas, adrenocorticotropic hormone-secreting adenomas, pluri-hormonal secreting adenomas (PHA), follicle-stimulating hormone and luteinizing hormone-secreting adenomas, and thyroid-stimulating hormone adenomas]. A multivariable diagnostic prediction model was developed with artificial neural networks (ANN) for 7 outcomes. ANN performance was presented as an area under the receiver operating characteristic curve (AUC) and accepted as successful if the AUC was >0.85 and p-value was <0.01.
Results: The performance of the ANN distinguishing prolactinomas from other adenomas was validated (AUC=0.95, p<0.001, sensitivity: 91%, and specificity: 98%). The model distinguishing PHA had the lowest AUC (AUC=0.74 and p<0.001). The AUC values for the other five ANN were >0.85 and p values were <0.001.
Conclusions: This study was successful in training neural networks that could differentiate the hormone secretion profile of pituitary adenomas.

7.Comparison of Maternal, Perinatal, and Neonatal Outcomes of Asymptomatic and Symptomatic Pregnant Women with Coronavirus Disease-2019
Tayfun VURAL, Burak BAYRAKTAR, Suna YILDIRIM KARACA, Ozan ODABAS, Nisel YILMAZ, Pınar SAMLIOGLU, Mehmet OZEREN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.47600  Pages 44 - 53
Amaç: Bu çalışmada, koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) ile enfekte asemptomatik ve semptomatik gebelerin maternal, perinatal ve neonatal sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Çalışmamız COVID-19 ile enfekte gebelerin değerlendirildiği retrospektif kohort çalışmasıdır. Gebeler hastaneye başvurularında asemptomatik ve semptomatik olarak iki gruba kategorize edildi. COVID-19 tanısı, orofaringeal ve nazofaringeal sürüntülerde gerçek zamanlı revers transkriptaz polimeraz zincir reaksiyonu ile konuldu. Asemptomatik ve semptomatik hastalar maternal ve perinatal sonuçlar açısından karşılaştırıldı.
Bulgular: Toplamda, laboratuvar tarafından tanısı doğrulanmış 20 asemptomatik ve 41 semptomatik gebe vardı. Primer sezaryen oranı semptomatik grupta (%51,2) asemptomatik grubun (%20) iki katından fazlaydı (p=0,019). Her iki grup maternal [solunum desteği, COVID-19 ile ilgili tedavi, yoğun bakım ünitesine (YBÜ) yatış], perinatal (preterm doğum, preterm prematür erken membran rüptürü, preeklampsi, doğum şekli) ve yenidoğan sonuçları [doğum ağırlığı, Apgar skorları, yenidoğan YBܒye (YYBÜ) yatış] açısından oldukça benzerdi. Asemptomatik grupta total sezaryen oranı (%75), semptomatik grupla (%83) istatistiksel olarak benzerdi (p=0,464). Asemptomatik grup (%54,2) ve semptomatik grup (%50) arasında YYBܒye yatış oranları benzer izlendi (p=0,858). Ancak solunum sıkıntısı nedeniyle YYBܒye yatış semptomatik grupta daha sık izlendi (p=0,032). Emzirme oranı asemptomatik gebelerde beklendiği gibi daha yüksek izlendi (p=0,015). Asemptomatik grupta ferritin düzeyi anlamlı olarak daha düşük izlendi (p=0,006).
Sonuçlar: Bu çalışmada COVID-19 ile enfekte semptomatik gebelerde primer sezaryen oranının oldukça yüksek olduğu bulunmuştur. Ayrıca toplam sezaryen oranı her iki grupta da son derece yüksekti. Çalışmada semptomatik hastalarda daha olumsuz sonuçlar beklememize rağmen, her iki grup arasında benzer maternal, perinatal ve neonatal sonuçlar izledik.
Objective: This study aimed to compare the postpartum outcomes of asymptomatic and symptomatic patients with coronavirus disease-2019 (COVID-19).
Methods: This retrospective cohort study included pregnant women with COVID-19. Pregnant women were categorized into two sets as asymptomatic and symptomatic according to their clinics at the time of application. COVID-19 was diagnosed using the real-time reverse transcriptase-polymerase chain reaction on the oropharyngeal and nasopharyngeal swabs. Asymptomatic and symptomatic patients were compared in terms of maternal and perinatal outcomes.
Results: Our study population consisted of 20 asymptomatic and 41 symptomatic patients with laboratory-confirmed COVID-19. The rate of primary cesarean section was more than twice in the symptomatic group (51.2%) than that of the asymptomatic group (20%) (p=0.019). Both groups are quite similar in terms of maternal [respiratory support, COVID-19-related treatment, and intensive care unit (ICU) admission], perinatal (preterm delivery, preterm premature rupture of membrane, preeclampsia, and mode of delivery), and neonatal outcomes [birth weight, Apgar scores, neonatal ICU (NICU) admission]. The rate of total cesarean section in the asymptomatic group (75%) was statistically similar to the symptomatic group (83%) (p=0.464). The NICU admission rate was found to be similar in the asymptomatic (54.2%) and symptomatic groups (50%) (p=0.858). However, NICU admissions were more frequent in the symptomatic group due to respiratory distress (p=0.032). The breastfeeding rate is higher in the asymptomatic pregnant group as expected (p=0.015). Additionally, the ferritin level was significantly lower in the asymptomatic group (p=0.006).
Conclusions: The rate of primary cesarean section is quite high in symptomatic patients with COVID-19. Additionally, the total cesarean section rate was extremely high in both groups. We expected more adverse outcomes in symptomatic patients; however, we found similar maternal, perinatal, and neonatal outcomes between both groups.

8.A Study on Coronavirus Disease-2019 Stigma Associated with Coronavirus Disease-2019 Warriors and an Insight into Community Perception
Madhavi GAJULA, Suwarna MADHUKUMAR
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.93384  Pages 54 - 61
Amaç: 2020’de, şiddetli akut solunum sendromu koronavirüs-2’nin yarattığı tahribat nedeniyle dünya durma noktasına geldi. Hastalıkla mücadele sorumluluğu büyük ölçüde sağlık çalışanlarına yüklenmiştir. Bununla birlikte, polis ve temizlik işçileri gibi toplumun diğer üyeleri de hastalığın önlenmesine büyük katkı sağlamışlardır. Durmaksızın çalışmalarına rağmen, sağlık açığı oluşturan yanlış anlamalar ve yanlış bilgilerden kaynaklanan stigmayla karşı karşıya kalmaktadırlar. Bu çalışma, koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) savaşçılarına karşı stigma ve ayrımcılık düzeyini belirlemeyi, etkilerini anlamayı ve stigmanın nedenlerine ilişkin toplum algısını değerlendirmeyi amaçlamıştır.
Yöntemler: Altı aylık bir kesitsel çalışma yapıldı. Örneklem boyutu zamana bağlıydı ve karma bir örnekleme yöntemi kullanıldı. Toplam 78 COVID-19 savaşçısı ve toplumdan 68 katılımcı dahil edildi. Stigma değerlendirmesi dört alana dayanıyordu: Öngörülen stigma, deneyimlenen stigma, içselleştirilmiş stigma ve ifşa endişeleri. İlgili anlamlılık testleri uygulanmış ve veriler yüzde ve oranlar halinde sunulmuştur.
Bulgular: Katılımcıların %46,1’i 30-40 yaş aralığında, %47’si erkek, %81’i doktordu ve 2 hafta boyunca en az 6-12 saat görev yapıyordu. Çalışma popülasyonunun %85,5’i stigmayı öngörürken, %72,2’si stigma deneyimlemiş, %43,4’ü içselleştirilmiş stigma ve %76,3’ü ifşa endişesi içindeydi. İçselleştirilmiş stigmanın yaş (p<0,05) ve kişisel nitelikler (p<0,05) ile anlamlı şekilde ilişkili olduğu bulundu. Toplum katılımcılarının %47,1’inin çevrelerinde bir doktoru vardı ve çevrelerinde bir COVID-19 savaşçısının bulunması nedeniyle %44,1’inin birincil endişesi COVID-19’a yakalanmaktı. Ek önlemler alma zorunluluğu ve sosyal mesafeden taviz verilmesi gibi diğer endişeler de bildirildi.
Sonuçlar: COVID-19 savaşçıları, zihinsel sağlıkları üzerinde olumsuz bir etkiye neden olan, anlamlı düzeyde bir stigma deneyimlemişlerdi.
Objective: In 2020, the world came to a standstill due to the havoc created by severe acute respiratory syndrome coronavirus-2. The onus of tackling the disease relies largely on healthcare workers. However, other members of society, such as police personnel and sanitary workers, also made a major contribution in disease prevention. Despite working relentlessly, they face stigma caused by misconceptions and false information that create a health gap. This study aimed to determine the level of stigma and discrimination against coronavirus disease-2019 (COVID-19) warriors, understand its effects, and assess the community perception of the causes of stigmatization.
Methods: A cross-sectional study was conducted for 6 months. The sample size was time-bound, and a mixed method of sampling was employed. A total of 78 COVID-19 warriors and 68 participants from the community were enrolled. Stigma assessment was based on four domains: anticipated stigma, experienced stigma, internalized stigma, and disclosure concerns. Relevant tests of significance were applied, and the data are presented in percentages and ratios.
Results: Of the participants, 46.1% were in the age group of 30-40 years, 47% were males, and 81% were doctors by profession and were engaged in a minimum of 6-12 h of duty for 2 weeks. Of the study population, 85.5% had anticipated stigma, whereas 72.2% had experienced stigma, 43.4% had internalized stigma, and 76.3% had disclosure concerns. Internalized stigma was found to be significantly associated with age (p<0.05) and personal attributes (p<0.05). Of the community participants, 47.1% had a doctor in their neighborhood, and contracting COVID-19 was the primary concern of 44.1% due to the presence of a COVID-19 warrior in their vicinity. Other concerns, such as having to take extra precautions and social distancing being compromised, were also reported.
Conclusions: A significant level of stigma was experienced by COVID-19 warriors, causing a negative impact on their mental well-being.

9.How to Manage Low Estriol Levels in Pregnancies, One Center Experience
Elif YILMAZ GULEC, Alper GEZDIRICI, Akif AYAZ, Fatma Nihal OZTURK, Ibrahim POLAT
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.22747  Pages 62 - 70
Amaç: İkinci trimester Down sendromu tarama testlerindeki düşük östriyol (uE3) seviyesi, fetal ölüm, konjenital anormallikler veya fetüsün çeşitli genetik hormonal bozukluklarından kaynaklanabilir. Steroid sülfataz (STS) eksikliğine neden olan ve hafif iktiyozla seyreden bir mikrodelesyon sendromu olan X’e bağlı iktiyoz en yaygın genetik neden olmasına rağmen, ikinci trimester tarama testleri daha az yaygın ve daha şiddetli bir hastalık olan Smith Lemli Opitz Sendromu (SLOS) için risk hesaplamaktadır. Down sendromu taramasında uE3 düzeyi düşük olan gebeliklerin sonuçlarını araştırmayı ve bu gibi durumlarda SLOS yerine STS eksikliğinin yüksek prevalansını vurgulamayı amaçladık.
Yöntemler: Tarama testlerinde uE3 seviyeleri çok düşük olan ve trizomi ve/veya SLOS açısından yüksek risk taşıyan on beş gebelik STS eksikliği ve SLOS açısından değerlendirilmiş ve test edilmiştir.
Bulgular: Gebeliklerin yedisinde STS mikrodelesyon sendromu bulunurken, ek iki olguda aile ve/veya doğum sonrası öyküye dayanarak STS gen mutasyonu düşünüldü. Bir fetal ölüm tespit edildi. Ek kromozom anomalisi, SLOS veya konjenital malformasyon tespit edilmedi.
Sonuçlar: SLOS çok ağır seyreden ve nadir görülen bir sendromdur. Tarama testlerinde SLOS için risk tahmini hamileler ve sağlık çalışanları için strese neden olmaktadır. Anksiyeteyi önlemek için tarama testlerinde düşük bir uE3 seviyesi tespit edildiğinde STS eksikliği için risk tahmininin eklenmesini öneririz.
Objective: Low estriol (uE3) levels in the second-trimester screening for Down syndrome may be the result of fetal demise, congenital abnormalities, or some genetic hormonal disorders of the fetus. Although X-linked ichthyosis, a microdeletion syndrome with mild ichthyosis, which causes steroid sulfatase (STS) deficiency, is the most common genetic cause, second-trimester screening tests calculate the risk for a less common and severe disorder known as the Smith Lemli Opitz syndrome (SLOS). We aimed to investigate the outcomes of pregnancies with low uE3 levels in Down syndrome screening and emphasize the high prevalence of STS deficiency instead of SLOS in such cases.
Methods: Fifteen pregnancies with very low uE3 levels and high risk for trisomy and/or SLOS in screening tests were evaluated and tested for STS deficiency and SLOS.
Results: Seven of the pregnancies had STS microdeletion syndrome, while additional two cases were supposed to have STS gene mutation according to family and/or postnatal history. Although one fetal death was recorded, no chromosomal abnormality, SLOS, or congenital malformation was recorded in our series.
Conclusions: SLOS is a very severe and rare syndrome. The risk estimation for SLOS in screening tests causes stress for pregnant women and healthcare givers. We recommend the addition of risk estimation for STS deficiency when a low uE3 level is detected in the screening test.

10.Impact of the COVID-19 Pandemic on Functional Urology Practice: A Nationwide Survey From Turkey
Ahmet TAHRA, Murat DINCER, Rahmi ONUR
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.97450  Pages 71 - 78
Amaç: Koronavirüs hastalığı-2019 pandemisi ile rutin üroloji pratiği değişmiştir. Bu çalışmada pandemi sırasında ürologların fonksiyonel üroloji uygulamalarını çevrimiçi bir anket kullanarak belirlemek amaçlanmıştır.
Yöntemler: Türk ürologlarının pandemi sırasında fonksiyonel üroloji pratiğini değerlendirmek için çevrimiçi bir anket uygulandı. Bu ankette, katılımcıların görev yeri, pandemi merkezi olarak konumlandırılması, pandemi kliniklerinde görev alma ve fonksiyonel ürolojiye ilgi hakkında sorular soruldu. Ayrıca pandemi sırasında poliklinik hizmetleri, tanı testleri ve elektif ameliyatlar, pandemi öncesi günlük uygulamalarıyla karşılaştırarak sorgulandı.
Bulgular: Toplam 152 katılımcı anketi tamamladı. Katılımcıların %32,2’si günlük uygulamalarının yüzde ellisinden fazlasının inkontinans, prolapsus ve nöroüroloji tanı ve tedavisi ile ilgili olduğunu belirtti. Yüz yirmi üç katılımcıya (%80,9) göre poliklinik sayısında azalma oldu. Üroflovmetri (%68,4) ve ürodinami (%81,3) gibi tanı testleri de azaldı. Ankete katılanların çoğunluğu, botoks enjeksiyonu (%92,1), üriner inkontinans cerrahisi (%93,4) ve prolapsus cerrahisi (%85) gibi elektif ameliyatlarda azalma olduğunu bildirdi. Ankete katılanların yaklaşık dörtte biri (%28,9) nöroüroloji hastaları için tanı yöntemlerinin farklılık göstermediğini belirtti.
Sonuçlar: Pandemi sırasında ürolojide en çok etkilenen alanlardan biri fonksiyonel ürolojidir. Fonksiyonel ürolojiye yönelik testler ve ameliyatlar “opsiyonel” olarak sınıflandırılsa da hastaların yaşam kalitesi geciken müdahalelerden etkilenecektir.
Objective: Routine urology practice has changed with the coronavirus disease-2019 pandemic. We aim to determine the urologists’ functional urology practice during the pandemic by an online questionnaire.
Methods: An online questionnaire was conducted to assess the functional urology practice of Turkish urologists’ during the pandemic. The workplace, positioning as a pandemic hospital, involvement in pandemic clinics, and the relevance to functional urology were questioned. We also inquired about outpatient services, diagnostic tests, and elective surgeries during the pandemic compared with their routine practice.
Results: One hundred and fifty-two participants completed the questionnaire. Of these, 32.2% replied that more than half of their daily practice was related to diagnosing and treating incontinence, prolapse, and neurourology. According to 123 participants (80.9%), there was a decrease in outpatient clinics. Diagnostic tests were also reduced, such as uroflowmetry (68.4%) and urodynamics (81.3%). The majority of respondents declared a decrease in elective surgeries as Botox injection (92.1%), surgery for urinary incontinence (93.4%), and surgery for prolapse (85%). Nearly one-quarter of respondents’ (28.9%) stated that their diagnostic methods for neurourology patients did not differ.
Conclusions: One of the most affected areas in urology during a pandemic is functional urology. Although diagnostic tests and surgery for functional urology are classified as “optional,” the quality of life of patients will be affected by the delayed intervention.

11.Adenoma Detection Rate in Colonoscopic Screening with Ketamine-based Sedation: A Prospective Observational Study
Mirza KOVACEVIC, Nermina RIZVANOVIC, Adisa SABANOVIC ADILOVIC, Nedim BARUCIJA, Anida ABAZOVIC
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.75282  Pages 79 - 84
Amaç: Bu çalışmada en sık kullanılan anestezi tekniklerinden biri olan ketamin bazlı sedasyon ile kolonoskopi taraması sırasında adenom tespit oranının (ADR) değeri arasındaki ilişkinin belirlenmesi amaçlanmıştır.
Yöntemler: Bu prospektif, gözlemsel çalışmaya, işlemden önce standart kolonoskopi hazırlığı yapılan 140 hasta dahil edildi. Sedasyon rejimleri, 0,5 mg/kg ketamin ve 0,5 mg/kg propofol içeriyordu. Ramsey Sedasyon skalasını korumak için 0,5 mg/kg’de ek propofol dozları uygulandı. Temel özellikler, ADR, Chicago barsak hazırlık (CHBP) ölçeğine göre bağırsak hazırlığı kalitesi, çekal entübasyon, kolonoskopinin çıkarılması ve komplikasyonlar analiz edildi.
Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 55,76 yıldı; 40’ı (%28,6) erkek, 100’ü (%71,4) kadındı. ADR, erkeklerde %15,71 ve kadınlarda %27,86 olmak üzere %43,57 idi. %43,6 adenom, %17,9 biyopsi ve %22,9 polipektomi vardı. Adenomların/poliplerin en büyük yeri rektumda ve sigmoid ve çıkan kolonda (p=0,11), sigmoid kolon ve ileum biyopsisinde (p<0,05), rektum ve sigmoidde ve çıkan kolonda polipektomi (p<0,05) idi. Çekal entübasyon, çoğu hastada (%80) >6 dakika olan bir geri çekme süresi ile %93.6 idi (p<0,05). CHBP ölçeği komplikasyonsuz iyi bir barsak hazırlığı (p<0,05) gösterdi.
Sonuçlar: Ketamin bazlı sedasyon, ADR ile genel olarak iyi bir korelasyon içindedir. Bu nedenle, gelecekteki çalışmalarda ADR değerlendirmesi için sedasyon tekniği dahil edilmelidir.
Objective: This study aimed to determine the relationship between one of the most commonly used anesthesia techniques, ketamine-based sedation, on the value of adenoma detection rate (ADR) during colonoscopy screening.
Methods: This prospective, observational study included 140 patients, who underwent a standard colonoscopy preparation before the procedure. Sedation regimens included ketamine at 0.5 mg/kg and propofol at 0.5 mg/kg. Additional doses of propofol were administered at 0.5 mg/kg to maintain the Ramsey Sedation scale. Baseline characteristics, ADR, bowel preparation quality according to the Chicago bowel preparation (CHBP) scale, cecal intubation, colonoscopy removal, and complications were analyzed.
Results: The mean age of patients was 55.76 years; 40 (28.6%) were males and 100 (71.4%) were females. The ADR was 43.57%, wherein 15.71% in males and 27.86% in females. There were 43.6% adenomas, 17.9% biopsies, and 22.9% polypectomies. The largest location of adenomas/polyps were in the rectum and sigmoid and ascending colon (p=0.11), a biopsy of the sigmoid colon and ileum (p<0.05), polypectomy of the rectum and sigmoid and ascending colon (p<0.05). The cecal intubation was 93.6% with a withdrawal time that is >6 min in most patients (80%) (p<0.05). The CHBP scale showed good bowel preparation (p<0.05) without complications.
Conclusions: Ketamine-based sedation is in good overall correlation with ADR. Therefore, the sedation technique should be included for ADR assessment in the future.

12.Prognostic Nutritional Index Predicts Early Mortality in Diffuse Large B-cell Lymphoma
Erman OZTURK, Tayfun ELIBOL, Emrah KILICASLAN, Beyza KABAYUKA, Işıl ERDOGAN OZUNAL
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.87422  Pages 85 - 91
Amaç: Diffüz büyük B-hücreli lenfomada (DBBHL) prognozu belirlemede internasyonel prognostik indeks (IPI) ve revize edilmiş IPI (R-IPI) kullanılmaktadır. Ancak bu skorlama sistemleri çok yüksek riskli hastaları belirlemede yetersiz kalmaktadır. Son zamanlarda DBBHL’de prognozu belirlemede lenfosit ve albümin ile hesap-lanan prognostik nutrisyonel indeks (PNİ) kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmada amaç; DBBHL’de yüksek riskli hastalarda PNİ skorunun prognoz ve sağkalıma olan etkisini değerlendirmektir.
Yöntemler: Çalışmaya DBBHL tanısı konmuş ve rituksimab, siklofosfamid, doksorubisin, vinkristin, prednizolon tedavisi almış hastalar alındı. Tedavi öncesi IPI, R-IPI ve PNİ skorları ile progresyonsuz sağkalım (PS) ve toplam sağkalım (TS) süreleri hesaplandı. TS’ye göre PNİ için sınır değer X-Tile programı ile belirlendi.
Bulgular: Çalışmaya alınan 110 hastanın medyan yaşı 63, medyan takip süresi 25 aydı. R-IPI’ya göre çok iyi riskli grup için medyan TS süresine ulaşılamamışken, iyi ve kötü riskli gruplarda medyan TS sırası ile 83 ve 17 aydı (p=0,001). PNİ skoru için TS’de gruplar arasında fark yaratan sınır değere göre kohort üç gruba ayrıldı: PNİ<33 olan hastalar yüksek riskli, 33-42 arası orta riskli, PNİ≥42 olan hastalar iyi riskli olarak sınıflandırıldı. PNİ’ye göre medyan PS ve TS süreleri sırasıyla yüksek riskli grupta 2 ay ve 3 ay, orta riskli grupta 9 ay ve 19 aydı, iyi riskli grupta PS ve TS için medyan takip sürelerine ulaşılamadı (p=0,001).
Sonuçlar: DBBHL’de prognozu belirlemede R-IPI kullanılmaktadır, fakat bizim kohortumuzda kötü riskli hasta grubunda R-IPI’ya göre hesaplanan TS 17 ay iken PNİ’ye göre bu sürenin 3 ay olduğu belirlenmiştir. Bu bulgu PNİ’nin erken mortaliteyi başarılı bir şekilde öngörebileceğini göstermektedir.
Objective: The international prognostic index (IPI) and the revised IPI (R-IPI) are used to determine the prognosis in diffuse large B-cell lymphoma (DLBCL). However, these scoring systems are insufficient to identify very high-risk patients. Recently, the prognostic nutritional index (PNI) -calculated with lymphocyte count and albumin- has been used to determine the prognosis in DLBCL. This study aimed to evaluate the effect of PNI score on prognosis and survival in patients with high-risk DLBCL.
Methods: Patients diagnosed with DLBCL and treated with rituximab, cyclophosphamide, doxorubicin, vincristine, and prednisolone were included. Pre-treatment IPI, R-IPI, and PNI scores and progression-free survival (PFS) and overall survival (OS) times were calculated. The cut-off value for PNI according to OS was determined by using the X-Tile program.
Results: One hundred and ten patients were included, the median age was 63 years and the median follow-up period was 25 months. According to R-IPI, the me-dian OS could not be reached for the very good risk group, and the median OS values were 83 and 17 months in the good and poor-risk groups, respectively (p=0.001). The cohort was divided into three groups according to the cut-off value for the PNI: patients with PNI <33 were classified as high-risk, 33-42 intermediate-risk, and ≥42 as low-risk. According to PNI, the median durations of PFS and OS were 2 months and 3 months in the high-risk group, 9 months and 19 months in the inter-mediate-risk group respectively, and in the low-risk group the median duration for PFS and OS could not be reached (p=0.001).
Conclusions: The R-IPI is widely used to estimate the prognosis in DLBCL. But in our cohort, in the poor-risk patient group, the OS was 17 months according to R-IPI, while this period was 3 months according to PNI. This finding demonstrated that PNI might predict early mortality in DLBCL.

13.Did Hospital Admissions Caused by Respiratory Infections and Asthma Decrease During the COVID-19 Pandemic?
Zeynep Reyhan ONAY, Deniz MAVI, Yetkin AYHAN, Sinem CAN OKSAY, Gulay BILGIN, Saniye GIRIT
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.02779  Pages 92 - 98
Amaç: Koronavirüs hastalığı-2019 (COVID-19) pandemisi döneminde alınan maksimum izolasyon önlemlerine rağmen sağlık kurumlarının hasta yoğunluğu artmış-tır. Bununla ilişkili olarak bazı hastalık gruplarının başvurdukları bölüm ve başvuru sayılarında değişiklikler olduğu gözlemlenmiştir. Çalışmamızda, pediatrik solunum yolu enfeksiyonları ve astım sıklığında COVID-19 dönemine özgü değişiklikleri nicel olarak araştırmayı hedefledik.
Yöntemler: Hastanemiz çocuk acil, pediatri kliniği ve polikliniği ve çocuk yoğun bakım ünitesindeki (ÇYBÜ) iki yıllık dönemde (pre- COVID bir yıl ve COVID pandemi-sinin ilk yılı); influenza, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları (ÜSYE, ASYE), akut bronşiyolit ve astım tanıları alan çocukların elektronik tıbbi kayıt verileri incelendi.
Bulgular: Pandemi öncesindeki bir yıllık dönemde 96.648 ve pandeminin ilk yılında 15.848 çocuk hasta başvurusu mevcuttu. Pandemi döneminde toplam acil servis başvurularında %73, toplam poliklinik başvurularında %70, toplam hastane yatış sayısında %41,5 ve toplam ÇYBÜ yatış sayısında %42 düşüş olduğu tespit edildi. İnfluenza [%4,26’dan %0,37’ye (p=0,0001)] ve ÜSYE [%81,54’ten %75,62’ye (p=0,0001)] başvurularının toplam başvuru sayısı içindeki oranları azalırken, ASYE [%8,22’den %10,01’e (p=0,0001)], akut bronşiyolit [%2,76’dan %3,07’ye (p=0,027)] ve astım [%5,96’dan %14’e (p=0,0001)] tanılarının toplam başvuru sayısı içindeki oranları artmıştır.
Sonuçlar: Genellikle akut bronşiyolit ve astım ataklarına neden olan virüslerin azalması bu hasta grubunun acil servise başvurularını azaltmıştır. Bu dönemde ebeveynlerin acil servisi tercih etmemeleri daha şiddetli ASYE’nin gelişmesine zemin hazırlamış olabilir.
Objective: Despite maximum isolation measures taken during the coronavirus disease-2019 (COVID-19) pandemic, the workload of health institutions has increased. Consequently, changes in the number of admissions in clinics and emergency departments by disease groups have been observed. We aimed to quantitatively investigate the changes in the frequency of respiratory infections and asthma in the pediatric population during the COVID-19 pandemic.
Methods: We analyzed electronic medical record data of patients who were admitted to the emergency department (ED), outpatient and inpatient clinics, and pediatric intensive care unit (PICU) because of influenza, upper and lower respiratory tract infections (URTI, LRTI), acute bronchiolitis, and asthma during the two-year period (one year pre- COVID period and first year of the pandemic).
Results: There were 96,648 admissions in the pre-COVID period and 15,848 during the pandemic. We observed a decline in ED admissions (-73%), outpatient clinic visits (-70%), hospitalizations (-41.5%), and PICU admissions (-42%). While the admission rates of patients with influenza [from 4.26% to 0.37% (p=0.0001)] and URTI [from 81.54% to 75.62% (p=0.0001)] decreased, the ratio of the number of admissions to the total number of admissions due to LRTI [from 8.22% to 10.01% (p=0.0001)], acute bronchiolitis [from 2.76% to 3.07% (p=0.027)], and asthma [from 5.96% to 14% (p=0.0001)] increased.
Conclusions: The decrease in viruses that cause acute bronchiolitis and asthma attacks lead to a reduction in admissions to ED of this patient group. The fact that parents preferred not to admit their child in ED during this period may have paved the way for the development of more severe LRTIs.

14.Pedobarographic Measurements of Rheumatoid Feet Compared with Clinical Parameters
Yasemin YUMUSAKHUYLU, Bilinc DOGRUOZ KARATEKIN, Selin TURAN TURGUT, Afitap ICAGASIOGLU, Esra SELIMOGLU, Sadiye MURAT, Esen KASAPOGLU, Bekir TURGUT
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2021.70750  Pages 99 - 104
Amaç: Çalışmanın amacı romatoid artritli (RA) hastalarda pedobarografik ölçüm ile değerlendirilen plantar basınç değişiklikleri ile hastalık aktivitesi, radyolojik anormallikler ve ayak indeksleri arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır.
Yöntemler: Sosyodemografik veriler, ayak semptomları, anatomik dağılım, ağrının şiddeti ve süresi bilgileri toplandı. Hastalık aktivitesi için 28 eklemde hastalık aktivi-te skoru (DAS28) ve fiziksel aktivite için Sağlık Değerlendirme Anketi (HAQ) ve ayak fonksiyonlarını değerlendirmek için ayak fonksiyon indeksi (FFI) uygulandı. Radyo-lojik anormallikleri değerlendirmek için modifiye Larsen skorlaması kullanıldı. Ayak basınç özelliklerini analiz etmek için pedobarografik ölçümler yapıldı.
Bulgular: Elli iki RA hastasının toplam 104 ayağı değerlendirildi. DAS28 skorları plantar basınç değerleri ile korele değildi (p>0,05). HAQ skorları ile sağ orta ayak orta yükleme basıncı arasında anlamlı bir ilişki saptandı (r=0,355; p<0,01). FFI skorları, sağ lateral orta ayak yükleme basıncı ile pozitif korelasyon gösterdi (r=0,302; p<0,05). Manchester Ayak Ağrısı ve Disabilite İndeksi ve plantar yükleme özellikleri arasında bir ilişki saptanmadı. Radyolojik skorlar sol lateral arka ayak plantar basıncı ile korele idi (r=0,286; p<0,05).
Sonuçlar: Pedobarografik ölçümler, ayağın tüm bölümlerinin (ön ayak, orta ayak, arka ayak) değerlendirilmesi için bir takip değerlendirme aracı olarak düşünülebilir. Romatoid ayakların pedobarografik incelenmesi, ayak tutulumunun hastalık süresinden bağımsız olduğunu, orta ayak plantar basınçlarının vücut kitle indeksi ile ilişkili olduğunu ve DAS28’in ayak problemlerini ihmal ettiği için hastalık aktivitesinin bir belirteci olarak yetersiz kalabileceğini göstermiştir.
Objective: This study aimed to investigate the relationship between plantar pressure pedobarographic measurements and disease activity, radiological abnormali-ties, and foot indexes in patients with rheumatoid arthritis (RA).
Methods: Sociodemographics, foot symptoms, anatomical distribution, pain intensity and duration, and podiatry services access data were collected. Disease activity scale of 28 joints (DAS28) was used for the disease activity, and Health Assessment Questionnaire (HAQ) was used for the functional status. Foot function index (FFI) was used to measure the impact of foot pathology on its function. The Modified Larsen scoring was used to assess radiological abnormalities. Pedobarog-raphic measurements were used to analyze foot loading characteristics.
Results: A total of 104 feet of 52 patients with RA was evaluated. DAS28 scores did not correlate with the plantar pressure values (p>0.05). A significant correlation was found between HAQ scores and right medial midfoot loading pressure (r=0.355; p<0.01). FFI scores were positively correlated with right lateral midfoot loading pressure (r=0.302; p<0.05). No relationship was found between Manchester Foot Pain and Disability Index and plantar loading characteristics. The radiological scores were correlated with left lateral hindfoot plantar pressure (r=0.286; p<0.05).
Conclusions: Pedobarographic measurements can be considered as a follow-up evaluation tool for the evaluation of all foot parts (forefoot, midfoot, and hindfoot). Rheumatoid feet investigation showed that foot involvement is independent of the disease duration, whereas midfoot plantar pressures are associated with the body mass index. Additionally, DAS28 may fall short as a marker of disease activity because it neglects foot problems.

15.Quality of Life, Participation, and Functional Status in Cerebral Palsy: A 13-year Follow-up Study
Bilinc DOGRUOZ KARATEKIN, Afitap ICAGASIOGLU
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.54920  Pages 105 - 112
Amaç: Serebral palsili (SP) bireylerin 13 yıllık izlem süresince fonksiyonel durum, katılım ve yaşam kalitelerindeki değişimin araştırılması amaçlanmıştır.
Yöntemler: Geçmiş veriler veritabanından elde edildi. Komorbiditeler, mobilite durumu, ortez kullanımı, rehabilitasyon programı ve izlem bilgileri sorgulandı. Sağlık-la ilişkili yaşam kalitesini ölçmek için EuroQol 5-Dimension 3-Level (EQ-5D-3L) kullanıldı.
Bulgular: On üç yıl önce katılımcıların %38,4’ü bağımsız yürüyebiliyorken, günümüzde bu oran %51,2’ye yükselmişti. Ortez kullanımının %48,7’den %25,6’ya, rehabili-tasyona devam etme oranının %100’den %58,9’a düştüğü tespit edildi. Ortalama EQ-5D-3L skoru 0,36±0,42, ortalama EQ-vizüel analog skala skoru 68±24,01 idi.
Sonuçlar: SP’li bireyler ve bakım verenlerinde, SP’nin ömür boyu süren bir hastalık olduğu farkındalığı yaratılmalı ve rehabilitasyon programlarına devamlılıkları teşvik edilmelidir. Günlük yaşam aktivitelerinde bağımsızlık hedeflenmeli, sosyal yaşama katılımları sağlanmalıdır.
Objective: This study aimed to investigate the current status and changes in motor and functional status, participation, and quality of life of individuals with cerebral palsy (CP) during the 13-year follow-up.
Methods: Data from the database were retrospectively analyzed, including comorbidities, mobility status, orthotic usage, and information about the rehabilitation program and follow-up. The EuroQol 5-Dimension 3-Level (EQ-5D-3L) was used to measure the health-related quality of life.
Results: Of our participants, 38.4% could independently walk 13-years ago, which increased to 51.2% presently. The orthotic usage decreased from 48.7% to 25.6%, and the rate of continuing rehabilitation decreased from 100% to 58.9%. The mean EQ-5D-3L score was 0.36±0.42, and the mean EQ-visual analog scale score was 68±24.01.
Conclusions: Individuals with CP and their caregivers should be aware that CP is a lifelong disease and their continuity in rehabilitation programs should be encouraged. Independence in daily life activities should be aimed and participation in social life should be ensured.

CASE REPORTS
16.Intracapsular Enucleation of Intraparotid Facial Nerve Schwannoma with Intratemporal Extension
Linger SIM, Xing Yi YEOH, Tay Eng TAN, Zahirrudin ZAKARIA, Irfan MOHAMAD
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.46844  Pages 113 - 118
İntraparotid fasiyal sinir schwannomu, kesin biyopsi olmadan preoperatif olarak teşhis edilmesi zor olan, ancak cerrahi planlama ve fasiyal sinirin kazara yaralanmasını önlemek için teşhis edilmesi önemli olan nadir bir durumdur. Schwannomların benign indolent doğası göz önüne alındığında, fasiyal sinir fonksiyonu ve fasiyal kozmetiklere özel dikkat gösterilerek, uzun süreli tümör kontrolünde yönetime öncelik verilmelidir. Mikroskop destekli intrakapsüler enükleasyon, bu tür lezyonlar için mükemmel bir tedavi seçeneğidir. Hastamız ameliyattan sonra House-Brackmann derece II yüz fonksiyonunu gösterdi. Bu teknik güvenlidir ve olumlu bir fasiyal sinir fonksiyonu sonucunu sunar.
Intraparotid facial nerve schwannoma is a rare condition, which is difficult to preoperatively diagnose without a definite biopsy, yet the diagnosis is important for surgical planning and avoiding accidental injury to the facial nerve. Considering the benign indolent nature of the schwannomas, the management should be prioritized on the long-term tumor control with special attention to the facial nerve function and facial cosmesis. Microscope-assisted intracapsular enucleation is an excellent treatment option for such lesions. Our patient showed House–Brackmann grade II facial function after the surgery. This technique is safe and offers a favorable outcome of facial nerve function.

17.Invasive Heart Rate Control as a Salvage Therapy in Amiodarone-induced Thyroid Storm
Emin Evren OZCAN, Mustafa DOGDUS, Resit Yigit YILANCIOGLU, Suleyman Cem ADIYAMAN, Oguzhan Ekrem TURAN
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.55453  Pages 119 - 122
Atriyal fibrilasyon (AF) en sık görülen aritmidir ve amiodaron, AF'nin medikal kardiyoversiyonunda en sık kullanılan ve toksik etkileri nedeniyle dikkatli kullanılması gereken ilaçlardan biridir. Amiodaron ile tedavi edilen hastalarda amiodaron ile indüklenen tirotoksikoz (AİT) gelişebilir. Buna karşılık, bir tiroid fırtınasına eşlik eden en yaygın ritim bozukluğu AF'dir. Bu ilişki hem AF hem de tirotoksikoz tedavisini kısır bir döngüye sokabilir ve aritmi kaynaklı kardiyomiyopatiye yol açabilir. Burada hemodinamik bozukluğa neden olan, medikal tedaviye ve kardiyoversiyona dirençli AF’si olan bir AİT hastasında kurtarma tedavisi olarak atriyoventriküler düğüm ablasyonunu sunmayı amaçladık.
Atrial fibrillation (AF) is the most common arrhythmia, and amiodarone is one of the most commonly used drugs for medical cardioversion of AF, which should be used carefully due to its toxic effects. Amiodarone-induced thyrotoxicosis (AIT) may develop in amiodarone-treated patients. In contrast, the most common rhythm disturbance accompanying a thyroid storm is AF. This association may put both AF and thyrotoxicosis treatment into a vicious circle, leading to AI cardiomyopathy. Herein, we aimed to present atrioventricular node ablation as a salvage therapy in a patient with AIT who had AF-causing hemodynamic impairment, resistance to medical therapy, and cardioversion.

LETTERS TO THE EDITOR
18.Primary Umbilical Endometriosis: Villar’s Nodule
Christos IAVAZZO, Nikolaos VRACHNIS, Ioannis D. GKEGKES
doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.48865  Pages 123 - 124
Abstract | Full Text PDF

ERRATUM
19.Erratum

doi: 10.4274/MMJ.galenos.2022.e001  Page 125
Abstract | Full Text PDF




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved