Home | Contact
     ISSN 2149-2042
     e-ISSN 2149-4606
 
 
 
Volume : 37 Issue : 2 Year : 2022



Current Issue Archive Popular Articles Ahead of Print




Index














Membership




Applications



 
Medeniyet Med J: 20 (3)
Volume: 20  Issue: 3 - 2005
Hide Abstracts | << Back
CLINICAL RESEARCH
1.To estimate the nutritional status of the surgical patients with two different tecniques
A. Esra Sağıroğlu, Nursen Koltka, Fatih Öztekin, Hayriye Yeşil, Tayyibe Kaşıkçı, Melek Çelik
Pages 129 - 133
Hastane malnütrisyonunu belirleyen faktörlerden birisi hastaların hastaneye kabul edildikleri andaki beslenme durumudur. Bu çalışma, cerrahi operasyon için yatışı yapılan olguların malnütrisyon prevalansını belirlemek ve subjektif global değerlendirme (SGD) ile nütrisyonel risk indeksi (NRI) karşılaştırmak için gerçekleştirilmiştir.
Etik kurul onayı alındıktan sonra yatışı yapılan 741 olgu çalışmaya alındı. Olguların yatışda SGD’leri, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKI), kol çevresi ölçümleri yapıldı, kan örneği alınarak hemogram, albümin değerleri saptandı, son 6 aylık kilo kaybı ile NRI hesaplandı. Hastaların hastanede yatış süreleri, komplikasyonları ile patoloji cinsleri kayıt edildi.
NRI’ne göre olguların 45’i (% 6) hafif malnütrisyonlu, 49’u (% 6.54) orta malnütrisyonlu, SGD’ye göre olguların 26’sı (% 3.5) orta malnütrisyonlu olarak değerlendirildi. NRI ve SGD ile antropometrik ve laboratuvar değerleri ilişkisine bakıldığında, boy dışında tüm değerler istatistiksel olarak anlamlı ilişkiye sahipti. Olguların çoğunluğunda komplikasyon görülmediğinden gruplar arasında fark yoktu.
Çalışmamızda kullandığımız her iki metot da nütrisyonel durumu belirleyen faktörlerle ilişki göstermektedir. Bu yüzden her iki metodun da beslenme durumunu belirlemede kullanılabileceği sonucuna varıldı.
The main factor used in malnutrition prevalance is the nutritional status of the patients at hospital admission. This study is to estimate the incidance of malnutrition in surgical patients and to compare the results of the subjective global evalution and nutritional risk index.
After ethic comittee aproval, SGE, height, weight, BMI, MAC, Hb, albumin, weight loss within 6 months and NRI of 741 patients were noted or calculated. Length of stay in the hospital, complications, pathologies (oncologic or non-oncologic) were also noted.
According to NRI 45 patients (6 %) mild malnutrition, 49 patients (6.54 %) moderate and according to SGE 26 patients (3.5 %) were evaluated as moderate malnutrition. NRI and
SGE were in correlation statistically in all parameters except height. There was no difference in complications rates.
Both methods correlate with the parameters used to evaluate nutrition. Either one, NRI or SGE can be used for nutritional assessment.

2.Effects of long-term oxygen therapy on mortality and compliance of patients with severe COPD
Zuhal Karakurt, Nur Güngör, Müyesser Ertuğrul, Murat Korkmaz, Sinan Arslan, Ebru Sulu, Mehmet D. Tavşan, Canan Gedik, Hatice Türker
Pages 134 - 136
Kronik obstrüktif akciğer hastalığında (KOAH) evde uzun süreli oksijen tedavisi (USOT) ileri derecedeki olgularda farmakolojik tedavinin yanısıra rutin uygulanan tedavi yöntemlerinden biridir. Çalışmamızda ileri derecede KOAH’lı olgularda USOT’un sağkalıma katkısı ve hasta uyumunu araştırmayı amaçladık.
Merkezimizde 1998-2000 yılları arasında ilaç tedavisine ilaveten USOT kullanan ve ölen 63 erkek hasta retrospektif olarak incelemeye alındı. Evleri telefonla aranarak ölüm günleri ve günde kullandığı oksijen (litre/dk) süresi kayıt edildi. Olgular daha sonra kullanılan USOT süresine (6 saat/gün uzun ya da kısa olması) göre 2 gruba ayrıldı.
USOT kullanan grup 1’de 34 hasta olup yaş ortalaması 61±.12 (35-75) idi. Ölümlerinden önce hastaneye son başvuru arter kan gazı değerleri sırasıyla; PaO2 51±.11 mmHg, PaCO2 60±15 mmHg, SaO2 % 81±8, günlük ortalama nazal O2 kullanım süresi 12±2 saat/gün idi. USOT verildikten sonra ölümlerine kadar geçen süre ortalama 5.6±5.1 ay idi. USOT verildiği halde evde oksijen kullanmayan (<6 saat/gün) grup 2’de ise 29 hasta olup yaş ortalaması 63±9 (45-80) idi. En son arter kan gazları; PaO2 51±14 mmHg, PaCO2 50±14 mmHg, SaO2 % 82±9, ölüme kadar geçen süre ortalama 5.2±4.9 ay idi.
USOT tedavisine alınan ileri KOAH’lı olgularda, USOT’ne uyumun kötü olduğu durumlarda KOAH’da USOT kullanımının mortalite üzerine etkisinin olmadığı gösterildi. Bu durumun USOT önerilen hastalara verilen eğitimin yeterli olmamasından kaynaklandığı, bu nedenle USOT önerildiğinde tedavinin kullanımı hakkında daha iyi bir eğitim verilmesinin gerekli olduğu kanaatine varıldı.
Long term oxygen therapy (LTOT) at home is one of the routine treatment besides the pharmacologic therapy in severe chronic obstructive pulmoner disease (COPD). Our object in this study to investigate the survival of patients with COPD receiving LTOT.
Retrospectively, 63 death male patients using LTOT were examined in our center between 1998-2000. Their time of death and duration of oxygen using per day were recorded by calling patients’home. Patients were allocated to Group 1 and Group 2.
Group1 included 34 patients who were receiving LTOT; mean of their age 61±12 yr (range 35-75 yr), the arterial blood gas values which were registered at hospital just before their death time; PO2 51±11 mmHg, PCO2 60±15, SaO2 % 81±8, their daily nasal O2 using time was 12±2 hrs/day. The lasting period until their death time was 5.6±5.1 months. In Group 2 there are 29 patients who didn’t use oxygen at home (less or
more than 6 hrs/day) in spite of given LTOT. Their mean age was 63±9 yrs. (range 45-80). Their last artery blood gas values PaO2 51±14 mmHg, PaCO2 50±14 mmH, SaO2 % 82.9, and the lasting period until their death time was 5.2±4.9 months.
In our study we showed that compliance of patients with severe COPD whose taken LTOT were poor and therefore no any effect of oxygen therapy on the mortality. We conclude that this result may be related to the insufficiency of the education that is given the patients and so when we suggest LTOT more kind of education about using must be given to the patients.

3.Intraocular pressure changes following cataract extraction in primary open-angle glaucoma patients
Sevil Arı Yaylalı, Aylin Ardagil, Hasan Horoz, Hasan H. Erbil
Pages 137 - 139
Bu çalışmada, birincil açık açılı glokom tanılı hastalarda komplikasyonsuz fakoemulsifikasyon cerrahisi ve göz içi lens implantasyonu sonrası göz içi basınç değişiminin değerlendirmesi amaçlandı.
SSK Göztepe Eğitim ve Araştrma Hastanesi Göz Kliniği Glokom Birimi’nde takip edilmekte ve katarakt cerrahisi geçirmiş olan 22 olgunun 27 gözü retrospektif olarak incelendi. Hastaların preoperatif ve postoperatif görme keskinliği değerleri, kullanılan antiglokomatöz ilaçlar, preoperatif göz içi basınç ortalamaları ve postoperatif ilk 6 ay, ikinci 6 ay, ikinci yıl, üçüncü yıl göz içi basınç ortalamaları tespit edildi ve kendi aralarında karşılaştırıldı.
Hastaların postoperatif 3 yıllık takiplerde göz içi basıncında preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı düşüş gözlendi. Göz içi basıncındaki bu düşüşün 2’inci yıl sonuna kadar devam ettiği, daha sonra artışın izlendiği, ancak hala basıncın preoperatif değerlerin altında olduğu saptandı. Bir hastada cerrahi sonrası görme keskinliğinde değişiklik olmazken diğer hastaların tamamında en az 2 Snellen sıralık artış olduğu tespit edildi. Postoperatif dönemde preoperatif döneme göre ilaç sayısında azalma saptanmasına rağmen bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmadı.
Katarakt gelişen birincil açık açılı glokomlu hastalarda komplikasyonsuz fakoemulsifikasyon cerrahisi ve arka kamara göz içi lensi implantasyonu sonrasında göz içi basıncında anlamlı şekilde düşüş meydana geldiği saptandı. Bu hastalarda katarakt ekstraksiyonunun görme keskinliğinde artış sağlamanın yanında göz içi basıncının regülasyonuna katkıda bulunduğu sonucuna ulaşıldı.
In this study we aimed to evaluate the changes in intraocular pressure following uneventful phacoemulsification cataract extraction with posterior chamber intraocular lens implantation in primary open-angle glaucoma patients.
We retrospectively reviewed the 27 eyes of 22 patients with primary open-angle glaucoma who underwent cataract surgery and were followed in the glaucoma department of SSK Goztepe Educational Hospital.The preoperative and postoperative visual acuity, antiglaucoma medications, preoperative and postoperative intraocular pressures measured during the first 6 and 12 months postoperatively, 2’st and 3’rd years after the surgery were noted and compared.
During the 2 years follow up the posoperative intraocular pressure measurements were found to be significantly lower than the preoperative intraocular pressures. During the 3’rd
postoperative year the intraocular pressure started to increse but it still remained significantly lower than the preoperative measurements. All of the patients had two or more Snellen rows increase in visual acuity postoperatively except one patient
in whom the visual acuity remained the same. There was a decrease in the antiglaucoma medications postoperatively but this decrease was not statistically significant.
In this study we found that there was a statistically significant decrease in the intraocular pressure of patients with primary open-angle glaucoma after uncomplicated phacoemulsification and posterior chamber intraocular lens implantation surgery. The cataract surgery itsself may contribute to the intraocular pressure regulation in patients with primary open-angle glaucoma.

4.Comparing the results of shoulder examination tests and magnetic resonance imaging of the shoulder
Koray Ünay, Oğuz Poyanlı, Kaya Akan, Emre Demirçay, Nadir Şener
Pages 140 - 142
Amaç: Sık kullanılan omuz muayene testleri ile omuz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) arasındaki duyarlılık ve özgüllüğün tespit edilmesi.
Materyal ve metot: Omuz MRG’si istenmiş 117 hastaya aynı doktor tarafından kör olarak 8 omuz muayene testi yapıldı. Test sonuçları MRG raporları ile karşılaştırıldı. MRG sonuçları ana tanı testi olarak alınarak duyarlılık ve özgüllüğü hesaplandı.
Sonuçlar: 1-Hawkins testi % 91, % 85; 2-Tump-up ve Global ROM % 95, % 32; 3-Yergeson testi % 28, % 50; 4-Speed testi % 26, % 59; 5- Lift-off testi % 70, % 99; 6-M.Supraspinatus stres testi % 82, % 92; 7-M.‹nfraspinatus ve M.Teres minör stres testi % 82, % 76; 8-O’Brein testi % 74, % 72 sırasıyla duyarlılığa ve özgüllüğe sahipti.
Hawkins testi omuz sıkışma sendromu tanısında yüksek duyarlılık ve özgüllük değerlerine sahiptir. Omuz sıkışma sendromu tanısında MRG Hawkins testine destek olur. Adheziv kapsülitin tanısı MRG ile konulmaz; Tump-up ve Global ROM testinin duyarlılığının yüksek olması şüpheli olgularda MRG’nin desteğinin varolabileceğini, ancak düşük özgüllük değerleri yüzünden tanı koydurucu olmaktan uzak olduğunu göstermektedir. Yergeson ve Speed testleri çok düşük duyarlılık ve düşük özgüllük değerleri ile tanıda değerlerinin azlığını göstermektedirler. Lift-off testi: yüksek özgüllük değeri ile m. Subscapularis rüptüründe önemli bir test olduğunu göstermektedir. M. supraspinatus stres testi, M. infraspinatus ve M. teres minör stres testi nispeten yüksek özgüllük ve duyarlılık değerleri ile değerli testler oldukları gözlenmiştir. Tanısı muayene ile zor olan anterior labral defekti göstermesi açısından O’Brein testinin özgüllük ve duyarlılık değerleri yüksek bulunmuştur.
To identify the sensitivity and specificity between the frequently used shoulder examination tests and magnetic resonance imaging (MRI) of the shoulder.
8 blind shoulder examination tests have been performed by the same physician on 117 patients, whose Shoulder MRI is demanded. Test results are compared with the MRI reports. On the basis of MRI results, taken as the main diagnosis test, sensitivity and specificity are calculated.
Results: 1-Hawkins test has 91 % sensitivity, 85 % specificity; 2-Tump-up and Global ROM has 95 % and 32 %; 3-Yergeson test 28 % and 50 %; 4-Speed test 26 % and 59 %; 5- Lift-off test 70 % and 99 %; 6-M. supraspinatus stress test 82 % and 92 %; 7-M. infraspinatus and m. teres minor stress test 82 % and 76 %; 8-O’Brein test 74 % and 72 % sensitivity and specificity respectively.
Hawkins test has high figures of sensitivity and specificity in the diagnosis of shoulder impingement syndrome. MRI is supportive to the Hawkins test in the diagnosis of shoulder impingement syndrome. Adhesive capsulitis is not diagnosed by MRI; the fact that Tump-up and Global ROM test has high sensitivity indicates that MRI support can be provided in cases that are suspicious, however it is far from being diagnostic because of the low specificity figures. With very low figures of sensitivity and specificity, Yergeson and Speed tests have low value in diagnosis. It has been observed that the Lift-off test is
a significant tool in m.subscapularis rupture with its high figure of specificity. It has been also observed that m. supraspinatus stress test, m. infraspinatus and m. teres minor stress test are valuable tests with their relatively high specificity and sensitivity. Specificity and sensitivity figures of O’Brein test are deemed to be high in terms of indicating anterior labral defect, which is difficult to diagnose by examination.

5.The etiology of the onset epilepsy in infancy
Faruk İncecik, M. Özlem Hergüner, Kenan Özcan, Şakir Atunbaşak
Pages 143 - 146
GİRİŞ ve AMAÇ: İnfantil dönemde gelişen epilepsilerde etiyolojiyi belirlemek, semptomatik olgularda altta yatan santral sinir sistemi hastalığını saptamak.

YÖNTEM ve GEREÇLER: İlk konvülsiyonları bir ay ile iki yaş arasında başlayan, epilepsi tanısı alan 186 hastada etiyolojik faktörler araştırılarak, etiyolojik gruplar ve bazı klinik özellikler karşılaştırıldı.
BULGULAR: Olguların ortalama konvülsiyon başlama yaşı 7.1±5.7 ay idi. 186 olgunun % 69.4’ü semptomatik, % 30.6’sı kriptojenik-idiyopatik grupta yer aldı. Semptomatik grupta epilepsiye yol açan nedenler arasında pre/perinatal faktörler % 50.3, gelişimsel serebral anomaliler % 12.4, menenjit/ensefalit sekeli % 8, nörokütanöz hastalıklar % 6.2 ve serebrovasküler hastalıklar % 4.6 ile en önemli grupları oluşturmaktaydı. Olguların % 21.7’si West sendromu tanısı aldı. West sendromu tanısı alan olguların, ortalama konvülsiyon başlama yaşı 3.4±2.5 ay olarak saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İnfantil dönemde başlayan epilepsilerinde etiyolojik yönden en büyük grubu semptomatik olgular oluşturmaktadır. Semptomatik grupta da yaygın serebral hasara yol açan etiyolojik faktörlerin daha fazla bulunduğu görülmüştür.
INTRODUCTION: The aim of this study was to evaluate the etiology of epilepsies in infancy and to identify underlying central nervous system disorders in symptomatic cases.
METHODS: One hundered eighty six patients diagnosis with epilepsy between 1 and 24 months were evaluated and the etiologic factors and clinical characteristics were compare.
RESULTS: The mean age of the onset of convulsions in infancy was found to be 7.1±5.7 months. Of the 186 cases, 69.4 % were symptomatic group and 30.6 % cryptogenic-idiopathic group.
In the symptomatic group, the main etiologic groups resulting in clinical condition were prenatal and perinatal factors (50.3 %), developmental cerebral anomalies (12.4 %), neurocutaneus syndromes (6.2 %) and cerebrovascular disorders (4.6 %). Of all cases 21.7 % were diagnosed as West syndrome. In of these patients, the mean age of onset was found to be 3.4±2.5 months.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In epilepsies with the onset in infancy etiology of the majority is symptomatic epilepsy and in these patients the most common etiologic factors are generalized cerebral damage.

6.Comparison of the results of implantation of anterior chamber and scleral-fixated posterior chamber intraocular lenses
Aylin Ardagil, Sevil Arı, Hasan Horoz, Hasan H. Erbil
Pages 147 - 149
Bu retrospektif çalışmada katarakt ekstraksyonu sırasında kapsüler desteğin yitirildiği olgularda kliniğimizde implante edilen ön kamara (AC ‹OL) ve skleral fiksasyonlu arka kamara göziçi lenslerinin (SF PC İOL) klinik sonuçlarını karşılaştırdık.
Çalışmaya SSK Göztepe Hastanesi Göz Servisinde Nisan 2001-Mayıs 2003 tarihleri arasında katarakt ekstraksyonu yapılan ve arka kapsül desteği olmadığından 26’sına ön kamara göziçi lensi, 16’sına da arka kamara skleral fiksasyonlu göziçi lensi implante edilen toplam 42 hasta dahil edildi.Hastalar iki gruba ayrıldı- AC IOL grubu ve SF PC IOL grubu olmak üzere-ve postoperatif görme keskinliği, To değişimleri, korneal pakimetri ve astigmatizma yönünden karşılaştırıldı.
Postoperatif Vo, To değişimleri, pakimetri ve astigmatizma açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı.
AC ve SF PC İOL implantasyonu katarakt ekstraksyonu esnasında kapsüler desteğin yitirildiği vakalarda başvurulan iki yöntemdir. Son dönemlerde literatürde bu iki yöntemin birbirlerine üstünlükleri olmadığı konusundaki görüşler ağırlık kazanmaktadır. Bizim çalışmamız da bu görüşü desteklemektedir.
In this retrospective study we compared the clinical results of the anterior chamber ›ntraocular lenses and scleral fixated posterior chamber intraoculer lenses implanted in eyes with lack of posterior capsular support.We included 42 patients who were operated in SSK Göztepe Educational Hospital between the dates April 2001-May 2003, Anterior Chamber Intraocular lens (AC IOL) was implanted to 26 of the patients and Scleral fixated posterior chamber IOL (SF PC IOL) was implanted to 16 of them. We compared the Visual acuity, Intraocular pessure changes, corneal pachimetry and astigmatism
results of both groups and we found that there was no any significant difference between the two groups in neither of these parameters.
AC IOL and SF IOL implantation are two methods used in eyes with the lack of posterior capsular support. In the recent literature most authors agree that none of these methods is superior to the other. Our results also support this view.

7.Hypertension and body mass index with relationship endometrial thickness in postmenapausal women
Fatma Horasan Altıntaşoğlu, Cüneyt Eftal Taner, Afet Ege, Gülizar Yeşilkaya Ersoy, Ümit Arslan Naykı
Pages 150 - 152
GİRİŞ ve AMAÇ: Postmenopozal kadınlarda hipertansiyon ve vücut kitle indeksinin (BMI), endometrial kalınlık ile ilişkisinin araştırılması.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışma gruplarını 27 hipertansif (>140/90 mmHg) (hipertansif grup), 24 obes (BMI>27 kg/m2) (obes grup) ve 20 sağlıklı (BMI=20-25 kg/m2) (kontrol grubu) postmenopozal olgu oluşturdu. Tüm olgularda rutin incelemelerle birlikte transvaginal ultrasonografi ile anteriorposterior duvardan endometrial kalınlık ölçüldü. Endometrial kalınlığın 5 mm’yi geçtiği olgulardan endometrial biyopsi alınarak patolojik inceleme yapıldı. Endometrial kalınlık ile hipertansiyon ve obesite ilişkisi araştırıldı. İstatistiksel analizde Chi Square testi kullanıldı.

BULGULAR: 5 mm’yi geçen endometrial kalınlık ölçümleri; hipertansif grupta % 71, obes grupta % 80 ve kontrol grubunda % 15 oranında tespit edildi (p<0.05). Endometrial biyopsilerde hipertansif ve obes gruplarda % 5 oranında endometrial hiperplazi saptandı. Kontrol grubunda hiperplazi tespit edilmedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Sonuç olarak; hipertansif ve obes postmenopozal kadınlarda özellikle endometrial kalınlık ölçümü yapılmalı ve 5 mm’yi geçen olgularda patolojik incelemeye gidilmelidir.
INTRODUCTION: To investigate the relationship between endometrial thickness and hypertension and body mass index in postmenopausal women.
METHODS: Seventy one postmenapausal women were enrolled in this study. 27 of the cases were hypertensive (> 140/90 mm Hg) (hypertensive group), 24 of the cases were obes (BMI>27 kg/ m2) (obes group ) and 20 of them were healty (BMI=20-25 kg /m2) (control group). Routine ultrasonographic examinations were performed for all women and endometrial thickness measured in anterior-posterior diamater. In cases with endometrial thickness > 5 mm endometrial biopsies were taken. The relationship between hypertension, obesity and endometrial thickness were investigated.For statistical analyses Chi-square test was used.
RESULTS: In hypertensive group 71 % of the cases, in obes group 80 % of the cases and in the control group 15 % of the cases had endometrial thickness >5 mm. Endometrial hyperplasia was detected in 5 % of both hypertensive and obes groups but not found in the control group.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Endometrial thickness should be measured especially in hypertensive and obes postmenapausal women and endometrial thickness more than 5 mm should be investigated pathologically.

8.The operating room team’s knowledge and the experiences about anesthesia
Fatma Sarıcaoğlu, Seda Banu Akıncı, Beyhan Güler, Meral Kanbak
Pages 153 - 156
Anesteziyologların görev ve imajları tıp camiasında tam olarak algılanamamakta ve bazı problemlere neden olmaktadır. Cerrahi tekniklerde gelişmeye de katkıda bulunan, anesteziyolojideki büyük ilerlemeye rağmen, anestezi doktorlarının rolü genellikle arka planda tutulmaktadır.
Biz ameliyathane çalışanlarının anestezi hakkındaki fikirleri ve deneyimlerini araştırmak üzere bir anket düzenledik. Beraber çalıştığımız arkadaşların işimiz hakkındaki düşündüklerini öğrenmenin önemli olduğunu düşünmekteyiz.
Anket, 326 ameliyathane çalışandan 222 tanesinden (%67) geri döndü. Katılımcıların % 80’i (173 kişi) anesteziyologların doktor olduğunu ve diğer çalışma alanları olarak yoğun bakım (% 32), ağrı ünitesi (% 38) ve kardiyopulmoner resüsitsyon (% 13) bildirdi. Yetmiş dört kişi (% 71) operasyon geçirmiş ve bunların 48’i (% 47) anesteziden memnun kalmıştı.
Sonuç olarak, büyük bir üniversite hastanesinde ameliyathene personelinin anestezi uygulamaları ve uzmanlığı hakkındaki bilgileri ve tutumlarına ışık tutan bir anket olmuştur. Anesteziyologların ameliyathane dışındaki görevleri ameliyathanedeki görevleri gibi bilinmektedir.
Biz anesteziyologların, hastaları ve ameliyathanedeki çalışma arkadaşlarımızı işimizin önemini ve çalışma alanlarımızı doğru olarak anlamaları için her fırsatta daha fazla efor sarfetmemiz gerekmektedir.
The image and status of anaesthesiologists in the eyes of medical and lay communities has always been a problem. Despite a great evolution in anaesthesiology, which has contributed to the progress in the field of surgery, the network media does not always emphases the role of the anaesthetic team. We conducted a survey to explore the operating room team’s idea about anaesthesia and their experiences. We think it is important to know what do our work team think about our job.
Surveys were returned by 222 person (67 %) of 326. Eighty percent of respondents (173) thought that anesthesiologists are doctorsand other working area of the anestesiologist are Intensive care unit (32 %), pain unit (38 %) and Cardiopulmonary
resuscitation (13 %) seventy four (71 %) person had an operation and 48 of them (47 %) are satisfied from anaesthesia.
In conclusion, our survey highlights operating room teams’ knowledge and attitudes about the speciality and practice of anaesthesia in large university hospital. The appreciation of anaesthesiologists’ “nonoperating“ roles and role in safe recovery
was high as well.
We anaesthesiologist should do more efforts to enlighten patients and our operating room team at every opportunity so that they would understand our work fields and evaluate anaesthesiologists correctly

9.Approach of doctors about diagnosis and treatment of COPD
Abdurrahman Abakay, A. Çetin Tanrıkulu, Gökhan Kırbaş, Canan Eren Dağlı, Özlem Arıtürk, Yılmaz Palancı
Pages 157 - 160
Kronik obstrüktüf akciğer hastalığı (KOAH) tanısında birinci basamak doktorların hata yaptıkları ve spirometriyi az kullandıkları bilinmektedir. Bu çalışmada doktorların KOAH ile
ilgili yaklaşımlarını öğrenmek amaçlanmış ve alınacak önlemler tartışılmıştır.
Kasım 2003’te Diyarbakır ve Mardin’de 1., 2. ve 3. Basamak sağlık kuruluşlarından 230 doktora 13 soruluk anket uygulandı. Çalışmaya 119 (% 51.7) pratisyen, 68 (% 29.6) intern ve 43 (% 18.7) uzman (9 göğüs hastalıkları, 23 iç hastalıkları ve 11 diğer branş uzmanları) alındı.
Doktorların 157’si (% 68.3) nefes darlığı, 54’ü (% 23.5) öksürük, 15’i (% 6.5) balgamın öncelikli semptom olduğunu belirttiler. Süre ile semptom bilgisi karşılaştırıldığında, çalışma
süresi arttıkça bilgi düzeyi azalmaktaydı (p=0.007).
Kesin tanının spirometri (SFT) ile konacağı konusundaki bilgi düzeyi çalışma süresi arttıkça azalmaktaydı(p=0.0001). Bu konu en fazla göğüs hastalıkları uzmanları, sonra intern doktorlar tarafından bilinmekteydi. Branşlar arasında fark anlamlı bulundu (p=0.0001). Tanıda SFT’yi gerekli görme, kurumunda SFT olan doktorlarda % 78 iken olmayanlarda % 56 oranında saptandı (p=0.0001). SFT’si olan kurumların doktorları SFT olmayanlara göre 2.73 (1.51-4.95) kat daha fazla spirometrik incelemeyi gerekli gördü. KOAH gelişiminde risk faktörleri ve alınacak önlemler, tedavi seçimleri ve kullandıkları antibiyoterapi yönünden doktorlar arasında çalışma süresi ve branş yönünden istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu.
KOAH tanısında bilgi düzeyi doktorluk süresi arttıkça azalmaktadır ve SFT cihazı bulunmayan kurumlarda doktorların bilgi düzeyi daha kötüdür. Periyodik olarak bu konuda eğitim verilmesi ve birinci basamak sağlık kuruluşlarında SFT cihazı bulundurulması bu hastalıkla mücadelede faydalı olacaktır.
It is known that primary care level doctors make mistakes and use spirometry less for the diagnosis of COPD. In this study, it was aimed to learn the approach of doctors about COPD and precautions that must be taken were discussed.
A questionnaire including 13 questions were applied to 230 doctors from 1.,2. and 3. care levels in Diyarbak›r and Mardin in November 2003. 119 (% 51.7) practitioners, 68 (% 29.6) interns and 43 (%18.7) specialists (9 chest diseases, 23 internal diseases and 11 other) were included. Of the doctors; 157 ( % 68.3) expressed dyspnea, 54 (% 23.5) cough, 15 (%6.5) sputum as a symptom of priority. Comparing the period of being a doctor with knowledge of symptom,the level of knowledge was found to decrease as the period increased and this difference was significantly important (p=0.007). The level
of awareness that spirometry (SFT) is the definite diagnosis method decreased as the period of being a doctor increased (p=0.0001). This subject was best known by chest diseases specialists then intern doctors. Significant difference was found between branches (p=0.0001). Finding SFT necessary for diagnosis was detected as % 78 in doctors having SFT in their institutions and as % 56 in doctors not having PFT (p=0.0001). The doctors having SFT found spirometric investigation necessary 2.73 (1.51-4.95) fold higher than the doctors not having SFT.
Statistically no significant difference was detected among the doctors about period and branch relating the risk factors of COPD, precautions that must be taken the choice of treatment and usage of antibiotics.
The level of information decreases among doctors as the period of being a doctor increases and in the places not having PFT the level of knowledge of doctors is worse. Periodic education and providing PFT in the primary care level will be usefull in the struggle against this disease.

10.Morphometric anatomy of anterior commissure, pineal body and massa intermedia
Mehmet Asım Özer, Gülgün Kayalıoğlu, Mete Ertürk
Pages 161 - 163
Bu çalışmada 81 adet % 10 formalin ile fikse edilmiş ve herhangi bir makroskobik patoloji içermeyen erişkin kadavra beyni kullanılarak ventriculus tertius ile yakın komşulukları bulunan commissura anterior, corpus pineale ve massa intermedia morfometrik olarak incelenmiştir.
Ölçümlerimizde commissura anterior’un ön-arka mesafesi 2.5±0.56 mm (3.8-1.1 mm.), yüksekliği ise 3.9±0.8 mm (5.8-1.84 mm.) olarak gözlendi.
Massa intermedia’nın fornix cerebri’ye olan uzaklığı 5.25±1.78 mm (9.2-1.44 mm.) olarak saptandı. Massa intermedia foramen interventriculare’ye 4±0.91 mm (6.3-2.5 mm.), ven-trikül tabanına ise 6.26±1.26 mm (8.2-3.1 mm.) uzaklıktaydı. Ayrıca massa intermedia, commissura anterior’a 6.58±1.2 mm (9.04-4.22 mm.), commissura posterior’a ise 9.76±2.08 mm (13-3.1 mm.) mesafede saptandı.
Son aşamada ise corpus pineale’nin ön-arka mesafesi 6.62± 1.5 mm (9.3-1.88 mm.), yüksekliği ise 3.78±0.65 mm (5-2.4 mm) olarak saptandı.
This study used 81 adult cadaver cerebral hemispheres without macroscopic pathology, fixed with 10 % formalin to investigate the morphometry of the anterior commissure, pineal body and massa intermedia which are in close relation with the third ventricle.
We observed the anterior-posterior distance of the anterior commissure as 2.5±0.56 mm (max. 3.8-min. 1.1 mm), and height as 3.9±0.8 mm (max. 5.8-min. 1.84 mm).
The distance of the intermediate mass to the cerebral fornix was measured as 5.25±1.78 mm (max. 9.2-min. 1.44 mm). The distances of massa intermedia to the interventricular foramen and to the lowest point of the ventricle were 4±0.91 mm (max. 6.3-min. 2.5 mm.) and 6.26±1.26 mm (max. 8.2-min. 3.1 mm), consequently. The distance of the massa intermedia to the anterior commissure was 6.58±1.2 mm (max. 9.04-min. 4.22 mm), and the posterior commissure was 9.76±2.08 mm (max. 13-min. 3.1 mm). The anterior-posterior distance of the pineal body was 6.62±1.5 mm (max. 9.3-min. 1.88 mm.) and the height was 3.78±0.65 mm (max. 5-min. 2.4 mm.)

11.The association of atherosclerosis, high sensitiv C reactive protein and diabetic retinopathy
Sevil Arı Yaylalı, Hasan H. Erbil, Banu Alpaslan Mesci, Aytekin Oğuz, Gökhan Yıldırım, Gülsüm Dinç
Pages 164 - 167
Bu çalışmada diyabetik hastalarda gelişen retinopatinin ateroskleroz, yüksek duyarlı C reaktiv protein ile ilişkisinin saptanması amaçlandı.
SSK Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi Diyabet bölümünde takip edilmekte olan retinopati saptanan 27 ve retinopatisi olmayan 27 olmak üzere toplam 54 tip II diyabetik hasta ve kontrol grubu olarak herhangi bir sistemik hastalığı olmayan 15 olgu çalışmaya dahil edildi. Tüm olgularda tam oftalmolojik muayene yapılıp saptanan retinopatiler derecelendirildi. Ateroskleroz varlığını saptamak için karotis ve popliteal arterde dopler ultrasonografik inceleme yapıldı. Kan lipid değerleri ve yüksek duyarlı C reaktiv protein değerleri ölçüldü ve vücut-kitle indeksleri (BMİ) hesaplandı. Hipertansiyon varlığı da araştırıldı.
Ateroskleroz ve sistolik hipertansiyonun diyabetik retinopati gelişiminde etkli risk faktörleri oldukları saptandı. Retinopati gelişimi yaş, cinsiyet, BMİ, hiperlipideminin cinsi, diyastolik hipertansiyon, yüksek duyarlı C reaktiv protein ile ilişkilendirilemedi.
Retinopati diyabetik hastalarda gerekli önlemler alınmadığı takdirde körlükle sonuçlanabilen çok ciddi bir komplikasyondur. Karotid arterdeki aterosklerozun retinal iskemi yolu ile retinopati gelişim riskini artırdığı düşünülmektedir. Bu çalışmada aterosklerozun diyabetik retinopati gelişiminde etkili risk faktörlerinden biri olduğu sonucuna ulaşıldı.
In this study we aimed to evaluate the relation of atherosclerosis and retinopathy in patients with Diabetes Mellitus.
54 diabetic patients followed by SSK Goztepe Educational Hospital Diabetes Clinic-27 with, and 27 without retinopathywere included in the study. 15 participants without any sistemic disease were chosen for the control group. All the participants underwent complete ocular examination including visual acuity, anterior and posterior segment examinations. Any retinopathy present was graded. Carotid and popliteal Dopler ultrasonografic examinations were performed. The levels of lipids, high sensitiv C Reactive Protein (hsCRP) and BMİ were assessed.The presence of hypertension were evaluated.
Atherosklerosis and systolic hipertension were associated with an increased risk of diabetic retinopathy. The age of the patient, gender, BM‹, dislipidemia, diastolic hipertension, the level of hsCRP had no significant association with the retinopathy.
Blindness is the severe complication of diabetes occuring in the lack of appropriate treatment. Atherosklerosis of the carotid artery causing ischemia is suspected
to increase the risk of retinopathy In this study we found that aterosklerosis is significantly assosiated with diabetic retinopathy.

12.The role and diagnostic yield of transbronchial lung biopsy in pulmonary sarcoidosis
Birsen Ocaklı, Zuhal Karakurt, Ebru Sulu, Nur Güngör, Müyesser Ertuğrul, Mehmet D. Yavşan, Hatice Türker
Pages 168 - 170
Çalışmamızda pulmoner sarkoidozlu hastalarda mediastinoskopiye göre daha az invaziv tanı metodu olan fiberoptik bronskoskopinin (FOB) değerini araştırmak istedik. Kliniğimizde sarkoidoz tanısı konulan 63 olgu incelemeye alındı. Olguların 37’si kadın olup, yaşları 17 ile 66 arasında değişmekte, yaş ortalamaları 45±11 yıl; 26 erkek olgunun yaşları 16 ile 53 arasında değişmekte, yaş ortalamaları 36±10 yıl idi. Sarkoidoz tanısı olguların 27’sinde FOB, 23’ünde mediastinoskopi, 4’ünde cilt biyopsisi, 1’inde dişeti biyopsisi, 1’inde skalen biyopsi, 7 olguda klinik radyolojik olarak konuldu. 63 olgudan FOB uygulanan 60 olgunun 27 (% 45)’sinde transbronşial iğne aspirasyon biyopsisi (TB‹AB) ile tanıya varıldı. Radyolojik olarak Evre I 25 olgunun 5 (% 20)’inde, Evre II 35 olgunun 20 (% 57)’sinde, Evre III 3 olgunun 2 (% 67)’sinde TBİAB ile tanı konuldu.
Sonuç olarak; özellikle parankimal tutulumu yaygın olan Evre II ve Evre III olgularda TBİAB sarkoidozun morfolojik tanısında etkili ve güvenli bir metod olduğu ve bu sonuçların literatürle uyumlu olduğu bulundu.
In this study, we aimed to assess the diagnostic value of fiberoptic bronchoscopy (FOB) as a less invasive method than mediastinoscopy in patients with pulmonary sarcoidosis 63
patients with pulmonary sarcoidosis were enrolled into study from our clinic. Out of 63, 37 were females, and their ages ranging from 17 to 66 year, with a mean age 45±11 year and 26 male patients had an age ranging from 16 to 53 year with a mean age 36±10 year. 27 of the patients diagnosis is obtained with FOB, 23 of them with mediastinoscopy, 4 of them with skin biopsy, 1 of them with buccal biopsy, 1 of them with
scalen biopsy and 7 of the patients accepted as sarcoidosis clinically and radiologically. We made FOB 60 patients of 63, and out of 60,27 patients (% 45) transbronchial lung biopsies (TBLB) results were revealed the diagnosis. In stage 1: out of 25, 5 cases (% 20), in stage 2: out of 35, 20 cases (% 57), in stage 3: out of 3.2 cases (% 2) diagnosis is obtained with TBLB.
As a conclusion; TBLB is an effective and safer method in diagnosis of pulmonary sarcoidosis especially with parenchymal involvement. We found that, our results coincide with the literatures, recently.

CASE REPORTS
13.Perinatal tuberculosis after prophylaxis of isoniazid
Özden Türel, Nevin Hatipoğlu, Meliha Arslan, Hüsem Hatipoğlu, Rengin Şiraneci
Pages 171 - 172
The prevelance of tuberculosis has been increasing in any age and during perinatal period as well. In this study we presented a case for whom tuberculosis could not be excluded in differential diagnosis despite he was given prophylaxis for gestational
tuberculosis infection: A 3,5-month-old infant was admitted to our clinic with high fever, respiratory distress and failure to thrieve. Thorax and abdominal radiologic imagings
proved multiple hypointense consolidations in spleen and lungs in addition to enlargement of lymph nodes. Cystic fibrosis, malignancy and histiocytosis were excluded in diagnosis
by sweat test, bone marrow aspiration and other laboratory work-up. In the ligh of the history, clinical and radiological evaluation, the patient was considered as perinatal tuberculosis, since his mother was cured for gestational tuberculosis in the second month of her pregnancy. As he had received isoniazid after birth, we concluded that the progression of the disease to disseminated infection was due to inadequate prophylaxis
with single drug.

14.Staging laparoscopy for determinating resectablity of pancreatic cancer: Evaluation of four cases under the light of the literature
Bülent Salman, Bahadır Ege, Nusret Akyürek, Ertan Tatlıcıoğlu
Pages 173 - 177
Pancreatic cancer remains a highly lethal disease in spite of new developments in early diagnosis and marked improvements in surgical morbidity and mortality. An important goal
in the treatment of patients with pancreatic cancer is to avoid unnecessary prosedures. Staging laparoscopy has been inroduced to prevent patients with advanced tumor disease from unnecessary laparotomy and as a diagnostic tool in neoadjuvant treatment protocols. The results of staging laparoscopy in four patients with pancreatic cancer discussed under the light of literature.

15.A delayed posttraumatic hernia
Esen Besli, Atiye Fedakar, Rüstem Üçel, Nadir Tosyalı, Müferet Ergüven
Pages 178 - 179
Traumatic diaphragmatic hernia; is the known result of the blunt or penetrating thoracoabdominal trauma, on the other hand it’s commonly ignored complication. The diagnosis can be delayed even month or years if there are no contributing radiologic findings, signs at physical examination after acute period. The most important point at the diagnosis of diaphragmatic hernia after blunt or penetrating trauma in the remembering
the possibility if a detailed history is not taken the diagnosis and treatment may be delayed. For this reason a detailed history will help the diagnosis. In this article a penetrating
thoracoabdominal trauma which had clinical signs after 2 months has been discussed accompanied with literature.

16.Case of imperforate hymen was diagnosed woh is 18-year-old
Taner Usta, Zehra Öztürk, Nihal Çetin, Serpil Ortakuz, Ayşe Seyhan, Uğur Ateş, Bilhan Sıdal
Pages 180 - 182
Imperforate hymen is a rare occurrence in younger women resulting in hydrocolpos and hydrometrocolpos. Although variations in hymen development occur, complete blockage by the hymen of the vaginal orifice is rare, occuring in approximately 0.05 % to 0.1 % of female newborns. Most commonly, imperforate hymen is not detected until puberty with girls presenting at 13 to 15 years of age, when symptoms begin to appear but menstruation appears not to have begun. The symptoms after the on set of puberty are due to accumulation of menstrual blood within the vaginal outlet tract. We present a case of hematometra due to congenital imperformed hymen in an 18-year-old girl. The syptomps, the diagnostic methods and the treatment of the malformation are reported and discussed.

17.Hyper IgM syndrome
Müferet Ergüven, Arzu Akdağ, Merve Usta, Rüstem Üçel, Hamit Özkan
Pages 183 - 184
The hyper IgM syndrome is a rare, inherited immune deficiency disorder and somatic. The most common form of hyper IgM syndrome is of X-linked inheritance and caused by CD40
ligand gene mutations. Patients usually become symptomatic before the second year of life, with recurrent pyogenic and opportunistic infections such as P. carinii and Cryptosporidium.
In this article, we reported three cases that have recurrent infections and reviewed the clinical features of this rare disease.

18.Eagle syndrome, which causes asymmetry of the neck during swallowing
Okan Akkaya, Devrim Bellek, Burak Karabulut, Yavuz Özkan
Pages 185 - 187
Eagle syndrome, is caused by ossification of stylohyoid ligament and/or elongation of processus styloideus. It is presented by symptoms like recurrent throat pain, foreign body sensation in the throat, dysphagia. Diagnosis can usually be made by means of physical examination by digital palpation of styloid process within the tonsillary fossa. Treatment of the Eagle Syndrome is primarily surgical. Shortening procedures of the styloid process by intraoral or external approach are used. In this study, we aimed to show that patients with Eagle Syndrome can also be presented by assimmetry within the laryngeal structures of the neck during swallowing.

19.Approach to uterine anomalies in infertile cases
Recep Yıldızhan, Ertan Adalı, Begüm Yıldızhan, Emre Erdoğdu, Necdet Süer
Pages 188 - 189
In literature, uterine anomalies are seen 10-15 times more in infertile cases. Our aim is to point out the importance of evaluation of uterine anomalies, with our case. Special diagnostic
procedures to detect uterine anomalies are not usually performed before reproductive performance is tested. Most patients evaluated for repeated abortion and found to have a uterine anomaly will have a septate uterus. A few will have other anomalies, mostly the bicornuate uterus. Fetal survival rates are higher after septate uterus repair than after other
repairs.

20.Influence of high dose methylprednisolone therapy on prognosis of acute transverse myelitis in children
Müferet Ergüven, Sevliya Öcal, Can Emeksiz, Sinem Altunyuva, Arzu Akdağ, Atiye Fedakar
Pages 190 - 192
Acute transverse myelitis is an uncommon disease characterized by abrupt onset of progressive weakness and sensory disturbance in the lower extremities accompanied by bladder and bowel disfunction. It’s course is variable; 50 % of patients make a full recovery, 10 % have no recovery, and 40% recover incompletely. Steroids are used as a treatment model however, it’s effect on the course or prognosis of acute transverse myelitis is controversial.
In this study, four children with acute transverse myelitis are presented. Our aim is to discuss the role of high dose methylprednisolone therapy in children with acute transverse myelitis.




 

  Copyright © 2019 MEDJ All Rights Reserved